Aydınlar dilekçesi kime nasıl verildi? Dilekçeyi kim kabul etti?

Aydınlar Dilekçesi 15 Mayıs 1984 günü verilmiştir. Kenan Evren dilekçeyi kaleme alan aydınları temsilen Çankaya’ya gelen heyeti kabul etmemiş, dilekçe nizamiyede bir subay tarafından teslim alınmıştır,
Dilekçenin bir kopyası TBMM Başkanı Necmettin Karaduman’a verilmiştir.
Dilekçe “Türkiye’de Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstemler” başlığını taşıyordu.
Dilekçeye öncülük eden aydınlar, muhtemel bir provokasyona meydan vermemek için Altındağ Noterliğinde dilekçe metni ve imzacıları kayıt altına aldılar. Bu doğru bir tavırdı.
Aydınlar Dilekçesi 12 Eylül rejiminin sona erdirilmesinde önemli uğraklardan biridir.
AYDINLAR DİLEKÇESİNİN ÖZÜ NEYDİ?
Dilekçe, özü itibariyle, siyasi hakların önüne sıkıyönetim ile konulmuş bütün yasakların kaldırılmasını talep ediyordu. Çok partili siyasi hayata geçilmiş olmasına rağmen 12 Eylül rejimi sıkıyönetim komutanlıkları marifetiyle örtülü olarak devam ediyordu. Dilekçeciler yasaksız,sahici bir demokratik siyasi hayat istiyorlardı.
Dilekçe, TBMM başkanlığını muhatap alıyor, yasama meclisinin idam cezasını kaldırması talep ediliyordu. Basın üzerindeki baskıların, sıkıyönetim komutanlıkları kanalıyla kısıtlanmasının ortadan kaldırılması isteniyor; TRT’nin gerçek özerkliği savunuluyordu.
Türkiye’de Radyo Televizyon yayın tekeli devletindi. Bu da iktidarı elinde tutan gücün propaganda aracı haline getirilmesine imkan sağlıyordu.
Özellikle Milliyetçi Cephe hükümetleri zamanında partizanlığın en uç örnekleri görülmüştü.
12 Eylül döneminde ise TRT, cuntanın propaganda aparatına dönüştürülmüştü.
Dilekçeci aydınlar, üniversite için bilimsel idari ve mali özerklik talep ettiler. Üniversite yöneticilerinin bütün seviyelerde atama ile değil seçimle göreve gelmelerini istediler. Bu taleplerin karşılanması elbette “eşyanın tabiatına” aykırı idi. Türkiye’nin düzeni buna müsait değildi.
12 Eylül rejiminin önemli tasarruflarından biri yüksek öğretim alanında gerçekleşti. YÖK, Kenan Evren’in, yüksek öğretimi “düzeltme işini” Prof.Dr. İhsan Doğramacı’ya havale etmesiyle kuruldu. YÖK , üniversiteler üzerinde iktidarın tam hakimiyet kurma düşüncesinin ürünüdür.
Daha önce Milli Eğitim Bakanlığına bağlı farklı yüksek öğretim kurumları vardı. Akademiler, eğitim enstitüleri gibi. YÖK ile, bütün yüksek öğretim kurumları üniversite bünyesine alandılar. 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu çıkarıldı. (1981). 1982 Anayasası ile YÖK anayasal bir kurum oldu. Üniversiteler yürütmenin tam denetimi (vesayeti) altına alındılar.
Konsey yönetimi, üniversiteyi cuntaya doğrudan bağlı bir kurum olarak öngörmüştü. Rektörler doğrudan cumhurbaşkanı tarafından atanıyor. Bütün kararlar doğrudan veya dolaylı olarak yürütmeye bağlanıyordu.
Rektörlerin cumhurbaşkanı tarafında atanması Kenam Evren’in Devlet Başkanlığı döneminde başlamıştı.
Öğretim üyelerinin dolaylı olarak atamaya katkıda bulundukları sistem Demirel-İnönü koalisyonu zamanında kabul edilmişti. (1992)
15 Temmuz darbe girişimi sonrası bu uygulama kaldırıldı. Olağanüstü Hâl kapsamında çıkarılan 676 sayılı KHK ile öğretim üyelerinin rektör adaylarını seçmesi uygulamasına son verildi. 9 Temmuz 2018'de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilmesiyle rektör atama yetkisi doğrudan ve tek başına Cumhurbaşkanına verildi.
