Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
35,8436
Dolar
Arrow
32,9105
İngiliz Sterlini
Arrow
42,5815
Altın
Arrow
2535,0000
BIST
Arrow
11.089

70’lerde Genco Erkal’ı seyretmek

BEYOĞLU’NA  İLK ÇIKIŞ 

Beyoğlu ile 1972/73     kışında  tanıştığımı   sanıyorum.  Bir ortaokul öğrencisi olarak.  Öğretmenlerimiz  bizi  tiyatroya götürmüşlerdi. Abdülcanbaz’a.  O zamana kadar götürüldüğümü hatırlamıyorum. “Götürüldüğümü” ifadesini  özellikle kullanıyorum.  Gidebileceğimiz yerler başka götürüldüğümüz  yerler  başkaydı da ondan.   Bizim için gidilebilen yer Üsküdar’dı. Ya da annemle birlikte alışveriş için Kapalıçarşı veya Mısır Çarşısı’na.     Nereye sorusu  “İstanbul’a gidiyorum” şeklinde cevaplanırdı. 70’ lerde  hala bir balıkçı köyü  havasını  taşıyan Anadoluhisarında.  İstanbul’a  vapurla  inilirdi. Vapurların  hangi iskelelere uğrayacağını gösteren ahşap dikdörtgenlerin  üstünde “Köprü” yazardı. Köprü, Galata  köprüsü  demekti o zamanlar. 

BEYOĞLU’NUN  ANLAMI 

Beyoğlu  aile içinde çok müspet olarak  bahsedilen bir semt   değildi. Bunun  nedenini  daha sonra anladım. Peyami Safa diliyle söylersek, Beyoğlu alafranga  İstanbuldu;  bu nedenle içinde telaffuz edilmeyen   meseleler olmalıydı.  Müslüman ve Türk  İstanbul, Üsküdardı. Babam   hep Üsküdar’a gider,  semtimizde bulunmayan şeyleri alır gelirdi.  Suriçi  İstanbul ise,  şehrin ticaret  hayatının merkeziydi  o tarihlerde. 

TÜNEL  TURNİKELERİNDE  MAHCUBİYET 

Beyoğlu’na İlk götürülüşümü  öğretmenlerime borçluyum. Türkçe  ve Sosyal Bilgiler öğretmenlerimiz olmalı. Şimdi düşünüyorum da   hakikaten  cumhuriyetin ve  Atatürk’ün öğretmenleriydi onlar. Götürüldüğümüz  yer Dostlar  Tiyatrosuydu.  Tünelden Beyoğlu’na  çıktık. O  zamana kadar tanıdığım bildiğim  iki şey var : belediye otobüsü  ve vapur biletleri.  Otobüste biletçi arkasında lastik  takılı tükenmez bir kalemle  kopartıp verirdi biletleri. Bir de topladığı paraları gruplandırdığı ahşap bir kutu olurdu boynuna asılı.  Öteki   ise, daha ilk  gördüğüm andan itibaren  ilginç bulduğum  mukavva kalınlığında vapur biletleri. Üzerinde  birinci veya ikinci  mevki yazardı. Romen rakamlarla.  Babam  Birinci Mevkide kendini rahat hissetmediğinden  hep  II.  Mevki  bilet alırdı. Başaltında  oturmak isterdi. Bu tercih sınıfsal bir temele oturuyordu.  Yani asıl mesele para değildi.  

Tiyatroya gidiş  yönünde  Tünel’e  nasıl  bindiğimizi  anlamamış olmalıyım ki, çıkışta  kalabalıkla birlikte turnikenin önüne kadar sürüklenmişim.   Neden geçemediğimi önce anlamadım. Arkadan gelenlerin yarattığı fiziki  baskı ve  ne yapacağımı  bilememe hali. Sonra hatırladığım  kadarıyla Çubuklulu arkadaşım sayesinde bu kısa mahcubiyet  anını  atlattım.  Sanırım kalabalığın arasından sıyrılıp gişeden  jeton almış olmalıyız. 

