
ERBAKAN’IN TARİKAT BAĞLANTILARI VE BAĞIMSIZ MİLLETVEKİLİ SEÇİLMESİ
Erbakan'ın tarikat bağlantılarının kökenini muhafazakar bir yargıç olan babası ile başlatabiliriz.
Bu bağlantılar üniversite yıllarında Hasip Efendi, Kazanlı Abdülaziz Bekkine ile devam eder. İskender Paşa Cemaati’nin kurucusu Mehmet Zahit Kotku ile iyice pekişir. Kotku Erbakan'ı siyasete sokan isimdir.
Erbakan'ın “Milli Görüş” adıyla ortaya attığı İslamcılık düşüncesi bu ortamdan doğmuştur. Erbakan’ın yeşil sermaye bağlantıları ve Konya milletvekili seçilmesi ve Erbakan'ın adıyla anılan Gümüş Motor (1956) gerçekte İskender Paşa Cemaati’nin Anadolu esnafından bozma sermaye bağlarını gösterir. Erbakan bu sermaye gruplarına öncülük etmiştir.
Demirel Erbakan'ı TOBB başkanlığından polis zoruyla indirdi. Adalet Partisi milletvekiliği adaylığını engelledi.
Demirel'in bu tavrı İslamcı çevrelerin Menderes’ten beri kent burjuvazisinin (seküler sermaye demek aslında) eteklerine tutunarak temsil edilme siyasetini terk etmelerine yol açtı.
Bu süreci sınıf hegemonyasına adaylık olarak yorumlamak mümkündür. 1969 seçimlerinde Erbakan bir ucu İskender Paşa Dergahı'na uzanan bir etkileşim ağıyla Konya'dan çok ciddi bir oy alarak bağımsız milletvekili seçildi 30.000 oy. Konya vilayeti seçmen sayısının %10’una yakın bir oy.

ERBAKAN’IN YAKIN ÇEVRESİ
1969'dan MSP davasına kadar Erbakan'ın yakın çevresi İTÜ’den ve Mehmet Zahit Kotku (İskenderpaşa Cemaati) çevresinden edindiği arkadaşları idi.
Bunların çoğu mühendisti. Az sayıda hukukçu vardı. Bu kişiler Milli Nizam Partisi'nden (sonra MSP) Saadet Partisi'ne kadar büyük bir sadakatle Erbakan Hocayı terk etmediler.
Bazı isimleri zikretmek gerekirse Recai Kutan, Oğuzhan Asiltürk Fehim Adak, Şevket Kazan, Ahmet Tekdal gibi.
AKP'nin önde gelen isimleri ise sonradan “Milli Görüşe” intisap etmiş genç kadrolardı. Örnek: Bülent Arınç, Abdullah Gül, Erdoğan, Abdülllatif Şener.
MSP’Yİ KURAN VE BÜYÜTEN ETMENLER NELERDİ?
MSP’nin kökenini Demokrat Partili yıllara kadar geri götürmenin doğru olduğunu düşünüyorum. DP’nin yeni din politikası Bayar'ın örtülü onayı ile yürürlükteydi. Karşılıklı yararlanma ilkesi. İsterseniz buna gericiliği görmezden gelme diyebilirsiniz. Demokrat Parti’nin içinde daima Cumhuriyet devrimine karşı tarikat bağlantılı milletvekilleri vardı: Fehmi Ustaoğlu, Kemal Kaçar gibi.
Demirel ise bu tür odaklarla ilişkisi daima mesafeli tutmuştu. CHP karşıtı blokta her zaman onlara yer vardı. Ama abartmamak şartıyla.
Taşra sermayesinin kuruluş ve büyüme süreceği tarikat bağlantıları üzerinden yürümüştür. Bu çevrelerin temel amacı acenteliğini yaptıkları kent burjuvazisinin elinde tuttuğu para kredi dolanımına ortak olmaktı.
Daha doğru bir ifadeyle sermaye egemenliğinin paylaşılmasıydı.
Bence söylem düzeyinde temel çelişki gibi gösterilen laiklik karşıtlığı asli mesele değildi. Temel mesele sınıf meselesiydi.
Kurulduğundan beri gerçekte bir tarım ve ticaret sermayesi örgütü olan Türkiye Odalar Ve Borsalar Birliği’nin Necmettin Erbakan’ı önce genel sekreterliğe sonra da başkanlığa getirmesinin nedeni buydu. Arka plandaki gerçek sebep sınıfsaldı.