YÖK yasası çıktıktan sonra köprülerin altında epey sular aktı. Devirler değişti. Nihayet bütün kurumlarıyla devlet AKP’nin eline geçti. üniversite rektörleri de AKP iktidarı tarafından atanmaya başladılar.
Bu suretle bütün üniversiteler ideolojik, politik olarak AKP hegemonyası altına alındılar.
YÖK , neredeyse yarım asın önce kurulmuştu. Bütün siyasi partiler muhalefette iken YÖK’ten şikayetçi oldular. İktidarlarında YÖK yönetimini kendilerine bağladılar.
2002’den sonra başlayan “Yeni Türkiye düzeni” bu işin nereye varabileceğini gösterdi. Üniversite her anlamda iktidarın arka bahçesi oldu.
Dilekçenin tam metnine yazının sonunda ulaşabilirsiniz.
DEVLETLU SINIFI’NIN TOPLU DİLEKÇE KARŞISINDAKİ TAVRI
Üniversiteyi 12 Eylül koşullarında okudum. (1980-1984) En çok korkutulduğumuz konu toplu dilekçeydi. İki kişinin bile aynı anda/aynı konuda idareye başvurması tehlikeli bir girişim sayılır, arkasında siyasi bir mülahaza aranırdı.
Yıllar sonra Zafer Toprak’ın “ Ben toplu hiçbir dilekçeye imza atmam” dediğini hatırlarım.
Oysa ki dilekçe, bir taraftan “Patrimonial Devlet “ geleneğimizde var olan bir şeydir. Öte yandan Anayasal devletin en erken haklarından biridir. Dilekçe, 1876 Kanun-ı Esasisinden beri, önemli bir teb’a/yurttaş hakkıydı.
Büyük Atatürk’ kendisine “takdim edilen” dilekçeleri ciddiyetle tetkik ederken gördüğümüz resimleri vardır. Çünkü kendisi reis-i devlettir.
12 EYLÜL REJİMİ VE İDAM CEZALARININ İNFAZI
12 Eylül 1980’den sonra Konsey yönetiminin yaptığı ilk işlerden biri sıkıyönetim rejimini daha da pekiştiren düzenlemeler yapmak olmuştu. Gözaltı süreleri tedricen arttırıldı. Özellikle solcu gruplardan -hakim önüne çıkarılmadan-aylarca işkence altında göz altında tutulanlar oldu. Dilekçede , bu uygulamaların sona erdirilmesi, insanlık onuruyla bağdaşmayan muamele sorumlularının derhal bulunması talep ediliyordu.
12 Eylül ara rejiminde 50 kişi idam edildi. Bu sayıya TBMM Başkanlık Divanına yıllar önce ulaşmış ama genel kurulda tasdik edilmeyerek uygulanmamış cezalar dahildir. Bu durumda bekleyen 24 dosya vardı. Bu cezalar infaz edildi.
Evren’in “asmayalım da besleyelim mi?” ifadesi bu mahkumlarla ilgili olarak söylenmişti. Daha açık bir şekilde ifadeyle, 12 Eylül’den yıllar önce kesinlenmiş ama cezaları infaz edilmeden bekleyen 24 adi suçlu, bir 12 Eylül tasarrufu olarak hızlı bir onay süreci ile idam edildiler.
Bu dönemde sol görüşlü 17 kişi, sağ görüşlü 8 kişi, 1 ASALA militanı (Levon Ekmekçiyan) idam edildi. ANAP iktidara geldikten sonra da iktidar partisi, idam cezalarının infazına onay veren kanunlar çıkardı. Bu infazların sayısı 4’tür. İnfaz edilen son idam cezası Burdur Kapalı Cezaevinde gerçekleşti. (25 Ekim 1984)
ŞEKLEN DEMOKRASİYE GEÇİŞ KOŞULLARI
Milli Güvenlik Konseyi yönetimi ülkeyi kendi belirlediği koşullarda 1982 halkoylamasına götürdü. Oylama antidemokratik koşullarda yapıldı. Buna hiçbir kuşku yoktur. Tek serbesti Devlet Başkanı ve MGK Başkanı Kenan Evren’in anayasayı tanıtım mitingleri için geçerli idi. Evren’in mitinglerini izlemek serbestti.