Benim çocukluğumdan beri  yeni şeyleri   hemen kavrayamama,  şaşırıp kalma  tarafım vardır.  Bunu da  pek az yeniliğin  olduğu kapalı  mahalle  hayatı içinde büyümemle ilişkilendiriyorum. Dediğim gibi,  Tünel’e hiç gitmemiştim ortaokula kadar. 

TÜRKÇE ÖĞRETMENLERİNİN ÖNEMİ 

Türkçe öğretmenlerim hem mesleki  olarak  çok iyiydiler hem de öğretmenliğin  ciddiyetine vakıf insanlardı. “Türkçeci”  çekinilen , bilgisiyle en çok saygı duyulan öğretmendi. Matematikçilerden   ise korkulurdu. Onların gerektiğinde   “tek bir tokat “ ile sınırlı  olmak kaydıyla  “tedip” hakkı  vardı. Ortaokul üçüncü   sınıfta Türkçe öğretmenimiz  (Türkçe-Kompozisyon  denilirdi)    bir bond çanta  dolusu kitapla sınıfa gelmişti.  Çantanın  içinden çıkan kitap sayısı  sınıfa  yetecek kadar olmakla birlikte  ben o çantadan  dünyanın en büyük kitap  hazinesi çıktığını sanmıştım. Hepimize ödev  hazırlamamız için birer  kitap dağıtmıştı.  Bu kadar çok hikaye ve romanı hiç bir arada görmemiş  olmalıyım ki çok etkilendiğim bir  sahne olmuştur  bu kitap getirme olayı.  Şimdi hatırlıyorum da dilbilgisi dersleri  matematik kadar  gerginlik  yaratırdı üzerimde.  Özneler, yüklemler, zarflar, edatlar, zamirler, yan  cümlelere ayırmalar.

Neticede  tiyatroya öğretmenlerimiz  götürmüştü bizi. Belki müdür yardımcılarından biri de vardı  başımızda “maarif teamülleri gereği”.   Ama tiyatro salonunda yanımızda olduklarına  dair hiçbir şey hatırlamıyorum.  Herhalde TÖS üyesiydiler.  Kendilerini  Atatürkçü olarak  görürler,  hacı hoca takımından  hiç hoşlanmazlardı.  “Cumhuriyet”   okurlardı. Daha sonra  benim de sadık bir okuyucuyusu olacağım gazeteyi. 

ABDÜLCANBAZ’I  SAHNEYE KOYANLAR 

Oyun, tiyatro sevdalısı genç bir grup  tarafından  kurulmuş olan Dostlar Tiyatrosu tarafından sahneye  konuluyordu.  Sahne Elhamra  Sahnesi idi. Turhan Selçuk’un 1957’den beri  önce Milliyet’te sonra Cumhuriyet’te  çizdiği  Abdülcanbaz  karakterinden  yola çıkarak  kurgulanmıştı. 70’lerin  başıydı; Ferhan Şensoy’un “Şahları da Vururlar”ı  kadar ilgi uyandırmıştı sahnelendiği ilk dönemde.  Verdiği  mesajlar ve sahneye  konma  biçimi  ile çok ilgi toplamıştı. Daha sonra  değişik mekanlarda    sahnelenecekti.  Zamanın güncel siyasi meselelerine  göndermelerde  bulunan  bir  bağlama oturtulmuştu. 

Bir başka hatırlanması  gereken  şey ise,  Abdülcanbaz’ın   sahneye konulmasında Engin Ardıç’ın   yer almış  olması. Hakikaten enteresan bir olay. Büyük bir ihtimalle Mekteb-i  Sultani, Robert Kolej bağlantılarıyla bu işin içinde yer almış olmalı. Malum  her iki okulda da  okumuştu Ardıç. Daha sonra  Türk tiyatrosu ile ilgili   olarak kaleme aldığı yazı Ardıç’ın bu işe nasıl dahil olduğunu  ve sonra gruptan  nasıl koptuğunu gösteriyor. 

