Euro
Arrow
55,6710
Dolar
Arrow
49,6887
İngiliz Sterlini
Arrow
66,4601
Altın
Arrow
6402,7357
BIST
Arrow
11.117
Anasayfa > Yazarlar > Prof. Dr. Rıdvan Akın > Aydınlar dilekçesi kime nasıl verildi? Dilekçeyi kim kabul etti?

Aydınlar dilekçesi kime nasıl verildi? Dilekçeyi kim kabul etti?

X Facebook WhatsApp Mail ABONE OL Google News
Yayınlanma: 25.10.2026 06:00

Aydınlar Dilekçesi  15 Mayıs 1984 günü  verilmiştir. Kenan Evren dilekçeyi   kaleme alan aydınları temsilen Çankaya’ya gelen   heyeti   kabul  etmemiş, dilekçe  nizamiyede bir subay tarafından teslim alınmıştır, 

Dilekçenin  bir kopyası  TBMM  Başkanı Necmettin Karaduman’a verilmiştir. 

Dilekçe “Türkiye’de Demokratik Düzene İlişkin  Gözlem ve İstemler”  başlığını taşıyordu. 

Dilekçeye öncülük eden aydınlar, muhtemel bir  provokasyona  meydan vermemek için  Altındağ Noterliğinde dilekçe metni ve imzacıları kayıt altına aldılar. Bu doğru bir tavırdı. 

Aydınlar Dilekçesi  12 Eylül  rejiminin  sona erdirilmesinde önemli uğraklardan biridir. 

AYDINLAR DİLEKÇESİNİN ÖZÜ NEYDİ? 

Dilekçe,  özü itibariyle,   siyasi hakların önüne  sıkıyönetim ile  konulmuş bütün yasakların kaldırılmasını   talep ediyordu.   Çok  partili siyasi hayata geçilmiş olmasına rağmen 12 Eylül  rejimi  sıkıyönetim    komutanlıkları  marifetiyle örtülü olarak devam ediyordu. Dilekçeciler  yasaksız,sahici  bir demokratik  siyasi hayat  istiyorlardı.  

Dilekçe, TBMM  başkanlığını muhatap alıyor,  yasama meclisinin  idam cezasını kaldırması talep ediliyordu.  Basın üzerindeki baskıların,   sıkıyönetim komutanlıkları   kanalıyla kısıtlanmasının ortadan kaldırılması  isteniyor;  TRT’nin gerçek özerkliği  savunuluyordu. 

Türkiye’de  Radyo Televizyon  yayın   tekeli  devletindi. Bu da iktidarı elinde tutan  gücün   propaganda aracı  haline getirilmesine imkan sağlıyordu. 

Özellikle Milliyetçi Cephe hükümetleri  zamanında  partizanlığın en   uç  örnekleri  görülmüştü. 

12 Eylül  döneminde ise TRT,  cuntanın   propaganda  aparatına dönüştürülmüştü. 

Dilekçeci aydınlar,  üniversite için  bilimsel  idari ve mali özerklik talep ettiler. Üniversite  yöneticilerinin   bütün seviyelerde atama ile  değil   seçimle göreve gelmelerini  istediler. Bu taleplerin   karşılanması   elbette “eşyanın  tabiatına” aykırı idi. Türkiye’nin düzeni buna müsait değildi. 

12 Eylül rejiminin önemli tasarruflarından biri   yüksek öğretim alanında gerçekleşti. YÖK, Kenan Evren’in, yüksek öğretimi  “düzeltme işini”   Prof.Dr. İhsan Doğramacı’ya   havale etmesiyle  kuruldu. YÖK , üniversiteler üzerinde   iktidarın tam hakimiyet kurma düşüncesinin  ürünüdür.  