Başbakan Demirel’in Erbakan’ı hiddetle görevden almasının nedeni de buydu. (1969)
MİLLİ NİZAM PARTİSİ'NİN KURULMASI VE KAPATILMASI
Milli Nizam Partisi Adalet Partisi ve Yeni Türkiye Partisi'nden ayrılan milletvekilleri ile Erbakan öncülüğünde kurulmuştu.(1970) MNP, Türkiye İşçi Partisi ile birlikte Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. (20 Mayıs 1971) MNP’nin kurucuları arasında Necip Fazıl, Rıfat Boynukalın, İsmail Müftüoğlu, Fehmi Cumalıoğlu, Ahmet Tevfik Paksu, Süleyman Arif Emre vardı. Bu ismlerin bir kısmı eski AP’li bir kısmı YTP’li idi.
MNP kapatıldı ama Erbakan'ın parlamenterliği sona ermedi. 12 Mart dönemini İsviçre'de geçirdi. 1972 başında döndü. Süleyman Arif Emre’nin başkanlığında kurulan Milli Selamet Partisine katılarak Büyük Kongrede başkan oldu. 1973 seçimlerinden önce partinin önderliğini ele aldı.
Erbakan'ın dönüşünün ara rejim generalleri tarafından teşvik edildiği söylenir. Büyük bir ihtimalle doğrudur. Amaçları muhtıra ile görevden uzaklaştırıldıkları Demirel'in seçimle tekrar Başbakan olmasını engellemekti.
1973 seçimlerinde sağ seçmen tabanı bölündü. Farklı bir parlamento yapısı ortaya çıktı.
Ecevit 1972 Kurultayından sonra bir “Karaoğlan Rüzgarı” estirmişti ama CHP'nin Birinci Parti çıkmasının nedeni bu değildir.
Gerçek neden sağdaydı, Adalet Partisi tabanı üçe bölünmüştü: Demirel, Bozbeyli, Erbakan.
12 EYLÜL’DEN SONRA ERBAKAN’A VE DİĞER SİYASİLERE UYGULANAN REJİM
Prof.Dr. Necmettin Erbakan, 12 Eylül'den hemen sonra İzmir Körfezi'ndeki Uzun Ada’ya götürüldü. Ada Urla açıklarındadır.
Rumca Adı: Kösten. Ada mübadeleye kadar Rumlarla meskun bir adaydı. Rumların Yunanistan'a gönderilmesinden sonra ada Türk Bahriyesine devredildi. Askeri bölge ilan edildi. Adada Deniz kuvvetlerine ait tesisler vardı.
Birkaç gün sonra teslim olan Türkeş de adaya getirildi.
Daha sonraki uygulamalardan da anlaşılacağı üzere Milli Güvenlik Konseyi Ecevit ve Demirel'e farklı davrandı. Onları beceriksiz/basiretsiz siyasiler olarak görüyorlardı. İlke olarak onlara yönelik bir cezalandırma politikası olmayacaktı.
Demirel ne zaman/neyi konuşacağını çok iyi bildiği için zamanı gelinceye kadar sustu. Ecevit de Demirel gibi zamanın gelmesini bekleseydi hakkında hiçbir ceza kovuşturması açılmazdı. Bazı fevri çıkışları oldu. Yabancı basın mensuplarına mülakat vermeye çalışmak gibi. birkaç kez kısa süreli hapis cezasına çarptırıldı. Bu girişimler biraz da ileriye yönelik siyasi yatırımlar gibi görünüyordu. İç ve dış kamuoyuna karşı askeri diktatörlüğe direnen demokrat lider mesajı vermek istiyor gibiydi. Hapishane antetli mektup zarfları ve kağıtlar bastırdı. Yazışmalarında Mamak Askeri Cezaevi antetli kağıtlar kullandı.
Bu mektuplar "Mamak Askeri Cezaevi Sıkıyönetim Komutanlığı" mühürlerini de taşıyordu elbette.
ERBAKAN VE MSP YÖNETİCİLERİ NEREDE TUTUKLU KALDILAR? NEREDE YARGILANDILAR?
12 Eylül döneminde sıkıyönetim savcılıkları birçok dava açtı. Bunların her birinin safahatı ayrı ayrı değerlendirilmek lazımdır.
Konsey yönetimine göre MSP karşı devrimci bir partiydi. 1970'ten beri takiyye yapıyordu.
Atatürk devrimlerine ve laik Cumhuriyete karşıydı. Ben de aynı düşüncedeyim.
Bu noktada, MSP davası ile ilgili iki kaynak söyleyeceğim. Sadık Albayrak tarafından yazılan “MSP Davası ve 12 Eylül” başlıklı kitap ile BBC arşiv görüntülerine bakılmasını öneririm.
