Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Bir 'demokrasi silahı' olarak korku: Bizde ve Almanya Avrupası’nda

Bizdeki durumu biliyoruz. Korkunun bir silah olarak nasıl kullanıldığıyla ilgili epey geniş bir pratiğe sahibiz.

Gerçekten de, 12 Eylül 1980 bu alandaki bir doruk değil miydi? Tek partiye, faşist MHP’ye odaklanan ve büyük sermayenin büyük yönelimini görmek istemeyen pek demokrat Türkiye solu kendi kendisini ortadan kaldırdı. Generaller ve Özal bahaneydi. 12 Eylül böyle bir “başarıydı”.

Sol işlevsizleştirildi ve halk da “Asker gelsin, bu gidişsizliğe bir son versin!” duygusuna saplandı. Her şeyi kabullendi. Sorumlusu halk değil, dönemin içi boş demokrasi kavramıyla kendini tamamen boşa düşüren, kendi toplum projesini savunamayan Türkiye soluydu. Yancılıkla bir şeyler kazanabileceğini düşünenlerin elindeydi. Neyse işte, olan oldu. Geçmiş zaman...

Ama buna bağlayabiliriz: Türkiye ile onun bir parçası olduğu ve vasallığı altında inlediği Almanya Avrupası arasında ciddi benzerlikler var ve bu, her alanda, özellikle de siyasette sürüyor. Nasıl mı?

Sermayenin çok ciddi bir deneyimi var.

Korkuyu, toplumları biçimlendirmede bir silah olarak başarıyla kullandıklarını düşünüyor dev şirketlerin yönetim katları. Siyasette de böyle bu.

AKP Türkiyesi’ne bakalım: 2015 yılındaki haziran ve kasım seçimleri arasındaki korku iklimi hep bir örnek olarak verilir oldu son yıllarda.

Doğrudur, korku serbest piyasa ekonomisinin ana yakıtıdır. Piyasa ekonomisinde, insanı ve toplumu yönlendirmede, din ve milliyet başta olmak üzere, her türlü metafizik kurguyu köpürtmek mubahtır. Yapıyorlar.

Bizde zaten öyle de, “Batı demokrasilerinde” durum farklı mı?

Antikomünist histeriye ve onun tarihine bir göz atmak yeterli. Toplumları “şallak mallak etmek” ve kendi çıkarlarından uzaklaştırmak için her şeyi deneyebilirler.

Her metafizik kurgu, somut korkuların köpürtülmesiyle sahaya sürüyor.

Avrupa’nın hegemon ülkesinde, hadi terbiyeli bir jargon kullanalım, “emperyal bir demokrasi” olarak Almanya’ya bakalım. Rus enerjisinden yoksun bırakılınca dünya pazarlarındaki birçok sektörde liderliği kaybetmeye hazırlanan, ancak henüz yerine geçecek bir güç bulunmayan, Türkiye için ise en önemli dış merkeze...

Bakalım...

KORKU VE KOKU YAYMAK

Geçtiğimiz günlerde Türk medyasına da yansıdı: Volkswagen’ın (VW) dünya ölçeğinde 100 bine yakın çalışanına çıkış vermeye hazırlandığı, Almanya’daki 4 fabrikayı kapatma hazırlıkları yaptığı, bizatihi kendisi büyük sermaye olan medyada manşetlerden işlendi. Almanya’daki 4  VW fabrikasının da kapatılma hesapları yapıldığı kamuoyuna “sızdırıldı”.

Ciddi bir yoksullaşma dalgası altındaki Alman toplumuna bir mesaj verilmiş oldu.

Bir korku yayıldı.

Bir koku yayıldı.

Almanya’da otomotiv başta olmak üzere, makine imalat sanayii, kimya ve yan kolları gibi enerji yoğun sektörler tası tarağı toplamaya hazırlanıyor; sadece bunun korkusu mu?

Değil.

Bu yayılan korkunun/kokunun bir başka anlamı var.

Sermayenin yatırımlarını yurtdışına kaydırmaması, yeni üretimi enerji fiyatlarının daha uygun olduğu bölgelere kaçırmaması için içeride reel ücretlere bir düzenleme (“baskı”) getirilmesi için bu çabalar. Nasıl mı?

Şöyle: Enerjideki kayıpları, emek maliyetindeki düşüşlerle, yani çalışanların reel ücretlerindeki gerilemeyle dengeleyebileceklerini düşünüyorlar ve toplumu buna hazırlıyorlar. Sanayinin yurtdışına kaçmaması için emekçi sınıflar fedakârlık yapmaya çağrılıyor, Eh, bu konuda da doğrusu olumlu işaretler alınıyor. Ortada sendika falan yok çünkü. Sol hiç yok... Varlar da yoklar...

Ücretler genel düzeyi üzerindeki baskının artırılmasından söz ediyoruz.

Bu oyunlar olmasa, insanlar sadece sopayla buna boyun eğmezler. Bu gazetedeki aykırı analizleriyle dikkatimizi çeken Bahadır Selim Dilek’in de zaman zaman kullandığı ifadelerle, “kitle ikna silahlarının” devreye girmesi ve toplumu ikna etmesi gerekir. Ana akım medya bunun için var. İçindeki/dışındaki “muhalif solcular” da bunun için gerekli. Neyse...

Fakat ücretler genel düzeyi üzerindeki baskının bir başka yüzü daha var. Dev şirketlerden söz ediyoruz. Bunlar içeride yeni siyasi oyunlar da geliştiriyorlar ve bu arada yatırımlarını uygun enerji fiyatlarıyla çalışan bölgelere taşıyorlar. İyi.

İyi de bunları nasıl koruyacaklar? Sermaye hep bir “korucu ordusuna” ihtiyaç duyar. İçeride ve dışarıda. Bunun için toplumu ve endüstriyi iyice “militarize etmeleri”, asker ve polis şiddetini yeni silahlarla/insanlarla güçlendirmeleri gerekiyor. Sonuçta, sermaye kendisini şiddet kullanarak savunur ve bu şiddeti topluma normal kabul ettirmek en önemli iştir. Almanca konuşulan dünyanın en önemli günlük ekonomi gazetesi, Handelsblatt, “Almanya’nın endüstrisi göç etmeyi planlıyor” (Deutschlands Industrie plant die Abwanderung) başlığı altında haber ve analizler yayımlıyor. Hatta VW’nin Çin modellerini Avrupa’da satma ve üretme planları yaptığını da haberleştiriyor aynı gazete.

Bütün bunlar, korku üretmek demektir.  

Bu, şiddet ekmek demektir.

Türkiye ile Avrupalı ortakları arasında nitel farklar olmadığını söyleyip duruyoruz.

Rüzgâr eken fırtına biçermiş. Peki, ya fırtına eken?

Türkiye’de de Avrupa’da da artık açıkça fırtına ekiyorlar.

Ne biçeceklerini göreceğiz.

Ya da hiçbir şey göremez hale geleceğiz.