Daha önce  Milli  Eğitim Bakanlığına bağlı  farklı  yüksek öğretim  kurumları vardı.  Akademiler,  eğitim  enstitüleri  gibi.  YÖK  ile, bütün  yüksek öğretim  kurumları  üniversite  bünyesine alandılar.   2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu  çıkarıldı. (1981). 1982 Anayasası ile YÖK anayasal  bir  kurum  oldu. Üniversiteler yürütmenin   tam  denetimi (vesayeti) altına  alındılar.

Konsey yönetimi, üniversiteyi  cuntaya doğrudan bağlı bir kurum olarak  öngörmüştü.  Rektörler doğrudan   cumhurbaşkanı tarafından atanıyor. Bütün kararlar doğrudan veya dolaylı olarak yürütmeye bağlanıyordu. 

Rektörlerin cumhurbaşkanı  tarafında atanması Kenam Evren’in Devlet Başkanlığı döneminde başlamıştı.  

Öğretim üyelerinin dolaylı  olarak atamaya katkıda bulundukları  sistem  Demirel-İnönü koalisyonu  zamanında kabul edilmişti. (1992) 

15 Temmuz darbe girişimi sonrası bu uygulama  kaldırıldı.  Olağanüstü Hâl kapsamında çıkarılan   676 sayılı  KHK ile   öğretim üyelerinin  rektör  adaylarını  seçmesi uygulamasına son verildi.  9 Temmuz 2018'de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilmesiyle rektör atama yetkisi doğrudan ve tek başına Cumhurbaşkanına verildi.  

YÖK yasası çıktıktan  sonra  köprülerin altında epey  sular aktı. Devirler değişti. Nihayet   bütün  kurumlarıyla devlet AKP’nin eline geçti. üniversite rektörleri de AKP  iktidarı tarafından atanmaya başladılar. 

Bu suretle bütün üniversiteler  ideolojik, politik  olarak AKP  hegemonyası  altına   alındılar. 

YÖK ,  neredeyse yarım asın önce kurulmuştu. Bütün siyasi  partiler muhalefette   iken  YÖK’ten şikayetçi  oldular. İktidarlarında YÖK  yönetimini  kendilerine bağladılar. 

2002’den sonra  başlayan  “Yeni Türkiye düzeni”   bu işin   nereye varabileceğini  gösterdi. Üniversite her anlamda  iktidarın arka bahçesi oldu. 

Dilekçenin tam metnine  yazının sonunda  ulaşabilirsiniz. 

DEVLETLU SINIFI’NIN  TOPLU DİLEKÇE KARŞISINDAKİ TAVRI 

Üniversiteyi    12 Eylül   koşullarında  okudum. (1980-1984)  En çok korkutulduğumuz konu  toplu dilekçeydi.   İki kişinin bile aynı anda/aynı konuda  idareye başvurması   tehlikeli  bir girişim sayılır, arkasında siyasi bir mülahaza  aranırdı.   

Yıllar sonra Zafer Toprak’ın “ Ben   toplu hiçbir dilekçeye  imza atmam”   dediğini hatırlarım. 

Oysa ki dilekçe,  bir taraftan  “Patrimonial Devlet “ geleneğimizde  var olan bir şeydir.  Öte yandan Anayasal   devletin  en erken   haklarından  biridir. Dilekçe, 1876 Kanun-ı Esasisinden beri,   önemli bir  teb’a/yurttaş hakkıydı. 

Büyük  Atatürk’   kendisine “takdim edilen”  dilekçeleri   ciddiyetle tetkik  ederken  gördüğümüz resimleri vardır. Çünkü kendisi reis-i devlettir.

12 EYLÜL REJİMİ  VE İDAM CEZALARININ İNFAZI 

12 Eylül 1980’den   sonra  Konsey   yönetiminin   yaptığı ilk işlerden biri  sıkıyönetim   rejimini  daha da pekiştiren düzenlemeler yapmak olmuştu.  Gözaltı süreleri  tedricen arttırıldı. Özellikle solcu gruplardan -hakim önüne çıkarılmadan-aylarca    işkence altında  göz altında tutulanlar oldu. Dilekçede , bu uygulamaların   sona  erdirilmesi, insanlık onuruyla bağdaşmayan   muamele sorumlularının   derhal bulunması talep ediliyordu. 

