TRABZON KAYIKÇILAR KAHYASI YAHYA’YA GÖRE MARİA BİR SAVAŞ GANİMETİ İDİ
Öncelikle Maria’yı zalimce elinde tutan Yahya Kahya’nın onu nasıl gördüğünü sizinle paylaşmak isterim. Az önce okuduğum bir yazıda Enver Paşa’nın sadık adamlarından Filibeli Hilmi ile aralarında geçen konuşmalar var. Bu konuşmalar hatıralarda kayıtlı. (1922) Bir göz atalım dilerseniz.
Bu konuşmalarda Kahya Maria’yı bir savaş ganimeti olarak görüyor ve “dinen helal olduğunu” söylüyor. Şaşırmadım doğrusu.
Allahsız komünistler öldürüldüğüne göre yanlarında getirdikleri her şey savaş ganimetiydi. Rus rubleleri, altınlar, çeşitli mücevherat ganimetti. Suphi’nin evrak çantası içindeki her şey. Motorda sağ bırakılarak kıyıya geri getirilen Maria da. Müslümanlığın buna cevaz verdiğini düşünüyordu.
28/29 Ocak 1921 gecesi Trabzon İskelesi’ne iki motor yanaştı. Biri boştu. Onbeşleri Sürmene açıklarına kadar götüren motor. Öbürü ise, Kahya ve adamlarını getiren motordu.
Komintern’in örgütlenme için verdiği rubleler parti evrakına nerede el konulduğunu ve paranın miktarını bilmiyoruz.
Paraların bir kasa içinde getirildiğine dair bilgiler var. Burası kesin.
Maria artık Odesalı bir Komsomolka, Mustafa Suphi’nin eşi değil bir savaş ganimetiydi.
Üç ayrı ortamda uzun süre istismar edildi. Kahya’nın çömlekçi mahallesindeki konağında, Nemlizade Ragıp’ın köşkünde, Rizeli kabadayılar çetesinin elinde.
Eşi ve partili arkadaşları gözlerinin önünde vahşice katledilmişti. Akibeti o gece katledilenlerden daha tahammülfersa olmuştu.
Maria’nın tutsaklığı Trabzon’da biliniyordu. Katliamdan sonraki ilk günlerde Trabzon’daki Rus konsolosu Ali Oruç Bagirov bir Rus vatandaşının Kahya’nın elinde olduğu haberini aldı. Vilayet ile resmi bir temas kurdu mu bilmiyorum. Kahya’yı Konsolosluğa getirterek sorguya çekti. Hükümet, Kahya’nın Konsolosluğa çağrılarak sorguya çekilmesini tepkiyle karşıladı. İçişlerine müdahale sayıldı. İddianın doğruluğundan ziyade meseleyi devletler hukuka aykırılık yönüyle ele aldı.
Bence Trabzon’da vilayet yönetimi, jandarma ve piyade tümeni komutanı olayı biliyordu. Kahya’nın “İskele Hükümeti” iktidarı karşısında sessiz kalmayı tercih ediyorlardı.
Trabzon’da piyade tümeni komutanlığı yapmış olan Sami Sabit Karaman Yahya’yı Maria konusunda sorgulamak istemiş, kimse onu elimden alamaz. Ankara’nın onayı var anlamına gelen sözler sarf etmiş.
Bence Yahya Ankara’nın bilgisi ve onayı var diyerek bir korunma alanı yaratmak istiyordu.
Ankara, Trabzon Kayıkçılar kethüdasının bir kadını ganimet olarak tutsak etmesine onay vermiş olamaz.

YAHYA KAHYA TOPAL OSMAN VE DİĞERLERİ
Yahya Kahya öncelikle Enver Paşa’nın adamıdır.
Bir Enver Paşa örgütü olan Teşkilatı Mahsusa’da çok etkin bir şekilde görevlendirilmişti. Ermeni tehciri işlerinde rol aldığını biliyoruz.
Kahya’nın savaş yıllarında büyük servet ve silah stoku edindiğini, etrafında yüzlerce adamdan oluşan vurucu bir güç topladığını tahmin etmek zor değildir. Mütarekeyle birlikte ortaya çıkan kaotik durumdan yararlanarak bölgede büyük nüfuz sahibi olmuştu.
Bu arada Kahya’nın Rus cephesinde (Sarıkamış) Teşkilatı Mahsusa kıtalarında savaşa fiilen katıldığını not etmek gerekir.