Bu toplantılara “Devlet adına tanıtma” adı verilmişti. Hatta bununla ilgili bir MGK kararı bile çıkarılmıştı. Anayasanın kabul edilme oranı hangi koşullarda oylandığını gösterir.
Referandum neticesinde Kenan Evren, Devlet Başkanlığı makamından cumhurbaşkanlığı makamına geçmiş oldu. MGK Başkanlığı ve Genelkurmay başkanlığı unvanları uhdesinde kalmaya devam etti. 6 Kasım 1983 seçimlerine kadar cumhurbaşkanlığı sıfatı dışındaki unvanları aşamalı olarak kalktı.
12 Eylül 1980 darbesinin ardından yasaklanan siyasi hayatın yeniden başlamasını ve yeni siyasi partilerin kurulmasını sağlayan karar, Millî Güvenlik Konseyi'nin (MGK) 24 Nisan 1983 tarihli ve 76 sayılı kararıdır.
Ancak partileşme faaliyetleri tedirgin bir ortamda, cemiyet kurma faaliyeti gibi yürütülüyordu. MGK ‘nın gözü yeni kurulan partilerin üzerinde idi. Evren çocuğunun karne notlarından memnun olmayan bir veli gibi davranıyordu. Yeni partilerin sayısından bile rahatsız olmuştu. 2-3 parti yeterliydi. Fazlası zararlıydı. Parti adlarını da sert bir şekilde eleştiriyordu. Adeta “Tugay İçtima Alanına” dizilmiş eratı azarlayan bir general havasındaydı.
Ancak, anayasadaki siyaset yasakları, siyasi partiler ve seçim kanunlarındaki aşırı kısıtlamalara rağmen siyaset tabiatı gereği kendine bir akış yatağı elbette bulacaktı.
Büyük Türkiye Partisi’nin kapatılması, siyasi parti kurucularının veto edilmelerine rağmen, MGK’nın konfor alanı gittikçe daralmaya başladı.
TBMM Başkanlık Divanının teşekkülü ile birlikte MGK ‘nın diğer üyeleri Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyesi sıfatını kazandılar.
Özal’ın ANAP’ının seçimleri kazanması ara rejim projeksiyonuna uygundu. Öngörüldüğü gibi sandıktan bir tek parti iktidarı çıkmıştı. Bu sonuç kompador bunjuvazinin adamı olan Özal’ın askeri diktatörlüğe karşı sivil seçenek olarak pazarlanmasının bir sonucuydu. Hatta bu tutum Yeni Gündem tarafından da benimsendi. Özal Türk liberalizminin kurucusu olarak takdis ediliyordu.
DİLEKÇE ÖNCESİ SİYASİ ORTAM NASILDI?
Anayasal düzene geçilmiş olmasına rağmen uzun kapalı rejim yıllarının rahatlığına alışmış olan Kenan Evren, anayasada gösterilen yetkilerle Çankaya sınırlarına çekilmekte zorlandı. Meydan nutukları ile halkı “tedris etmenin rahatlığını” özlüyordu.
1984 baharında yapılan mahalli idareler seçimleri ANAP iktidarını pekiştirdi.
TBMM , milli hakimiyetin tecelli ettiği en üstün organ olmasına rağmen, Özal’ın ANAP’ı, sabık cuntanın gölgesinde ülkeyi yönetmekten memnundu.
Siyaset yasakları, sıkıyönetim komutanlarının temel hak ve özgürlükleri kısıtlama alışkanlıklarını devam ettirmeleri depolitize edilmiş toplumu sermaye sınıfının çıkarlarıyla örtüşen politikalarla yönetilme kolaylığı sağlıyordu.
Barış Derneği Davası, DİSK Davası devam ediyordu. Sanıkların çoğu hala tutuklu idi.
Demokratik toplum düzeninin gerekleri Özal’ın ilgi alanına girmiyordu.