12 Eylül     ara rejiminde 50 kişi  idam edildi.  Bu sayıya  TBMM Başkanlık Divanına yıllar  önce ulaşmış ama  genel kurulda   tasdik edilmeyerek uygulanmamış cezalar dahildir.  Bu durumda bekleyen 24 dosya vardı. Bu  cezalar infaz edildi. 

Evren’in “asmayalım da besleyelim mi?”  ifadesi   bu mahkumlarla ilgili olarak  söylenmişti.  Daha açık bir şekilde ifadeyle, 12 Eylül’den yıllar önce  kesinlenmiş  ama cezaları   infaz edilmeden bekleyen  24   adi suçlu,   bir 12 Eylül  tasarrufu olarak  hızlı bir  onay süreci ile idam edildiler. 

Bu dönemde sol görüşlü 17 kişi,   sağ  görüşlü  8 kişi, 1  ASALA   militanı (Levon Ekmekçiyan)   idam edildi.  ANAP   iktidara  geldikten sonra da  iktidar partisi, idam cezalarının  infazına   onay veren kanunlar çıkardı. Bu infazların sayısı 4’tür. İnfaz edilen son  idam cezası Burdur Kapalı Cezaevinde gerçekleşti.  (25 Ekim 1984) 

ŞEKLEN DEMOKRASİYE GEÇİŞ  KOŞULLARI 

Milli  Güvenlik  Konseyi yönetimi ülkeyi kendi belirlediği koşullarda 1982  halkoylamasına götürdü.  Oylama  antidemokratik koşullarda yapıldı.  Buna hiçbir kuşku  yoktur. Tek serbesti  Devlet Başkanı ve MGK Başkanı  Kenan Evren’in anayasayı tanıtım   mitingleri için geçerli idi. Evren’in mitinglerini izlemek  serbestti.

 Bu  toplantılara “Devlet  adına tanıtma”  adı  verilmişti.  Hatta bununla ilgili  bir MGK kararı bile çıkarılmıştı.  Anayasanın kabul  edilme  oranı  hangi koşullarda   oylandığını  gösterir. 

Referandum neticesinde   Kenan Evren,  Devlet Başkanlığı makamından cumhurbaşkanlığı makamına geçmiş oldu. MGK Başkanlığı  ve Genelkurmay başkanlığı   unvanları uhdesinde kalmaya devam etti.  6 Kasım 1983  seçimlerine kadar  cumhurbaşkanlığı sıfatı dışındaki unvanları  aşamalı  olarak  kalktı. 

12 Eylül 1980 darbesinin ardından yasaklanan  siyasi hayatın yeniden başlamasını ve yeni siyasi partilerin kurulmasını sağlayan karar, Millî Güvenlik Konseyi'nin (MGK) 24 Nisan 1983 tarihli ve 76 sayılı kararıdır.

Ancak  partileşme  faaliyetleri tedirgin  bir ortamda, cemiyet kurma faaliyeti  gibi yürütülüyordu. MGK ‘nın gözü   yeni   kurulan partilerin  üzerinde idi. Evren  çocuğunun  karne notlarından  memnun olmayan bir veli gibi  davranıyordu.  Yeni   partilerin sayısından bile rahatsız olmuştu. 2-3  parti yeterliydi. Fazlası zararlıydı.  Parti adlarını da  sert bir şekilde eleştiriyordu. Adeta “Tugay  İçtima Alanına”    dizilmiş  eratı azarlayan bir general  havasındaydı. 

Ancak, anayasadaki siyaset  yasakları,  siyasi partiler ve seçim kanunlarındaki aşırı kısıtlamalara  rağmen siyaset tabiatı gereği  kendine bir akış yatağı elbette bulacaktı. 

Büyük Türkiye Partisi’nin kapatılması,  siyasi parti kurucularının veto edilmelerine rağmen, MGK’nın konfor alanı gittikçe daralmaya başladı. 