Önemli bir başka bir nokta Pontusçulara karşı yürüttüğü şiddetli mücadeledir. Bu bir iç savaştı. Bu savaşın sonuçlarından biri Pontusçuların mülksüzleştirilmesi, mağlup edilen çetecilerin mallarının müsaderesi oldu.
Ordu müfettişi Mustafa Kemal Paşa Anadolu’ya geçtiğinde Pontusçuluk ciddi boyutlara ulaşmıştı.
Trabzon Rum Metropoliti Hrisantos Paris Konferansına Karadeniz’de bir Pontus Devleti kurulması talebiyle gitmişti. Bunu tarihi haklara dayandırıyordu. Konferansa haklılığını gösteren bir layiha sundu. Ortam bütün Karadeniz sahilleri boyunca oldukça karmaşıktı. Savaş bitmiş, Ruslar çekilmişti. Ama yeni statükonun ne olacağı muğlaktı.
Öte yandan Karadenizin Kuzeyinde, Kafkaslarda bir iç savaş sürüyordu. Bolşeviklerle Çarlık rejmine bağlı güçler arasında.
Kahya’nın nüfuz alanının Canik sancağından Batum’a kadar yayıldığını söylemek yanlış olmaz.
Samsun’dan itibaren bütün limanlardan yapılan seyrü sefer, insan ve emtia hareketliliği üzerinde Kahya’nın hakimiyeti vardı
Bu ortam Yahya’yı fiili bir yerel iktidar haline getirmişti. Bir çeşit hükümet, bir savaş lordu demek yanlış olmaz sanırım.
Karadeniz limanlarının her birinde silahlı adamları, çeteleri vardı: Bu gruplara liman mafyası demek mümkündür.
Bu noktada Giresunlu Topal Osman Ağa ile yakın bir teşriki mesai içinde olduğunu ekleyelim. Ortak düşman Pontus Rumları idi. Onlara karşı verdikleri mücadele kurdukları bölgesel hegemonyanın gözmezden gelinmesine neden oluyordu.
Topal Osman Ağa ve Kahya Yahya’ya bağlı silahlı adamlar Pontusçulara karşı en geniş yerel gücü oluşturuyordu.
Bu arada Kahya’nın Enver Paşa’ya bağlı Teşkilatı Mahsusa bağlantılarının devam ettiği anlaşılıyor.
TBMM hükümetin kurulması , Anadolu’da tam bir otorite tessüsü anlamına gelmiyordu. Ne mülki ne de askeri anlamda.
İdare millicilere geçmişti ama, atanan vali ve mutasarrıflar eşraf ve mütegallibeyi kollamak zorundaydı. Kahya’nın “iskele hükümeti” ile karşı karşıya gelmeleri söz konusu olamazdı. Bu bir “compromise” durumu idi.
Sami Sabit Karaman’ın derme çatma 13. Piyade Tümeni dışında hükümet kuvveti yoktu. Karaman, Trabzon’a gittiğinde tümenin sadece adı vardı.
Çarlık ordusundan kalma silah depoları Kahya’nın denetimi altındaydı
MUSTAFA SUPHİ’NİN RUSYA HAYATI
Mustafa Suphi Bolşevik Devrimi gerçekleştiğinde Urallarda bir esir kampında tutuluyordu. Çarlık rejimi taraf ından oradya gönderilmişti.
Sürgünde bulunduğu Sinop’tan Ahmet Bedevi Kuran ile birlikte Sivastapol’a firar etmişti. (Mayıs 1914) Savaş patlayınca hasım Osmanlı Devleti’nin vatandaşı olduğu olduğu için Kaluga Valisi tarafından esir kampına gönderilmişti. Bu kampta bin civarında Osmanlı tebasının bulunduğu söylenir.
Savaş devam ederken kampa yeni esirler de getirildi. Savaşın sonuna doğru Rusya ağır bir bunalımın içine düştü.
Bolşevikler diğer siyasi güçlerin dağınıklığından yararlanarak iktidarı aldılar. Rusya, monarşiyi lağv etmiş, cumhuriyete geçmişti. Bir süre Kerensky’nin sosyal demokrat hükümeti iktidarda kaldı. General Lavr Kornilov’un darbe girişiminden sonra bütün dengeler değişti.
Bolşevikler silahlı bir ayaklanma ile iktidarı ele geçirdiler.
Esir kampları da bu rejim değişikliğinden etkilendi. Çarlık devrilmiş, eşitlik ve özgürlük vaadeden Bolşevikler iktidara gelmişti.