Eğitim ve sağlığın özelleştirilmesi, üretim ilişkilerin tamamen piyasalaştırılması dışında pek bir ilgisi yoktu.
Özal’ın iktidara gelir gelmez gerçekleştirdiği ilk icraat Büyükşehir Belediyeleri kanununu çıkarmak olmuştur.Bence çok anlamlı bir adım doğrusu. Bu kanun yoluyla kent rantı üzerinde geçmişte olmayan tasarruflar mümkün olabilecekti. Ve oldu da.
ANAP’ı para/kredi piyasası, emek piyasasının ucuzlaştırılması gibi konular ilgilendiriyordu.
Özal’ın sosyal devlet ile ilgili müspet bir düşüncesi olmadığını söylemek doğru olur. Liberal iktisadın malum ilkesi “gizli elin” (piyasanın) her şeyi yoluna koyacağına inanıyordu.
İktidar partisi yeni siyasi düzenden Kenan Evren’in arkasında mevzilerek azami faydayı sağlamak istiyordu. Özal stratejisini buna göre kurdu.
DİLEKÇE SONRASI ÖZAL’IN EVREN’İN ARKASINDA MEVZİLENMESİ
Dilekçeyi dikkatle –42 yıl sonra tekrar-okuduğumda tamamiyle haklı buldum. Dönemin başbakanı Özal ve cumhurbaşkanı Evren dilekçenin içeriği ile ilgili bir tartışma başlatmadılar. Evren, meseleyi vatana ihanet düzlemine çekti. Dilekçecilere Vahdettin’e benzetti.
Ülke yönetiminin başında bulunan en önemli iki kişi dilekçede ileri sürülen görüş ve eleştirilerle ilgili görünmediler.
Özal, dilekçenin verilmiş olmasını, demokraside önemli bir aşama olarak gördüğünü ifade etti. Yani mugalata ile geçiştirdi.
Evren ise dilekçenin muhatabı olarak kendi iktidar alanını gördü. Anayasal düzenin gereği olan dilekçe hakkını kullanan 1383 yurttaşı hedef gösterdi. Davanın açılmış olmasının gerçek nedeni-kesinlikle- Evren’in dar görüşlü militarist tutumu idi.
Rejimin üstündeki 12 Eylül gölgesi 1987 TBMM açılış oturumda DYP grubunun Evren’in genel kurula girişinde ayağa kalkmayarak protesto edişine kadar sürdü.
ANKARA SIKIYÖNETİM KOMUTANLIĞI 1 NUMARALI MAHKEMESİNDE DAVANIN AÇILMASI
Evren’in öfkeli meydan nutuklarında yurttaşlık haklarını kullanan dilekçecileri “vatana ihanet “ ile suçlaması üzerine Sıkıyönetim Savcılığı harekete geçti Soruşturma başlattı.
Altındağ 1. Noterliğinde kayıt altına alınan dilekçe ve imza listelerine el konuldu. 1383 seçkin yurttaşımızın imzaladığı, Türk demokrasisinin eksikliklerini dile getiren dilekçe neredeyse “ağır bir cürüm delili” sayılacaktı.
Dilekçe vermenin (tek başına veya topluca) suç olamayacağının herhalde bilincinde olan askeri savcılık, ortak yazılmış bir metni devletin en yüksek makamlarına dilekçe olarak verme eylemini bildiri dağıtma olarak yorumladı. Sıkıyönetim savcısına göre, dilekçeciler Sıkıyönetim Komutanlığı tebliğlerine aykırı bildiri dağıtma eylemini gerçekleştirmişlerdi.
Mücrimler, (!) dilekçe vermek suretiyle sıkıyönetim yasaklarına ve 2969 sayılı yasaya aykırı bir eylem yapmışlardı. Savcılık imzacıları sorguya çekti.
Sonuç itibariyle, “dilekçe verme görünümlü bildiri dağıtma eyleminin elebaşıları” hakkında (59 kişi) dava açıldı.
İstenilen ceza 3 aydan 1 yıla kadar hapisti.
KİMLER HAKKINDA DAVA AÇILDI ?
Dilekçeye çeşitli mekanlarda imza veren kişi sayısının 1383 olduğu söylenir. Sayıyı, bunun üstünde gösteren ifadeler de vardır.