TBMM   Başkanlık Divanının teşekkülü ile  birlikte MGK ‘nın diğer üyeleri  Cumhurbaşkanlığı Konseyi  üyesi  sıfatını kazandılar. 

Özal’ın  ANAP’ının seçimleri  kazanması   ara rejim  projeksiyonuna uygundu. Öngörüldüğü   gibi  sandıktan  bir tek  parti iktidarı  çıkmıştı. Bu sonuç  kompador bunjuvazinin   adamı olan  Özal’ın askeri  diktatörlüğe karşı sivil  seçenek  olarak  pazarlanmasının   bir sonucuydu. Hatta  bu tutum Yeni Gündem  tarafından da benimsendi. Özal Türk liberalizminin  kurucusu olarak   takdis ediliyordu.  

DİLEKÇE  ÖNCESİ  SİYASİ ORTAM NASILDI? 

Anayasal düzene geçilmiş olmasına rağmen   uzun kapalı  rejim  yıllarının  rahatlığına alışmış olan Kenan Evren, anayasada gösterilen yetkilerle Çankaya   sınırlarına  çekilmekte  zorlandı.  Meydan nutukları ile   halkı “tedris etmenin  rahatlığını” özlüyordu. 

1984 baharında yapılan  mahalli idareler seçimleri ANAP iktidarını  pekiştirdi. 

TBMM , milli hakimiyetin  tecelli ettiği  en  üstün  organ olmasına rağmen, Özal’ın ANAP’ı,  sabık cuntanın  gölgesinde  ülkeyi yönetmekten memnundu. 

Siyaset yasakları, sıkıyönetim  komutanlarının temel hak ve özgürlükleri kısıtlama alışkanlıklarını devam ettirmeleri  depolitize  edilmiş toplumu  sermaye sınıfının çıkarlarıyla  örtüşen  politikalarla yönetilme  kolaylığı sağlıyordu. 

Barış Derneği Davası, DİSK  Davası devam  ediyordu. Sanıkların çoğu hala tutuklu idi. 

Demokratik  toplum düzeninin  gerekleri Özal’ın  ilgi  alanına girmiyordu. 

Eğitim  ve sağlığın özelleştirilmesi, üretim  ilişkilerin  tamamen piyasalaştırılması   dışında   pek bir ilgisi yoktu. 

Özal’ın iktidara gelir gelmez   gerçekleştirdiği ilk icraat   Büyükşehir Belediyeleri kanununu çıkarmak  olmuştur.Bence çok anlamlı bir adım  doğrusu.  Bu kanun yoluyla   kent  rantı  üzerinde  geçmişte  olmayan tasarruflar   mümkün olabilecekti. Ve  oldu da. 

ANAP’ı  para/kredi piyasası, emek piyasasının   ucuzlaştırılması gibi  konular  ilgilendiriyordu. 

 Özal’ın   sosyal  devlet  ile ilgili    müspet bir   düşüncesi olmadığını  söylemek doğru olur. Liberal iktisadın malum ilkesi  “gizli elin” (piyasanın) her şeyi yoluna koyacağına inanıyordu. 

İktidar partisi  yeni siyasi düzenden  Kenan Evren’in arkasında mevzilerek  azami faydayı  sağlamak istiyordu.  Özal stratejisini  buna göre kurdu. 

DİLEKÇE  SONRASI  ÖZAL’IN EVREN’İN ARKASINDA MEVZİLENMESİ 

Dilekçeyi dikkatle –42 yıl sonra tekrar-okuduğumda tamamiyle haklı buldum. Dönemin   başbakanı Özal ve  cumhurbaşkanı Evren dilekçenin içeriği  ile ilgili bir tartışma başlatmadılar. Evren, meseleyi vatana ihanet  düzlemine çekti. Dilekçecilere   Vahdettin’e benzetti. 