Netice itibariyle, Erbakan ve parti yöneticileri tutuklandılar. (15 Ekim 1980)
İddianameye göre MSP’liler, partiyi illegal bir örgüte dönüştürerek cumhuriyetin laiklik ilkesini ortadan kaldırmaya teşebbüs etmişlerdi.
MSP bir süre sonra diğer partilerle birlikte kapatıldı. Yöneticilerinin yargılamasına devam edildi.
Yargılan isimlerden bazıları şunlardır: Erbakan, Asiltürk, Kazan Adak, Kutan, Emre, Karamollaoğlu, Aksu ve Lütfi Doğan. Kadir Mısıroğlu ise yurtdışına kaçmıştı.
Çoğu yerde MSP’lilerin Ankara Mamak Cezaevinde tutuklu kaldıkları yazılıdır. Ama bu yanlış bir bilgidir. Yargılamalar Mamak'ta yapılmıştır.
Mamak’ta tutuklu değillerdi. 12 Eylül yönetimi siyasi tutuklular için Ordu Dil ve İstihbarat Okulunu tahsis etmişti. Deyim yerindeyse elit tutuklular burada kaldılar. Bu binalar tutukevi olarak kullanıldı. Kıdeme göre bazı sanıklar iki kişilik odalarda bazıları ise koğuş düzeninde kaldılar.
Dil ve İstihbarat Okulu'nda sadece MSP’liler yoktu. Alparslan Türkeş, Deniz Baykal, Ertuğrul Günay, Celal Doğan, Mustafa Timisi gibi CHP'liler, TİKP davasında yargılanan Doğu Perinçek de bu okulda tutukluydu.
MSP VE BARIŞ DERNEĞİ DAVALARININ KARŞILAŞTIRMASI
12 Eylül döneminin önemli davalarından biri Barış Derneği davasıdır. Bu davanın sanıkları yargılama sürecinde ağır mağduriyetler yaşadı.
Barış Derneği Davası sanıkları 141-142'den MSP’liler ise 163'ten yargılanıyorlardı.
Milli Güvenlik Konseyi Barış Derneği sanıklarını daha tehlikeli görmüş olmalı ki tutuklulukları çok uzun sürdü.
Elbette bir kapalı rejimde insanların mağduriyet dereceleri üzerine konuşmak yanlış görülebilir. Ama dönemi doğru analiz etmek açısından bu gereklidir. MSP davası sanıklarına uygulanan rejim ile Barış Derneği yöneticilerinin muhatap olduğu muamele tamamen farklı olmuştur.
Örneğin, Dernek Başkanı emekli Büyükelçi Mahmut Dikerdem ve Reha İsvan üç yılı aşkın bir süreyle cezaevinde tutuklu kaldılar. 38 ay. Beni mazur görünüz ama 12 Eylül MSP’lilere- söylemlerinin tersine- hafif bir tarife uygulamıştır. MSP’liler ortalama 10 ay tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildiler. Yargılama 24 Nisan’da başlardı. Erbakan 24 Temmuz 1981’de serbest bırakıldı. Sanıklar 1985’e kadar tutuksuz yargılandılar. 12 Eylül rejimi Barış Derneğini Türkiye’ye Komünizmi getirme amacı olan bir örgüt olarak görüyordu.
MGK yönetiminin bu davaya NATO Soğuk Savaş konsepti çerçevesinde baktığını düşünüyorum.
Bana göre 12 Eylül son tahlilinde bir uluslar arası sermaye- Pentagon projeksiyonudur.
MSP’liler mürteci olarak kabul edilmekle birlikte o kadar tehlikeli görülmemiş olmalılardır ki dava beraat ile sonuçlandı.
Barış Derneği davası sanıkları ise ciddi zulüm gördüler. Sadece sorgulamaları tutuklu olarak 6 ay sürdü,
Bu davada Emekli Büyükelçi Mahmut Dikerdem, Orhan Apaydın (İstanbul Barosu başkanı) Dr. Erdal Atabek, Ali Sirmen, Reha İsvan, Ataol Behramoğlu, Kemal Anadol gibi aydınlar yargılandılar.
Davaya sonradan Tarık Akan, Genco Erkal, Aziz Nesin, Sadun Aren, Jülide Gülizar gibi isimler de dahil edildiler.
Yargılama sürecinde davanın avukatları da tutuklandılar. Halit Çelenk, Turgut Kazan. Davaya 27 Şubat 1982'de 44 yöneticinin tutuklanması ile başlanmıştı. Dava, Dünya kamuoyunda barışın yargılanması olarak görüldü. Sanıklar 1984'te Nobel Barış ödülüne aday gösterildiler.