Netice itibariyle, Sıkıyönetim savcılığı binin üzerinde aydın, öğretim üyesi, gazeteci, hukukçu ve sanatçıyı sorguya çekti. Tiyatro , sinema ve sahne sanatçılarından imzasını geri çekenler oldu.
Kimlerin hangi düşünce ve saiklerle vazgeçtikleri de ayrı bir yazıya konu olabilir. Bu vesile ile korkutulmuş insanların nasıl onur kırıcı duruma düşürülebilecekleri görüldü.

Savcılığın dava açtığı 59 kişinin ortak kimliği seküler sol tandanslı kişiler olmasıdır. Dava açılan kişilerin listesi linklerde mevcuttur. Evren’in hedef gösterdiği kişilerin bir kısmı Cumhuriyet Gazetesi yazarlarıydı. (Uğur Mumcu, Ali Sirmen, İlhan Selçuk, Erbil Tuşalp gibi)
Evren özellikle Uğur Mumcu’nun yazılarına şiddetle öfkeleniyordu. Anayasa’nın referanduma götürülmesi aşamasında meydan nutuklarında “vatana ihanet” ile suçladığı gazeteci Uğur Mumcu idi.
Rahmetli Uğur Mumcu, 12 Mart’ta olduğu gibi, 12 Eylül’de de askeri rejimin hışmına uğradı.
Ali Sirmen Barış Derneği Davası sanığı idi. Bu davada 3 yıl tutuklu kaldı.
Sıkıyönetim Savcılığı dilekçenin arkasındaki entelektüel aklı ve örgütleyicileri hedef aldı. Dilekçeyi yazan düşünce adamlarına cürüm işlemek üzere bir araya gelmiş yasa dışı örgüt muamelesi yapıldı.
Evren’e göre, eylemin asli faili Aziz Nesin’di.
Devletlu kesim her devirde onun yazdıklarından, söylediklerinden rahatsız olmuştur. (CHP, DP, 27 Mayıs, AP, 12 Mart, 12 Eylül ve sonrası malum)
Başta Aziz Nesin ve Uğur Mumcu mevcut iktidarın (rejimin) şekli demokrasicilik oyununu deşifre eden bir hamleyi rejimin en tepesindeki kişilere yönelttiler.
Yurttaşlar, anayasal haklarını kullanmışlardı. Bu nedenle davanın reddi gerekirdi. İddia makamının suç isnat ettiği eylemin hukuk aleminde karşılığı yoktu.
Eğer mahkeme, dilekçeyi sıkıyönetim yasaklarına karşı bir bildiri sayarak ceza vermiş olsaydı. Bu karar demokrasinin yeniden kurulması aşamasında tökezlemesi anlamına gelirdi.
Ankara Sıkıyönetim 1 Nolu Askeri Mahkemesi, 7 Şubat 1986'da tüm sanıkların suçun maddi ve manevi unsurlarının yokluğu gerekçesiyle beraatine karar verdi.
O tarihten itibaren Cumhurbaşkanlığı makamında oturan Kenan Evren tedrici olarak geri çekilmek zorunda kaldı.

SANIKLARIN SAVUNMALARI HAKKINDA BİLGİ
Sanıkların savunmaları Aydınlar Dilekçesi davası kitabında topluca vardır. Kitap, tarihi davanın beraatle sonuçlanmasının ardından 1986'da Adam Yayınları tarafından basılmıştır.
Kolektif bir çalışma (Yazmanlar Kurulu) olarak derlenen eserde, Aziz Nesin, Hüsnü Göksel ve Haluk Gerger'in önsözleri yer almaktadır.
Bu kitap; 1984-1986 yılları arasında Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi'nde görülen davanın iddianamesini, sanıkların sorgulamalarını, duruşma tutanaklarını, savunmaları ve gerekçeli beraat kararını tam metin olarak içermektedir.
Fakat başlangıçta, savunmaların basılmasına, yayınlanmasına sıkıyönetim makamları yasak koyduğundan ilk baskı İnfo-Türk tarafından gerçekleştirilmişti. (yurtdışında)
Bu yazıyı yazmadan savunmaların hepsini okuyacak zamanım olmadı. Aziz Nesin, Uğur Mumcu, İlhan Tekeli, Halit Çelenk gibi isimlerin savunmalarını buldum. Okudum.