Ülke yönetiminin başında bulunan   en önemli  iki   kişi  dilekçede   ileri sürülen  görüş ve eleştirilerle ilgili görünmediler.  

Özal, dilekçenin verilmiş olmasını, demokraside önemli bir aşama  olarak gördüğünü ifade   etti. Yani    mugalata  ile geçiştirdi. 

Evren ise   dilekçenin muhatabı olarak   kendi iktidar alanını  gördü.  Anayasal  düzenin  gereği olan dilekçe hakkını  kullanan 1383  yurttaşı hedef gösterdi. Davanın açılmış olmasının  gerçek nedeni-kesinlikle-  Evren’in dar  görüşlü militarist tutumu idi. 

Rejimin üstündeki 12 Eylül gölgesi   1987  TBMM  açılış  oturumda DYP grubunun Evren’in  genel kurula girişinde   ayağa kalkmayarak  protesto edişine kadar  sürdü.

ANKARA  SIKIYÖNETİM KOMUTANLIĞI  1 NUMARALI  MAHKEMESİNDE  DAVANIN AÇILMASI 

Evren’in  öfkeli meydan nutuklarında    yurttaşlık haklarını  kullanan   dilekçecileri “vatana ihanet “ ile   suçlaması üzerine Sıkıyönetim Savcılığı  harekete  geçti  Soruşturma başlattı. 

Altındağ  1. Noterliğinde  kayıt altına alınan    dilekçe  ve imza listelerine el  konuldu.  1383   seçkin  yurttaşımızın imzaladığı, Türk demokrasisinin eksikliklerini dile getiren  dilekçe neredeyse “ağır bir cürüm  delili”  sayılacaktı. 

Dilekçe vermenin    (tek  başına veya topluca)   suç  olamayacağının  herhalde bilincinde olan  askeri  savcılık, ortak   yazılmış  bir metni   devletin en yüksek makamlarına dilekçe   olarak   verme eylemini  bildiri dağıtma  olarak yorumladı. Sıkıyönetim  savcısına göre,  dilekçeciler Sıkıyönetim  Komutanlığı tebliğlerine   aykırı bildiri   dağıtma eylemini gerçekleştirmişlerdi. 

 Mücrimler, (!)  dilekçe vermek   suretiyle sıkıyönetim  yasaklarına ve 2969 sayılı  yasaya aykırı   bir eylem yapmışlardı. Savcılık imzacıları  sorguya çekti. 

Sonuç itibariyle, “dilekçe verme  görünümlü  bildiri dağıtma eyleminin  elebaşıları”  hakkında   (59 kişi)  dava açıldı.  

İstenilen ceza 3 aydan  1 yıla kadar  hapisti. 

KİMLER HAKKINDA  DAVA AÇILDI ?

Dilekçeye çeşitli mekanlarda imza veren  kişi sayısının  1383  olduğu   söylenir. Sayıyı, bunun üstünde gösteren   ifadeler de vardır.  

Netice  itibariyle, Sıkıyönetim  savcılığı  binin   üzerinde aydın, öğretim  üyesi, gazeteci,   hukukçu ve sanatçıyı  sorguya çekti. Tiyatro , sinema ve sahne sanatçılarından   imzasını geri çekenler   oldu. 

Kimlerin  hangi   düşünce ve saiklerle vazgeçtikleri  de  ayrı bir yazıya konu olabilir. Bu vesile ile korkutulmuş insanların nasıl  onur kırıcı  duruma   düşürülebilecekleri  görüldü. 

Savcılığın dava açtığı 59 kişinin  ortak kimliği  seküler  sol tandanslı kişiler  olmasıdır.  Dava açılan  kişilerin  listesi linklerde  mevcuttur. Evren’in  hedef gösterdiği kişilerin  bir kısmı Cumhuriyet Gazetesi    yazarlarıydı. (Uğur Mumcu, Ali Sirmen,  İlhan Selçuk, Erbil Tuşalp gibi) 

Evren özellikle  Uğur Mumcu’nun yazılarına şiddetle   öfkeleniyordu. Anayasa’nın  referanduma  götürülmesi  aşamasında  meydan nutuklarında  “vatana  ihanet” ile suçladığı  gazeteci  Uğur Mumcu idi. 