Reha İsvan ve Ali Sirmen 25.12.1985 tarihi itibariyle bile hala tutuklu idi. Oysaki, o tarihte Türkiye'de çok partili siyasal hayatı dönülmüş anayasa kabul edilmiş parlamento açılmış Özal Başbakan olmuştu. Ama Barış Derneği davası sanıkları hala tutukluydu.
İstanbul 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi, 14 Kasım 1983 tarihinde Mahmut Dikerdem, Orhan Apaydın ve Ali Sirmen gibi isimlerin de bulunduğu çok sayıda sanığa ağır hapis cezaları vermiştir.Askerî Yargıtay 3. Dairesi ile Daireler Kurulu, yerel mahkemenin kararlarını "eksik inceleme" gerekçesiyle iki kez bozmuştur.
12 Nisan 1991 tarihinde yürürlüğe girenTerörle Mücadele Kanunu ile sanıkların suçlandığı Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) ünlü 141 ve 142. maddeleri yürürlükten kaldırılmıştır Bu değişikliğin ardından, 21 Nisan 1991 tarihinde mahkeme davanın düşmesine ve tutuksuz yargılanan tüm sanıkların beraat etmesine karar vermiştir.
12 EYLÜL ATATÜRKÇÜLÜĞÜ VE DİN POLİTİKASI
MGK yönetimi dini kendi düşünceleri doğrultusunda kullanmak istedi. Kullandı da.
Bu tutum Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “idarenin” içinde bir kamu kurumu olarak örgütlenmesinden öte bir anlam ifade ediyordu. MGK’ya göre, İslamiyet, “resmi Atatürkçülüğün” vesayeti altında olduğu sürece sorun yoktu. Hatta Devleti elinde tutanlar açısından yararlı işlevleri bile olabilirdi.
Zorunlu din derslerinin müfredata alınması, laik devlet okullarında okutulması, Evren’in her konuşmasında dini referanslar kullanması, Diyanet İşleri Başkanı'nı yanına alarak hacca gitmesi, 12 Eylül’ün ilk günlerinde Fethullah Gülen’in göz altına alındıktan sonra “bir yerlerden gelen bir sufle üzerine” hemen serbest bırakılması gibi olaylar, 12 Eylül Atatürkçülüğü'nün birkaç rüknünden birinin din olduğunu gösterir.
Müsaadenizle bu görüşümü izah etmek isterim. 12 Eylül’ün Kemalizm ile ilişkisi “Gardrop Atatürkçülüğünden” öte bir anlam taşımaz. İfade İlhan Selçuk’a aittir. MGK paradigmasının en temel niteliği şiddetli sol düşmanlığıdır. Solun her çeşidi. 60’ların ortalarından itibaren Subayların çoğunun CHP’ye değil Feyzioğlu’nun CGP’sine oy verdiklerinden eminim. Ortanın Solu söyleminden ve Ecevit’ten dolayı. Muhtemelen Ecevit’i Marksist sanıyorlardı.
Oysa ki CHP, Atatürk ve İnönü dönemlerinde devletin kurucu partisi ve başta subaylar olmak üzere bütün kamu görevlilerinin hissi olarak da bağlı olduğu devrimin örgütü idi. Bu durum 50’lerde Menderes yönetimi devrinde değişti.
80’lerde ortalama subay düşünce yapısı antikomünizm ve şekilci laiklik olarak tanımlanabilir.
Bir başka husus ise dine atfedilen anlamın değişmesidir. Bu konuda sizlere “Geçmişten Günümüze Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Tarihi İşlevi” başlıklı makalemi öneriyorum. 12 Eylül din bilgisi eğitimini devlet okullarında zorunlu hale getirdi. Çocuklar dinlerini devletin okullarında öğrensinler “îrticanın eline düşmesinler mantığı idi bu.
Bu yanlış teşhis devletin emrindeki dinden devleti ele geçirmiş “dinsel ideolojiye” geçişi kolaylaştırdı. Geniş bir din bilgisi öğretmen kadrosu stoku yaratıldı.
O günleri yaşayanlar, MGK yönetiminin Atatürk devrimlerinin temeli olan “laikliği” hiç anlamadıkları konusundaki görüşüme hak vereceklerdir.

MSP’Lİ BİR NAKŞİBENDİ 12 EYLÜL REJİMİNİN BAŞBAKAN YARDIMCISI
Tuhaf olan şudur ki MGK’nın bir taraftan MSP ile ilgili ciddi “rezervleri” var gibi görünürken, öte yandan Turgut Özal gibi MSP’den milletvekili adayı olmuş bir Nakşibendiyi çok önemli bir bakanlığın başına getirdiler.