ABDÜLCANBAZ’DAN AKLIMDA  KALANLAR 

Oyunun içinde  yadırgadığım fakat en çok aklımda kalan karakter Tarzan’dır.  Bundan 50 yıl önce, Elhamra’da çuvaldan bozma  bir bez parçası ile   yarı çıplak bir vaziyette sahneye atlayan bir figür. Eğlendiğimi, güldüğümü, çok şeyi komik bulduğumu hatırlıyorum. Asıl önemli karakter Gözlüklü Sami hiç kuşkusuz.  Sahtekar,  işbirlikçi, yalancı,  çıkarları için her şeyi yapabilecek bir karakter. Kim olduğunu bilmeden seyrettim Gözlüklü Sami’yi oynayanı.  O kişi Genco Erkal’dı. Çok iyi oynadığını,  jestleri,  mimikleri,  yalanları ortaya çıkınca   yaptığı manevralara nasıl güldüğümü  çok iyi hatırlıyorum. 

Abdülcanbaz  12 bölüm (kısım) olarak sahneye  konulmuştu. Kısıtlı  dekor ve kostüm imkanlarıyla.  Konu tamamen  mütareke   İstanbulunda geçiyordu.    İşbirlikçi istanbul burjuvazisi Gözlüklü  Sami kimliği ile özdeşleşiyordu. Turhan Selçuk’un çizgilerine yaklaştırmak için abartılı  bir kostüm denenmişti Gözlüklü için. Genco’nun yüzünde burun ve gözlük abartısı için  bir maske vardı. Kocaman bir göbekle birlikte.

 Gözlüklü Sami rolü  dışında, asıl kahraman  Abdülcanbazdı  tabii ki.  Ahmet Mekin  tarafından oynanıyordu.  Zihni Küçümen  Karanfil Hoca.  Boğaziçi Üniversitesi  havuzunda 1992’de kalp krizi  sonucu hayatı kaybeden Yavuzer Çetinkaya vardı;  Lloyd George, Jack Jackson,  Tatavlalı rum  hakem  Seramidis rollerinde. Macit Koper, çığırtkan ve Yengeç Mustafa rollerindeydi. Gözlüklünün ahbabı Sürmeli İhsan’ı Bizimkiler dizisindeki  Sabri Bey (Mehmet Akan)  oynuyordu.  O da 2009’da rahmetli  oldu malunuz. Bunların   o kişiler olduğunu çok sonradan öğrendim doğal olarak.  

Mekanlar Nişantaşında  bir konakta çay partisi ile başlıyor ve bitiyordu.  İlk   sahnede  işgal kuvvetleri subayları, son sahnede  zaferden  sonra  millici bir  komutan aynı konakta  misafir ediliyordu.  Her iki  sahnenin   ana teması işbirlikçilerin her  duruma kolayca uyum sağlamalarıydı.  Abdülcanbaz,  Gözlüklü Sami’nin kızı olan nişanlısını daha sonra milliyetçi  duygularla terkedecekti.       Abdülcanbazın   devrimci şiddet uyguladığı sahneler  (Osmanlı tokadı)  epey güldürmüştü herkesi. Hatırladığım bir  başka  sahne de  şu:  Kuşdili  çayırında işgal kuvvetleri  takımı ile futbol maçı  yapılması.  Abdülcanbazın  takımının  adı : Tulumbacılar. Bu bir anlamda milliciler  demek. Hakem Seramidis’in (Tatavla rumlarından biri, rahmetli Yavuzer Çetinkaya)    müttefik takımını tutması  nedeniyle arbede çıkıyor ve sonunda olaylar hızla     milliyetçi bir gösteriye dönüşüyordu. 