Rahmetli Uğur Mumcu, 12  Mart’ta olduğu gibi, 12 Eylül’de de   askeri  rejimin  hışmına uğradı. 

Ali Sirmen  Barış Derneği Davası sanığı idi.  Bu davada 3 yıl tutuklu  kaldı. 

Sıkıyönetim Savcılığı  dilekçenin arkasındaki entelektüel aklı ve  örgütleyicileri hedef aldı.  Dilekçeyi    yazan  düşünce adamlarına  cürüm işlemek üzere bir araya gelmiş  yasa dışı örgüt muamelesi yapıldı.  

Evren’e  göre,  eylemin  asli faili    Aziz Nesin’di. 

Devletlu kesim  her devirde onun  yazdıklarından, söylediklerinden  rahatsız olmuştur. (CHP, DP, 27 Mayıs, AP, 12 Mart, 12 Eylül ve sonrası malum) 

Başta Aziz Nesin ve Uğur  Mumcu    mevcut iktidarın (rejimin)  şekli demokrasicilik oyununu  deşifre eden  bir hamleyi rejimin en tepesindeki  kişilere yönelttiler. 

Yurttaşlar,  anayasal haklarını  kullanmışlardı.   Bu nedenle davanın reddi gerekirdi.  İddia makamının  suç isnat  ettiği eylemin  hukuk aleminde karşılığı yoktu.  

Eğer mahkeme,  dilekçeyi sıkıyönetim yasaklarına  karşı   bir bildiri sayarak  ceza vermiş olsaydı.   Bu karar  demokrasinin   yeniden kurulması aşamasında   tökezlemesi anlamına gelirdi. 

Ankara Sıkıyönetim 1 Nolu Askeri Mahkemesi, 7 Şubat 1986'da tüm sanıkların suçun maddi ve manevi unsurlarının yokluğu gerekçesiyle beraatine karar verdi. 

O tarihten itibaren  Cumhurbaşkanlığı makamında  oturan Kenan Evren  tedrici olarak  geri çekilmek  zorunda kaldı.  

SANIKLARIN   SAVUNMALARI  HAKKINDA BİLGİ 

Sanıkların   savunmaları Aydınlar Dilekçesi  davası kitabında topluca vardır. Kitap, tarihi davanın beraatle sonuçlanmasının  ardından 1986'da Adam Yayınları tarafından basılmıştır.  

Kolektif bir çalışma (Yazmanlar Kurulu) olarak derlenen eserde, Aziz Nesin, Hüsnü Göksel ve Haluk Gerger'in önsözleri yer almaktadır. 

Bu kitap; 1984-1986 yılları arasında Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi'nde görülen davanın iddianamesini, sanıkların sorgulamalarını, duruşma tutanaklarını, savunmaları ve gerekçeli   beraat kararını tam metin olarak içermektedir. 

Fakat   başlangıçta, savunmaların   basılmasına, yayınlanmasına    sıkıyönetim makamları   yasak  koyduğundan  ilk  baskı İnfo-Türk   tarafından gerçekleştirilmişti. (yurtdışında) 

 Bu yazıyı  yazmadan   savunmaların  hepsini   okuyacak  zamanım olmadı. Aziz Nesin,  Uğur Mumcu,  İlhan Tekeli, Halit  Çelenk gibi isimlerin   savunmalarını  buldum. Okudum. 

Aziz Nesin’in savunması, 12 Eylülü sanık  sandalyesine oturtan  bir demokrasi  manifestosudur.  Muhteşem  bir metindir.  Lezzetle okudum. Lütfen siz de okuyunuz. Aziz Nesin’in savunma metnini  yazının  sonunda bulabilirsiniz. 

