'Gezi', Avrupa'ya gecikmeli mi yansıyor? Ya suskun hat?
“Her şey birdenbire oldu” diye yazmıştı Orhan Veli, bundan 76 yıl önce, Yaprak dergisinin 1 Nisan 1950 sayısında. Ünlü bir şiiridir, malum.
Acaba 13 yıl önceki Gezi günlerinde, cumhuriyet tarihimizin o en büyük halk hareketinde bu şiir hatırlanmış mıdır? Bu şair? Hani bizim gibilerin biraz ılımlı bulduğu bu kadersiz fakat cumhuriyetçi şair?
Neyse...
Hatırlamanın falan tek başına önemi yok. Önemli olan, cumhuriyet rejimine en etkili darbeyi vuranların başında gelen bir partinin, Demokrat Parti, iktidara gelmesine haftalar kala “tek yapraklık” efsane Yaprak dergisinde böyle bir “betimleyici sözel müdahalenin” yer almasıydı. Orhan Veli bir şiirle toplumların kalıplara sığmayan sıçramalar içeren bir tarihe sahip olduğunu hatırlatmıştı aslında.
Tarihimiz ne kadar ilginç!
Böyle zamanlarda insanın aklına hep Mahmut Bey geliyor: Mahmut Dikerdem.
Orhan Veli derken, unutulmaz barış savaşçımız Mahmut Dikerdem'in hem de dışişlerinde genç bir memurken risk alıp M. Fırtınalı müstear ismiyle yazılar da yazdığı ve cebinden finanse ettiği bu efsane derginin bir şairi ve şiirinden söz ediyoruz. Her şeyin birdenbire olduğunu ve olacağını haber veren bir “Türk aydın aklından”... Elinin yetişemediği, gücünün yetmediği bir akıştan.
Ama Hilmi Ziya Ülken'in bile görmek zorunda kaldığı şey bu: Türkiye'nin aydını hiçbir zaman fildişi kulesine çekilmemiştir...
Malum: Bir başka unutulmaz savaşçımız Yalçın Küçük için de Türkiye aydını entelektüel birikiminden çok, eylemliliğiyle tanımlanması gereken bir zenginliktir. Asıl büyük zenginliği oradadır. Bilgisinin düzeyini değil, eyleminin derinliğini soyutlamak gerekmektedir.
Ya Avrupa aydını?
Fransız, Alman, İtalyan, Polonya aydını?
Felsefi, entelektüel derinliklerinin mi yoksa eylemliliklerinin mi ürünüdür bu insanlar?
Her ne ise: Aydın, her mekânda farklılıklar da taşısa, susmayı bilmeyen bir yaratıktır. Bu, bütün dillerde böyle ortak bir yana sahip.
Görmek istemeyenler bile birdenbire kitlesel protestolarla hatta toplumsal bir sıçramayla karşı karşıya kalabiliyor.
AVRUPA'NIN ANA AKIM MEDYASI
Fransa'daki olaylara bakan öteki Avrupa ve özellikle Almanya'nın ana akım medyasında, “yağmacıların” kırıp döktüğü bir zavallı ve mağdur demokrasi resmi halka pazarlanıyor. Ancak, tutmuyor.
Tutmuyor: Tıpkı Gezi günlerindeki gibi. Çabucak kapanabilir bu kapı, ama birkaç gündür halkın öfkesini yatıştırmanın mümkün olmadığı gözleniyor.
Her şey birdenbire oluyor çünkü. Birikiyor, birikiyor, birdenbire patlıyor.
Almanya-Avusturya hattındaki henüz süren suskunluk, Fransa, İtalya, İspanya, Belçika'daki hareketlilikleri gölgede mi bırakıyor? Ortada bir tuhaflık var.
Ama Almanya-Avusturya hatındaki ana akım medyanın Türkiye'nin A Haber'inden farklı olmadığını çok sık yineledik. Bunun da bıraktığı bir tortu var tabii. Belki de o tortudan sıyrılmaya çalışıyorlardır. Berlin'de Elif Eralp ve yol arkadaşlarının yarattığı iklim, bu suskunluğun ömrünün çok da uzun olmayabileceğini ima etmiyor değil. Fakat yine de henüz fazla umutlu olmak için neden yok.
Yani Avrupa'daki birden patlayan olaylara bakıp şunu söylemek abartı olur: Yönetenler eskisi gibi yönetemiyor, doğrudur, yönetilenler de eskisi gibi yönetilmek istemiyor, en azından bir kesim, ağırlığı giderek artan bir kesim, alt gelir grubundaki milyonlar, eskisi gibi yönetilmekten bıkmış gibidir. İyi.
İyi de, bu çok eski bir doğru değil mi? “Bize artık hiçbir şey ilave etmeyen bir doğru”.
Yeni durum farklı bir tanım ve saptama ihtiyacı içinde. İlk sosyalist devletin kuruluşunun üzerinden bir asrı aşkın bir zaman geçti. Hâlâ mı eski tanımlarda takılıp kalacağız?
Avrupa'nın sorunu orada değil. Yönetenlerin yönetemediği, yönetilenlerin bu yönetilme halinden bıktığı söylenebilir.
Sorun şu: Yönetilen yüzde 99, acaba kendisi yönetmek istiyor mu, yönetebileceğini düşünüyor mu, buna inanıyor mu?
Tıkandığımız yer tam da o.
Yüzyılı aşkın bir süre önce, geçen yüzyılın ilk çeyreğinde Avrupa'nın çalışan sınıfları, hayatı yaratanlar ve yönetilenler yani, iktidar talep eden ve yönetebileceğine inanan partilere, örneğin KP'lere de sahipti.
Şimdi o yok. Hem etkili, kitlesel komünist partiler yok, hem de olan ve adında KP damgası taşıyanların önemli bir kısmının da iktidar gibi bir niyeti yok. Küçük kimlikçi cemaatler halinde sönümlendiler. Kalanlar da kendileri inanmıyor böyle bir olasılığa, kitleleri nasıl inandırsınlar?
Buna rağmen kapitalizmin önemli bir düğüm noktasındayız. Makine çatırdıyor. Neoliberal barbarlık demodedir artık. Düzen içinde Keynesyen bir düzeltici aranıyor. Bulunur mu? Zor.
Keynesyen çözümün bile ortaya çıkmasında komünistlerin iktidar talebi zorlayıcı rol oynamıştı geçen yüzyılda. Öyle bir “tehdit” olmayınca, bugün, 1871 Komün Paris'i ertesinde yaşanan katliamlara bile tevessül edebilir yöneten sınıflar. Plütokratlar... Acımasız zenginler...
Her ne olursa olsun, Avrupa dikişlerinden patlamaya başladı.
Fazla abartmayalım. Ancak sahnede giderek yayılan bir kargaşa var. Görmek zorundayız.
Şunu söyleyerek bitirmek doğru olacak: Avrupa, Türkiye değil. Özgürlük ve eşitlik kelebeği Türkiye'nin üzerinde dolaşıyor. Hâlâ...
Unutmayalım.