Hatırlanacağı üzere Özal, Bülent Ulusu hükümetinde ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısıydı. Bence fiilen başbakan oydu. Kenan Evren, CGP başkanı Turhan Feyzioğlu’yu başbakan yapmak istemiş; Özal’ın vetosu üzerine mecburen yeni emekli olmuş bir amirali başbakanlığa atamak zorunda kalmıştı.
Özal bu sıfatıyla, Türkiye burjuvazisinin bütün ihtiyaçlarını sıkıyönetim rejimi altında tatmin ettikten sonra askeri cuntaya karşı liberal demokrat seçenek rolüne soyunmak için görevinden ayrılmış, ABD’ye gitmişti. Sanki iki yıl süreyle hükümette yer almamış gibi.
ADİL DÜZEN VE MİLLİ GÖRÜŞ
İslamcılık Adalet Partisi'nden “Adil Düzen” iddiası ile koptu. Bu çevrelere göre Türkiye’nin düzeni siyonizme, uluslar arası sermayenin hegemonyasına dayanıyordu. Düzenin temeli rant ve faizdi. MSP bu düzeni ortadan kaldırarak hakkaniyete dayanan bir düzen kuracağını vaat ediyordu.
Adil Düzenin ilkeleri Müslümanlığın kuruluş asrında (Asrı Saadet) saklıydı. Bu bir soyutlama idi. Somut olarak neye tekabül ediyordu belli değildi.
Bizim Asrı Saadet diye bildiğimiz dönem Müslümanlar arasında iç savaştı. Halifelerin suikaste uğraması, Hz. Peygamber’in torunlarının katledilmesi de buna dahildi. Sonunda vahyin ilk tebliğ yıllarında İslam peygamberine en çok karşı çıkan Emeviler iktidara geldiler. Hilafeti saltanata çevirdiler.
Emevi asırları-iktisadi açıdan-kapitalizm öncesi üretim ve bölüşüm ilişkileri, harp ganimetlerine el koyma esaslarına dayanıyordu.
Zenginlik de yoksulluk da insanın yeryüzündeki imtihanı idi. Servet sahiplerinin dini ve ahlaki vecibeleri zekat ve sadaka ile mümin kardeşlerine el uzatmaktan ibaretti.
İslamın egemenliğinde geçen uzun asırlar boyunca merkantilizm ve ticaret, İslami sermayeyi ilkel kapitalizme yaklaştırmıştı. Hz. Peygamber başarılı bir tüccardı. Ticareti övüyordu. Fakat faiz yasaklanmıştı.
Ticaret başka, para üzerinden para kazanmak başkaydı.
Faiz yasağının VI. Ve VII. yüzyıllar Mekke-Medine ekonomik pratikleri ile alakası vardır. Ama Müslüman tüccarlar bu ilkenin “arkasına dolanan yöntemler” keşfetmekte gecikmediler.
Müslümanların İslami akidelere sıkı sıkıya bağlı kalarak kapitalizm karşısında başarılı olmaları mümkün değildi.
Adil Düzen kadrolarından bir fraksiyon Erbakan’dan ayrılarak 2002’de tek başına iktidara geldi. İslamcılar hızla kapitalist dünya sistemine entegre oldular. Hatta tahmin edilenin ötesinde bir entegrasyondu bu.
Adil düzenin İslami duyarlılığı olan tribünlerin nabzını elde tutmak dışında bir anlamı/işlevi kalmadı.
İslamiyet kapitalizme çok müsait bir dindir. İslamcılıktan sosyalist düşünceye yakın bir düzen çıkması mümkün değildir. Ama kapitalizm çıkabilir. Çıktı da.
Erbakan’ın lideri olduğu dönemde İslamcılık iktidar partisi olmadığından adil düzen söylem düzeyinde kaldı. Ancak hocanın talebeleri Milli Görüş gömleğini çıkardıklarını söyleyerek uluslar arası kapitalizme iltihak ettiler. Zihin dünyalarında bir değişiklik olmadı. Kurdukları düzen de seküler sermayenin duyarlılıklarının gerisinde vahşi kapitalizm ve sadaka ekonomisi oldu.Gömlek meselesi bir takiyye idi.
Erbakan’nın talebeleri Türkiye'yi Demokratik hukuk devleti ilkesinden epey uzaklara savurmuş, bir plebisit otoriterizmine dönüştürmüştür.
Günümüz Türkiyesi'nde Milli Görüş ne ifade edebilir?