Uğur Mumcu’nun  savunması   um: ag    yayınları arşivinde mevcuttur.  İlhan Tekeli  ve Halit Çelenk’in  savunmalarına da ulaşmak  mümkündür. 

ENGELLENEN MUHALEFETİN “HÜLLE”  İLE MECLİSE  GİRMESİ 

Bu süreçte iki  önemli gelişme şunlardır:  MDP’nin  kendi tüzel kişiliğini feshetmesi, Halkçı Parti’nin  SODEP ile SHP tüzel kişiliğinde  birleşmesi.  Siyasi partiler, 84. Maddeyi  “by-pass “ etmekte     epey  başarılı  formüller buldular. 

1983 seçimlerinde TBMM   dışında bırakılan gerçek  muhalefet  partileri meclise  dolaylı   yollardan girmiş oldular.   DYP, SHP,  DSP Meclis’te grup  oluşturdular.    Bu sonuca Anayasanın  84. maddesine  karşı uygulanan  “  hukuki  hülleler” ile ulaşıldı. 

DEMİREL’İN  YENİDEN ZUHURU VE ARA MİLLETVEKİLİ  SEÇİMİ   

MDP’nin    dağılmasından   yararlanan  DYP, 1986  yazında  grup  kurdu.  Sonbaharda yapılan (28 Eylül 1986)      ara  milletvekilliği seçiminde  ikinci parti   oldu. Bu    önemli bir siyasal gösterge idi. 

Meclis dışında kalmış (yasaklı  olmayan )   siyasiler  TBMM’ye  girdi. Demirel’in   mutemet   adamı Hüsamettin Cindoruk  ve Köksal Toptan, Sümer  Oral gibi  isimler  artık meclisteydiler. 

Böylece   vetolu/yasaklı seçimlerden  3 yıl, Barış Derneği Davası    sanıklarının   tahliye edilmelerinden    birkaç   sonra “ Bir bilenin  partisi”,   Hüsamettin Cindoruk başkanlığında  TBMM’inde yerini aldı. 

Solda ise,  3 Kasım 1985  Birleşme kurultayında teşekkül eden SHP,  1986’da Erdal İnönü’yü genel başkanlığa   getirdi.  SHP Genel Başkanı  İnönü    DYP’nin  başkanı  gibi  ara milletvekilliği    seçiminde TBMM’ye girdi. 

Böylece  Evren’in    kurduğu düzen  neredeyse yıkılmanın  eşiğine gelmiş oldu. (1986 sonbaharında)    

DYP’nin   Meclis’e girmesinden sonra en büyük hamle, Aydınlar  Dilekçesi öncüleri Aziz   Nesin ve Uğur Mumcu’nun  1987 başında (Ocak)   yasaklı eski başbakan  Süleyman Demirel’i    Güniz Sokak’taki evinde sürpriz   ziyaretleri oldu.  

Birlikte   verdikleri  poz, Kenan Evren  kimliğinde temsil  edilen 12 Eylül   rejiminin, Özal dışında  müttefikinin kalmadığını  gösteriyordu. 

Bu sonuçla, siyasetin bütün parametreleri  tamamen değişmiş oldu. 

Bu nedenle  Aydınlar Dilekçesi    ara rejim duvarını  aşmada çok önemli bir işlev  görmüştür.  1987’den  itibaren psikolojik üstünlük muhalefete geçti.

DİLEKÇENİN   SİYASİ SONUCU   NEDİR? 

Aydınlar  Dilekçesi ile  başlayan   gelişmeler  birbirini tetikleyerek,   ülkemizi  1987  referandumuna getirmiştir. 

Dilekçenin tam metni 

https://yurtsever.org.tr/2021/15-mayis-1984-aydinlar-dilekcesi-kenan-evrene-verildi-3-438718/ 

Aziz Nesin’in savunmasının  tam metni

https://www.hukukpolitik.com.tr/2018/01/11/aziz-nesin-aydinlar-dilekcesi-savunmasi/

 

Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları