Ülkemizde ve dünyada artan yoksulluk, derinleşen sınıfsal uçurum, zengin ve yoksul arasında açılan makas, liberalizme ilişkin ezberleri bozdu. Küreselleşmenin daha güçlü sorgulanmasını sağladı. Fakat bu noktada, emekten, eşitlikten, bağımsızlıktan yana, aydınlanmacı ve antiemperyalist güçlü siyasal hareketler çıkmadı. İktidar seçeneği yaratamadı. Liberalizmin etkisinden kurtulamayan, kimlik siyasetinden vazgeçemeyen sol, aynen Türkiye’de olduğu gibi, emekçilerde, yoksullarda, geniş halk kitlelerinde heyecan yaratamadı.
Oysa, “başkaları ne der” kaygısı taşımadan, eğitim ve sağlık başta olmak üzere temel kamusal hizmetlerde halkçı ve devletçi politikaların altını çizen, bunları yüksek sesle dillendiren politikalar savunmakla işe başlansa, çok yol alınırdı. Yapılmadı.
Özelleştirmelere karşı çıkmak, hele de istihdam yaratan, yüksek kâr elde eden, katma değer üreten, stratejik önemi olan kuruluşların özelleştirilmesine usulden ve esastan karşı çıkmak varken, “özelleştirmeyi biz daha iyi yaparız, daha şeffaf yaparız, ucuza değil gerçek fiyatına satarız” şeklinde siyasetler üretmek, umulanı vermedi.
Kısacası, Turgut Özal’ın dilinden düşmeyen ve ülkemizde İslamcısından milliyetçisine, merkez sağcısından sosyal demokratına geniş bir kesimi çok etkileyen "devleti küçültmek” siyaseti iflas ettiği halde, bunu siyasette açıkça dillendiren çıkmadı.
O nedenle ülkemiz, 24 Ocak 1980’den bu yana, Bilsay Kuruç ve Korkut Boratav hocalarımızın tanımıyla, farklı partilerin iktidarında, tek bir ekonomik programı takip etti.
Oysa hiç uzağa gitmeye gerek yok, Osmanlı’nın ekonomik çöküş nedenleri iyi incelense, neler yapılmaması gerektiği, erken Cumhuriyet döneminin ekonomik başarıları dikkatli okunsa neler yapılması gerektiği çok iyi anlaşılırdı.
Mesela, bilindiği üzere, Osmanlı’da tütün ve sigara sektörü Fransızlardaydı. Deniz yollarını İtalyanlar, İngilizler, Yunanlar çalıştırırlardı. Demir yollarında İngiliz, Alman, Fransız şirketleri öne çıkardı.
1881 tarihli Muharrem Kararnamesi’ni (devletin iç ve dış borçlarını ödeyememesi nedeniyle, borç ödemesini düzenlemek için, alacaklıların isteklerine uygun olarak Sultan II. Abdülhamid döneminde düzenlenmişti), bu kararname gereğince kurulan Düyun-u Umumiye İdaresi’ni tarihten biliyoruz. Toplanan vergilere el konulmasını biliyoruz. Bu idarenin, adeta devlet içinde devlet olarak öne çıktığını biliyoruz. En acısı da İtalya’nın, Düyun-u Umumiye İdaresi’nden aldığı istikrazla (borçlanma) Trablusgarp Harbi’ni finanse ettiğini, yani Osmanlı Devleti’nin kendi gelirleriyle, Osmanlı’ya açtığı savaşta İtalya’yı finanse ettiğini biliyoruz.
1838 tarihli Osmanlı – İngiliz Ticaret Antlaşması (Baltalimanı Antlaşması), Osmanlı’nın ekonomik ve politik çöküşündeki önemli tarihlerden biridir. Ertesi yıl Tanzimat Fermanı gelir. Kırım Harbi sürerken de (1853 – 1856) Osmanlı, 1854 yılında ilk dış borcu alır. 1856’da da Islahat Fermanı ilan edilir. Sonrasını biliyoruz…
O nedenle liberal ekonomi, serbest piyasa ekonomisi, açık pazar, gümrüklerin kaldırılması denince, aklımıza dışa bağımlılık, yarı sömürge olmak, halkın yoksullaşması, kamu kaynaklarının talan edilmesi geliyor.
Çok Okunanlar
Sadettin Saran Alanya'da açılışta
Gençlerle yapılan ankette üçüncü sıradaki parti şaşırttı
Türkiye'ye cezaevi dayanmıyor
'Mazlum’u getirin bana'!..
İstanbul'da bazı yollar trafiğe kapatılacak
İYİ Parti kurultayında sürpriz transfer
Atlantik’te ele geçirilen 10 ton kokain sonrası Türkiye'de soruşturma
Marmara Cezaevin'deki jandarma müdahalesinde öne çıkan teğmen hakkında tahkikat
Birinci Meclis’in ilk dokuz ayı
Çiftçi gelirlerinin yüzde 80’ini buharlaştırdılar