Erbakan'ın siyasi hayatı boyunca dilinden düşünmediği Milli Görüş ifadesi- bana göre- içi boş bir kavramdır.
Milli'den kasıt ulus/millet değildir. Ümmettir. Referansı vahiydir. Bu düzende meşruiyet kaynağı millet iradesi olamaz. Ulemanın tecviz ettiği ne ise doğru olan odur.
Milli Görüşü pozisyon aldığı karşıtlıklar üzerinden tahlil etmek mümkündür. Adil Düzen kavramında olduğu gibi Milli Görüşün de referansı Orta Çağdır.
Demokratik devrimler çağının kazanımları ve ürettiği toplumsal dinamikler karşısında kapitalizmin mağdur ettiği kitlelere ancak ikame ideolojik/psikolojik bir katkı sunabilir.
Bence Milli Görüş geçmiş fütühat asırlarının nostaljisinden başka bir şey olamaz. Erbakan’ın emperyal Osmanlı fütühat asırlarına (ganimete) yoğun göndermede bulunan konuşmaları irrasyonel siyasi söylemine esas oluşturmaktadır
ERBAKAN’IN LAİKLİK ANLAYIŞI
İzlediğim bir videoda Erbakan AKP lideri Erdoğan'ı eleştiriyor.
Videoda Erdoğan hep bildiğimiz üzere “bir kimsenin hem müslüman hem de laik olamayacağından” söz ediyor. Erbakan ise eski talebesini tahfif eden bir yüz ifadesi takınarak “onun İmam Hatip'in arka kapısından kaçıp top oynamaya gittiğinden” bahisle, müslümanlığın laik bir din olduğunu Fatih'in Patrikhaneye verdiği ferman ile açıklamaya çalışıyor.
Tamamen yanlış bir düşünce.
Benzer düşünceleri Bülent Ecevit de ifade etmişti.
“Osmanlı laik bir devletti” derken her ikisi de fena halde yanılıyorlardı. Osmanlı’da hiç kuşkusuz gayrimüslimlerin zimmi statülerinden kaynaklanan “dinsel serbestileri” vardı. Ancak bu laik devlet yapısı anlamına gelmez . Şimdi bir nebze buna değinmek isterim.
Zımmilik İslam halifesinin verdiği güvencelere sahip olmak demektir. Emîrü'l-mü'minînin zimmetinde olmaktır. Bu statünün laiklikle hiç bir alakası yoktur. Darül İslam'da zımmilerin “Can, mal, namus, ekonomik faaliyet” teminatı vardır. İkinci sınıf teba olarak.
Halifeye sadakatlerini sürdürdükleri, düzenli olarak cizye ödedikleri sürece sorun yoktur. Teminat altındadırlar.
Sultan II. Mahmud'un Mora isyanına destek verdiği ve devlet aleyhine faaliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle Fener Rum Patriği V. Gregorius’u Patrikhanenin orta kapısında idam ettirdiğini unutmayınız. Kapı hala “kin kapısı” olarak kapalı durmaktadır. Osmanlı’da Rum, Ermeni, Yahudi ata binemez, kılıç kuşanamaz dinsel kimliğini belli eden bir giysi içinde günlük hayatını devam ettirebilir.
Fermanla sağlanan bu güvenceler, Tanzimattan sonra millet nizamnamelerine dönüştü. Rum Milleti Nizamnamesi, Ermeni Milleti Nizamnamesi gibi. Burada millet gayrimüslim cemaat demektir.
Bu arada önemli bir kavramı not etmekte yarar var: Millet-i İbrahim nedir?
Kur'an terminolojisinde Millet-i İbrahim, bir soy bağını değil, tevhid (Allah'ın birliği) inancı etrafında toplananların inanç birliğini ifade eder.İslam ümmeti anlamına gelir.
Tekrar zımmilik kavramına dönersek Erbakan’ın kutsadığı Osmanlı’da devletin dini İslamdır. Başında da halife-i müslimin sifatıyla Osmanlı hanedanından biri bulunmaktadır.
Sistemin kabul ettiği diğer kitaplı dinler için ibadet, inanç hürriyeti ve iç hukuk serbestisi vardır. İç hukuk: aile ve miras hukuku ve kilise yönetiminin seçilmesinden ibarettir. Daha fazlası değil. Görüldüğü gibi bu pratiklerin laiklikle bir ilgisi yoktur.
Milli Nizam Partisinden başlayarak bütün Milli Görüş partileri devletin düzenini dini esaslara dayandırmak gerekçesiyle kapatılmışlardır.