Bir de Beykoz’daki müttefiklerin kontrolündeki silah deposunun basılması  sahnesinde  Fransız sömürge  askerinin adı gülüşmelere neden olmuştu: Bomboko. Bu uydurma isim    komiklik unsuru olarak seçilmiş olmalı ki  aradan yarım asır geçmiş olmasına rağmen aklımda kalmış. Bir de sömürge  askerinin  siyahiliğini    vurgulamak için  yüzüne ayakkabı  boyası gibi bir boya sürülmüştü. O da  gülüşmelere  neden olmuştu. 

GENCO  ERKAL’I  ASIL  TANIMA DÖNEMİ 

Genco Erkal’ı   önemli bir tiyatro adamı  olarak  Boğaziçi Üniversitesi’nin tarihi tiyatro salonunda  asılı  resimlerle tanıdım.  Onun   Robert Kolej’de okuduğunu  da anlamış oldum.  Robert Kolej’de tiyatro geleneği mütareke devrine  kadar geri gider. Yani 1920’lere. Salonun duvarları birçok  Robertli tiyatro  sevdalısının resimleri  ile doludur. Aklıma hemen gelen isimlerden  bazıları şunlar: Haldun Dormen, Cevat Çapan, Engin Cezzar, Genco Erkal.  Hepsi bu salonda öğrenci iken sahneye çıkmışlar. Boğaziçi Üniversitesi  yıllarımın hemen başında farketmiştim bunu. Resimler bir geleneğe ve devamlılığa işaret ediyordu. Bir bu dikkatimi çekmişti. Bir de çatıyı ayakta tutan ahşap malzemenin    özgün halinin hala  korunmakta olduğu.  Her ikisi de salona çok özel bir hava katmaktaydılar. Hala da öyledir. En son onarıldıktan sonra Zabel’i seyrettim orada. Resimlere ve ahşap  tavana  bu kez kendi “nostaljimle” baktım. 

Genco Erkal,   Robert’ten sonra  İstanbul  Üniversitesinde  psikoloji okumuş ama hep tiyatro ile ilgilenmiş. Belki psikoloji okumasının  da   bununla  ilgisi var.  Dostlar Tiyatrosu’nu 1969’da  kurmuş arkadaşlarıyla birlikte.  Tiyatro bir çok mekan kullanmış,    biz o oyuna, tünel çıkışından sonra  kısa bir yürüyüşle ulaşmıştık,  oyunu  seyrettiğimiz  yerin meşhur “Elhamra  Tiyatrosu” olduğunu çok sonra  anladım  doğal olarak. 

Elhamra Tiyatrosunun bulunduğu  pasaj, Fransız Kristal Tiyatrosunun  yerine yapılmıştı.  30’larda İstanbul’un  en seçkin  mekanlarından  biriydi. Atatürk’ün iki  kez film izlediği  bir salondu burası. Biri 1930’da biri 1932’de. Atatürk’ü  misafir  etmiş tarihi bir  yerdir Elhamra. 

ALİ PAŞA  HANINDA “YAŞAMAYA DAİR”  

Genco Erkal’ı en son  Nazım’dan uyarladığı  “Yaşamaya Dair “   oyununda izledim Ali Paşa Hanında. Anlatılanlara  göre Çorlulu Ali Paşa’nın idamından sonra, Genco’nun üst soyuna geçmiş; satın alınmış da olabilir. Osmanlı  devrinde ticaret hayatının  çok yoğun olarak yaşandığı bir yer hanın bulunduğu  bölge.   Genco  çocukluğunda babası ile gidermiş hana. Dükkanlarda  yapılan işleri izlermiş.  Mirasçı olarak amca çocuklarından kimse kalmamış, Genco Erkal ve biraderi şu anda  hisselerin ekseriyetini ellerinde tutuyorlar. İlginç, küçük birader Genco’nun hanın ortadaki boş alanı tiyatro olarak kullanmasına -ortak mülkiyet gerekçesiyle- içerlemiş.  Bir gece bütün seyirci platformunu  imha ettirmiş.  İşte orada izlemiştim en son Genco Erkal’ı.  