Aziz Nesin’in savunması, 12 Eylülü sanık sandalyesine oturtan bir demokrasi manifestosudur. Muhteşem bir metindir. Lezzetle okudum. Lütfen siz de okuyunuz. Aziz Nesin’in savunma metnini yazının sonunda bulabilirsiniz.
Uğur Mumcu’nun savunması um: ag yayınları arşivinde mevcuttur. İlhan Tekeli ve Halit Çelenk’in savunmalarına da ulaşmak mümkündür.
ENGELLENEN MUHALEFETİN “HÜLLE” İLE MECLİSE GİRMESİ
Bu süreçte iki önemli gelişme şunlardır: MDP’nin kendi tüzel kişiliğini feshetmesi, Halkçı Parti’nin SODEP ile SHP tüzel kişiliğinde birleşmesi. Siyasi partiler, 84. Maddeyi “by-pass “ etmekte epey başarılı formüller buldular.
1983 seçimlerinde TBMM dışında bırakılan gerçek muhalefet partileri meclise dolaylı yollardan girmiş oldular. DYP, SHP, DSP Meclis’te grup oluşturdular. Bu sonuca Anayasanın 84. maddesine karşı uygulanan “ hukuki hülleler” ile ulaşıldı.
DEMİREL’İN YENİDEN ZUHURU VE ARA MİLLETVEKİLİ SEÇİMİ
MDP’nin dağılmasından yararlanan DYP, 1986 yazında grup kurdu. Sonbaharda yapılan (28 Eylül 1986) ara milletvekilliği seçiminde ikinci parti oldu. Bu önemli bir siyasal gösterge idi.
Meclis dışında kalmış (yasaklı olmayan ) siyasiler TBMM’ye girdi. Demirel’in mutemet adamı Hüsamettin Cindoruk ve Köksal Toptan, Sümer Oral gibi isimler artık meclisteydiler.
Böylece vetolu/yasaklı seçimlerden 3 yıl, Barış Derneği Davası sanıklarının tahliye edilmelerinden birkaç sonra “ Bir bilenin partisi”, Hüsamettin Cindoruk başkanlığında TBMM’inde yerini aldı.
Solda ise, 3 Kasım 1985 Birleşme kurultayında teşekkül eden SHP, 1986’da Erdal İnönü’yü genel başkanlığa getirdi. SHP Genel Başkanı İnönü DYP’nin başkanı gibi ara milletvekilliği seçiminde TBMM’ye girdi.
Böylece Evren’in kurduğu düzen neredeyse yıkılmanın eşiğine gelmiş oldu. (1986 sonbaharında)
DYP’nin Meclis’e girmesinden sonra en büyük hamle, Aydınlar Dilekçesi öncüleri Aziz Nesin ve Uğur Mumcu’nun 1987 başında (Ocak) yasaklı eski başbakan Süleyman Demirel’i Güniz Sokak’taki evinde sürpriz ziyaretleri oldu.
Birlikte verdikleri poz, Kenan Evren kimliğinde temsil edilen 12 Eylül rejiminin, Özal dışında müttefikinin kalmadığını gösteriyordu.
Bu sonuçla, siyasetin bütün parametreleri tamamen değişmiş oldu.
Bu nedenle Aydınlar Dilekçesi ara rejim duvarını aşmada çok önemli bir işlev görmüştür. 1987’den itibaren psikolojik üstünlük muhalefete geçti.
DİLEKÇENİN SİYASİ SONUCU NEDİR?
Aydınlar Dilekçesi ile başlayan gelişmeler birbirini tetikleyerek, ülkemizi 1987 referandumuna getirmiştir.
Dilekçenin tam metni
https://yurtsever.org.tr/2021/15-mayis-1984-aydinlar-dilekcesi-kenan-evrene-verildi-3-438718/
Aziz Nesin’in savunmasının tam metni
https://www.hukukpolitik.com.tr/2018/01/11/aziz-nesin-aydinlar-dilekcesi-savunmasi/