AKP ise benzer gerekçeyle suçlu bulunmuş nitelikli çoğunluk bulunmadığından kapatılmamıştır. AYM AKP’yi “laiklik karşıtı eylemlerin odağını olduğunu” tespit etti. Oy çokluğu ile müeyyideyi değiştirdi. Hatırlatmak isterim.
Milli Görüş partileri tarihi incelendiğinde, kanaatimce Erbakan’ın başkanı olduğu MSP’nin iktidara gelmesi halinde en iyimser tahminle meşrutiyetin İslam uygulaması tedricen geçerlilik kazanırdı.
Günümüz Türkiye'si fiilen bu hale gelmiştir. Anayasa cumhuriyetin değiştirilmesi teklif dahi edilemez ilkeleri arasında laikliği özellikle vurgulamış olsa da.
MSP DAVASININ BERAATLE SONUÇLANMASI ÜZERİNE
MSP davası sanıkları uzun süre tutuksuz yargılandılar. Dava, ilk derece mahkemesinde Erbakan ve arkadaşlarının mahkumiyetiyle sonuçlandı. Askeri Temyiz Mahkemesi kararı bozdu. Mahkeme karara uydu. MSP yöneticilerini beraat ettirdi. (13 Şubat 1985)
Bu karar verildiği tarihte 1982 Anayasası yürürlüğe girmiş, Evren cumhurbaşkanı olmuş, seçimler yapılmış, Özal’ın Anavatan Partisi iktidara gelmişti.
Cumlurbaşkanı Evren Askeri Yargıtay Başkanını Çankaya'ya çağırmış. Başkana sitem etmiş. O da mahkum edecek delil yoktu. O yüzden beraat ettirmek zorunda kaldık demiş.
Oysa ki Evren MSP’lilerin mahkum edilmesini ve koydukları %10 ülke barajı ile birlikte Türkiye'de ılımlı merkez partilerinin kalmasını istiyormuş. Beklentilerinin hiçbiri gerçekleşmedi. Üstelik koydukları ülke barajı İslamcıların tek başına iktidara gelmesine yaradı.
Askeri Yargıtay 12 Eylül’ün gerekçelerinden biri olarak gösterilen Konya Mitingindeki gerici gösterilerin MSP yöneticileriile “illiyetini bulamamış” suç ve cezada kişisellik ilkesi gerekçesiyle Erbakan ve 23 parti yöneticisini beraat ettirmiş.
Evren’in 12 Eylül dönemi konuşmalarını incelediğimizde askeri müdahalenin iki nedene dayandırıldığını görürsünüz.
Günde 20 yurttaşın hayatını kaybettiği sağ sol-çatışmasının iç savaş boyutlarına ulaşması. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 1980 Nisanı'ndan Eylül'e kadar Cumhurbaşkanı seçememesi.
Anayasanın geçici maddelerinden anlaşılacağı üzere genel olarak bütün siyasi aktörler basiretsizlikle suçlanıyor, değişik sürelerde seçme ve seçilme haklarından mahrum ediliyorlardı.
Cuntanın asıl düşman olarak gördüğü kesim solculardı. Devrimci Yol, Devrimci Sol gibi gruplar şiddetle cezalandırıldılar. Eğer tutuklanan bir kişi solcu ise kesin olarak işkence görüyordu.
Solcular sıkıyönetim askeri mahkemelerinde ağır cezalara çarptırıldılar, memur iseler 1402 sayılı yasaya dayanarak kamu görevinden çıkarıldılar.
MHP ve MSP için durum farklıydı.
MHP şiddet eylemlerinin aktif taraflarından biriydi. MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası iddianamesinde parti yönetimi siyasi parti yapısından uzaklaşmakla şiddet eylemlerine karışmakla itham ediliyordu. MHP davası mahkumiyetle sonuçlandı.
MSP’ye gelince, cihet-i askeriyenin en haz etmediği parti MSP idi.
MSP, ortalama bir Türk subayının tam zıttı görüşleri savunan bir partiydi. MSP’liler şiddet eylemlerinin içinde olmadılar. Bu nedenle MSP yöneticilerini yargılayabilecek tek madde TCK 163'tü. Bu da din devleti kurma düşüncesiyle örgütlenmek anlamına geliyordu. .
MSP’liler bu iddiayı reddediyor, kendilerini muhafazakar demokrat olarak tanımlıyorlardı. “Dindarlık başka din devleti kurma isteği başkadır” demeye getiriyorlardı.
Neticede 12 Eylül koşullarında çok uzun olmayan bir süre tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildiler. Mahkumiyet kararları da bir askeri diktatörlük devrinde verilmiş en hafif cezalardan sayılabilir.
Bu sözlerimle yanlış anlaşılmak istemem.
Elbette yurttaşlarımızın bir kesiminin bir cunta tarafından hürriyetlerinden mahrum edilmesi savunulamaz.
Ancak DİSK ve Barış Derneği davalarının safahatı/sanıkların gördükleri muamele düşünüldüğünde MSP’lilerin 12 Eylül mağduriyeti siyasi düzeyde kalmıştır. En az mağdur kesim onlar olmuştur.
Ben meseleye bir başka cepheden daha bakmak isterim.
İslamcılık resmi Atatürkçülük (12 Eylülcülük) tarafından dışlanan bir ideoloji idi. Ama komünizm/solculuk ölçüsünde bir tehdit olarak görülmüyordu. İslamcıların (Milli Görüşçülerin) Atatürk devrimlerini ortadan kaldırmaya cüret edemeyecekleri düşünülüyordu. İlerde de geçmişte olduğu gibi partilerinin (fazla ileri giderlerse) Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılabileceğini düşünüyorlardı. Projeksiyon çok da yanlış değildi.
Bu kesim %10’nun altında oy alıyor, iktidar blokunda yer alırsa devlette kadrolaşmaya, devletten nemalanmaya çalışıyordu. Bu halledilemez bir mesele değildi.
Bir başka ifadeyle 12 Eylül rejimi İslamcı kadroların Atatürk karşıtlıklarının yaratabileceği ortamı bastırabilir buluyordu.
UZUN DÖNEM ABD PLANLARINDA MSP’NİN YERİ OLABİLİR Mİ?
Ben, MSP’lilere muamele tarzının Pentagon planları ile ilgili olabileceğini düşünüyorum.
ABD, Küba Krizinden sonra Sovyet Rusya’ya karşı MHP ve Pantürkizmi kolladı. Hatta bazı Gladio işlerinde yararlandı. Türkeş’in 27 Mayıs’ın ilk günü başvekalet binasında CIA Türkiye Ofisi'nden söz ettiğini unutmayalım.
İslamcılığın o tarihlerde ABD planları açısından verimliği düşünülemez sanılsa da Kanlı Pazar olaylarındaki (16 Şubat 1969) MTTB’lilerin kimler olduğunu hatırlatırım. Bu olaylarda dinci-tutuculuğun en az marjinal millieyetçilik kadar kullanışlı olduğu görülmüştü. Sadece şimdilik daha fazlasına ihtiyaçları yoktu.
Erbakan'ın İslamcı söylemi, ABD ve İsrail karşıtlığına dayanıyordu. İsrail’i Siyonizm ile özdeşleştiriyordu. Kullandığı terminoloji antisemitizme çok yakındı.
Buna rağmen sonunda ABD ve İsrail ile en geniş ittifakı yapan gene kendi kadroları içinden çıkan bir fraksiyon olmuştur,
Erbakan hareketinden kopan bu fraksiyon “zihin dünyası” itibariyle bugün de onunla aynı çizgidedir. Ama 30 yıla yaklaşan iktidar hiçbir sağ iktidarın göze alamayacağı kadar Amerikan/İsrail çıkarlarına hizmet eder hale gelmiştir.
ABD “İslamcılıktaki bu potansiyeli” yarım asır önce görmüş olmalıdır. İslamcılık ABD çıkarlarına pekala hizmet edebilirdi. Bence bunu çok erken gördüler. Planlarını buna göre yaptılar.
MSP davasının 12 Eylül yargısından “beraat kararı ile çıkmasına bir de bu gözle bakılmalıdır diye düşünüyorum. ABD öncelikle marjinal milliyetçiliği kullandı. Ondan yararlandı. İslamcılığı ise geri planda yedekte tuttu. AKP bu uzun dönemli planın ürünüdür. Son otuz yıl bunun kanıtıdır.








Çok Okunanlar
Türk vatandaşı Cansu, Afganistan’da ölüm riskiyle karşı karşıya
Amine Cansu Çelik CHP’den istifa etti
Gizemli fonun kapalı dönem listesi ortaya çıktı
Tera Portföy CEO’su gözaltına alındı
Yasadışı kazançlar, yoksullaşan vatandaşlar…
Odysseus'un yolculuğu-4. İthaka: Eve dönmek yetmez!
Deniz Göktaş yarın ilk kez hakim karşısında
Güneş eritmiyor, ayaz donduruyor!
Yapay zekâ çağında mülkiyet, iktidar ve özgürlük
Fatma Betül Sayan Kaya hakkındaki fon iddiası AKP'lileri bile çileden çıkardı