ELHAMRA’DAN ÇIKIŞ 

Oyun  akşam üstü   altıda başladığın göre, çıktığımızda artık gece olmalıydı. Cadde-i Kebir’den  Tünel’e kadar nasıl yürüdüğümüzü çok net  hatırlamıyorum. Sonra Anadoluhisarı’na   Üsküdar üzerinden mi  yoksa bir Boğaz vapuru ile mi döndüğümüzü de.   Sadece turnikeden  “jeton”la  geçildiğini anladığım o anı  çok  iyi hatırlarım  bugün de. 

50 YIL  ÖNCESİNE BAKMAK 

70’lerde  bir ilkokul/ortaokul  öğrencisi  sinemaya gidebilirdi. Tiyatroya  ise götürülürdü.   Kapalı sinema salonları  İstanbul’un merkezi  semtlerinde vardı.  Boğaz’da yazlık sinemalar  olurdu.  Mesela  Anadoluhisarında   bugün hala daha duvar -perdesi yerinde duran  bir  yazlık  sinema vardı.  Göksu deresinin   sonunda. Öğretmenevinin  yanında.   Bir  albay emeklisinin  çalıştırdığı söylenirdi. Hisar  İskelesinin  karşısında  kıraathaneden bozma  bir  kışlık sinema  salonu da vardı.  Ama çok verimli   çalıştığını hatırlamıyorum.  Beyoğlunda gittiğim  ilk sinema  Dünya  Sinemasıdır. Yere  ve duvarlara vuran  loş ışıklarını    bugün bile hatırlarım. 

Tiyatroya gitmek ise daha   ciddi bir şey olarak görülürdü. Öğretmenler sizi götürürdü.  Gittiğim ilk  oyunları Üsküdar Müsahipzade Sahnesinde ve Elhamra’da  seyrettim. 

Benim Genco Erkal’ı ilk kez görmemi sağlayan  Abdülcanbaz oyunu Türkiye’nin 12 Mart  ara   rejiminden   geçtiği bir dönemde sahneye konulmuştu.  Dostlar  Tiyatrosu doğrudan politik tiyatro  yapıyordu.  Oyunların siyasi   hiciv  yönü  kuvvetliydi.   Genco Erkal,  daha sonra , Brecht, Gogol,  Shakespeare, Gorki,  Yaşar Kemal, Aziz Nesin ve Nazım’dan   uyarlama  pek çok oyunu  sahneye koydu ve  oynadı. 

Genco Erkal  büyük bir  sahne adamı, büyük bir Nazım Hikmet yorumcusu. Bir Rönesans   mirasçısı. Bir Türk aydını.  Şimdilerde 86 yaşında ve sahnede.  Atatürk’ün  başlattığı  Türk Aydınlama  devriminin meşalesini  taşımaya  devam ediyor .Ve ben onu bilmeden   tanımadan bundan  50 yıl  önce  Elhamra’da bir ortaokul öğrencisi olarak izlemişim.  

Abdülcanbaz oyununun konusu,  mütareke  İstanbulunda  geçiyor. Bir tarafta  Abdülcanbaz var. Anadolu’yu, milli kurtuluşu,  bağımsızlıkçı çizgiyi temsil  ediyor.  Öbür tarafta, Genco Erkal’ın muhteşem oyunu  ile Gözlüklü Sami karakteri var. İşbirlikçi,  kurnaz,  yeri geldiğinde  hilelere başvuran. 

1950’lerde   Turhan Selçuk’un    çizgileriyle doğan Abdülcanbaz, 60’lardan  80’lere kadar  siyasal düşünce hayatımıza  damgasını vuran  cepheleşmeyi de  yansıtmaktaydı. Bir tarafta  işbirlikçilik,  öbür tarafta ise milli bağımsızlık  düşüncesi. Bugün de  aynı ayrım  devam ediyor.