Devrimin yerleşmesi hiç kolay olmayacaktı. Çarlık generalleri eski rejimi 1921’e kadar savundular. Denikin, Kolçak ve Wrangel. Kızıllara karşı beyaz üniformalar içinde savaştılar. Bu çarlık ordusunun simgesiydi.
Kanlı bir iç savaş oldu. İç savaş bu yazımızın konusu değil. Ama birkaç söz etmeden geçmeyeceğim. Kırım yarımadasında Kızıl Ordu komutanı Frunze tarafından kuşatılan Wrangel’in 150.000 kişilik ordusu müttefik gemileriyle tahliye edildi. Daha ziyade Fransız amiral Dumesnil’in gayretleriyle. Bu konuda 12 puntoda bir yazım yayınlanmıştı. Bir göz atmanızı öneririm.
1920 sonbaharında İstanbul sokakları mülteciler doldu. Sadece avamdan insanlar değil ülkesini terk etmek zorunda kalan Rus aristokrasisi de İstanbul’da uzun bir fakrü zaruret hayatı yaşamak zorunda kaldı.
MUSTAFA SUPHİ VE SULTAN GALİYEV ÜÇÜNCÜ ENTERNASYONEL’E KATILIYOR (KOMİNTERN)
Esir kampları boşalırken binlerce yeni Bolşevik ortaya çıkmıştı. Mustafa Suphi de bunlardan biriydi. Lenin ve Stalin’in “milliyetler meselesi” olarak tanımladığı meselenin çözümünde yararlanılabilecek bir birikimi vardı. Avrupa’da tahsil etmiş, hukuk ve siyasal bilimler eğitimi almış, Jean Jaures’i hayranlıkla dinlemiş bir simaydı.
Sultan Galiyev ile birlikte Moskova’da Stalin’in ekibine katıldılar.
Bu sosyalizmin reel-politik değil iyimser ütopya dönemiydi.
Çarlık zulmünden kurtulan halklar kendi özgür seçimleriyle ve kendi belirledikleri yoldan sosyalizme ulaşacaklardı. Dayatma olmayacaktı.
Aslına bakılırsa, daha ilk temas günlerinde Stalin, Sultan Galiyev ve Mustafa Suphi’de “millilik” eğilimleri sezdi. Ve bundan hiç hoşlanmadı. Ama belli etmedi.
2-6 Mart 1919 tarihleri arasında Moskova’da III. Enternasyonel toplandı. Bu kez adı Sosyalist Enternasyonal değildi. Komünist Enternasyonel idi. Kısaca Komintern. Amaç artık sosyalizm değil, Dünya komünizmi idi.
Mustafa Suphi, burada toplanan 52 delegeden biriydi. Kendisi Türk komünistlerini temsil ediyordu.
Çarlık generalleri, Urallarda, Kafkasya’da, Kırım’da-peşpeşe-ağır yenilgilere uğradılar. İş savaş 1921’e kadar devam etti.
1920 baharında Kızıl Ordu Kafkaslara indi. (Mart-Nisan) İhtilalden sonra doğan otorite boşluğundan yararlanan yerel güçler, Gürcistanda Menşevik, Azerbaycan’da Müsavat, Ermenistan’da Daşnaksütyun hükümeti kurmuşlardı.
Bu ülkelerin hepsinde Bolşevikler kısa sürede iktidarı aldılar.
Azerbaycan da Dr. Neriman Nerimanov , Başkurt Tatarları arasında Mir Sait Sultan Galiyev en önemli isimlerdi. Nüansları olsa da idealleri sosyalizm idi.
Bu isimler “ Sosyalizm kadar Türklüğü de önemsiyorlardı”. Moskova’dan talimat almak istemiyorlardı.
Bütün komünisler eşit olmalıydı. Tabii partilerde. Hiç biri Rus Komünist Partisinin hegemonyası altında olmamalıydı. Onun sultası altında politikalarını belirlememeli idi.
BAKÜ ŞARK MİLLETLERİ KURULTAYI
Komintern (Komünist Enternasyonal) 1920 sonbaharında Bakü’de çok büyük bir toplantı tertip etti. Zinoviev, Bela Kun, Karl Radek toplantıya öncülük etmişlerdi. Toplantıya Şark Milletleri kurultayı adı verildi. 2000’e yakın delege katıldı. Dünyayı Sarsan 10 gün başlıklı kitabın yazarı John Reed de Moskova’dan gelen heyetin içindeydi.
Toplantıda ezici çoğunluğu komünistler oluşturuyordu.Dünyanın her tarafından farklı partiler de temsilci göndermişlerdi.TBMM Hükümeti de. Ortak payda ezilen halkların anti kapitalist ve anti emperyalist birlikteliği idi.
Kapitalizmin boyunduruğu altındaki bütün mazlum milletler orada idi.
Kurultaya katılan Türkler bölünmüştü. TKP çevresini Mustafa Suphi ve Ethem Nejat temsil ediyordu. Ankara hükümetini temsilen Dr. İbrahim Tali Öngören gönderilmişti. Bir de Enver Paşa ve partizanları vardı. Dr. Bahaeddin Şakir gibi. Türkiye’den . Naciye Hanım adında feminist bir kadın da vardı.
Komintern, kendi önder kadrosunu Moskova’dan özel bir tren ile göndermişti. Kurultay III. Enternasyonalin vesayeti altında geçti. Epey kaotik bir ortam vardı. Herkes kendi ideolojik heyecanını yüksek perdeden duyurmaya çalışıyordu.
Enver Paşa’nın konuşması tam bir fiyasko ile sonuçlandı. Suphi partizanları konuşmayı sabote ettiler. Komiternin seçkin üyeleri onu fazla önemsemediler. Hatta görmezden geldiler.

TKP KURULUYOR : TÜRKİYE İŞTİRAKİYYUN TEŞKİLATI
TKP’nin kuruluşuna gelince. Önce partinin adına dair birkaç söz söyleyelim. Parti çevresi önceleri Türkiye İştirakiyyun Teşkilatı olarak anılıyordu. Kuruluşunda Türkiye Komünist Fırkası adını aldı
Türkiye sol literatürü partinin kuruluşunu çok simgesel/ikonik bir olay olarak görür. Ancak kuruluş kongresi konuşmalarını incelediğinizde hayal kırıklığına uğrarsınız. Kurucular kurulunun pek çok üyesi Ruslara esir düşmüş zabit ve erattan kişilerdir. Okuyucuya biraz garip gelebilir ama Suphi, Ethem Nejat ve birkaç münevver dışında kimsenin sosyalizm literatürü konusunda bir bilgisi yoktur. Konuşmalar açıkca bunu gösteriyor. Kongreye katılan üye sayısı 70 kişi civarında.
İlk TKP’liler ailesine/evine dönmenin yolunu arayan esir kamplarından kurtulmuş askerler. TKP’nin kuruluş kararlarını muhtevi belgeyi (dijital ortamda) Amsterdam Sosyal Tarih Enstitüsünde görmüştüm. İtiraf ederim ki heyecanlanmıştım. Suphi’nin ve diğerlerin imzaları vardı.
TKP evrakı şimdi sanal ortamda TÜSTAV arşivinde görülebiliyor.
SUPHİ'YE DAİR DOĞRU VE YANLIŞ BİLGİLER
Öncelikle şunu belirtmeliyim. Suphi’nin ailesi Osmanlı eliti bir ailedir. Babası Mevlevizade Ali Rıza Özütürk idi. Giresun, Kudüs, Şam, Erzurum, Kastamonu, Edirne gibi vilayet ve sancaklarda mülki idare amirliği yapmıştı.
Beni şaşırtan bir şey de babasının cumhuriyet dönemi valilerinden biri olması. 1930’da Samsun valisi. Bir çok yerde Suphi’nin Galatasaray Lisesi (Mektebi Sultani) mezunu olduğu yazar. Değildir. Erzurum lisesi mezunu. Babası Erzurum’da vali iken orada okumuş olmalı. Suphi İstanbul Hukuk’u bitirdikten sona Fransa’ya Sorbonne’a gidiyor ve orada Siyaset bilimi okuyor. . Yine sanılanın tersine doktora yapmış değil. Yazdığı tez siyaset bilimi lisans bitirme tezi.
Dönünce, Mektebi Sultanide, Yüksek Ticarette hocalık yapmıştı. İttihatçılarla arası bozulunca onu Sinop’a sürgün ettiler. O da bir grup arkadaşı ile birlikte Çarlık Rusya’ya (Kırım’a kaçtı) Kendisini hükümet muhalifi bir Jön Türk olarak tanıttı.
Başlangıçta gördüğü muamele çok iyiydi. Siyasi mülteci idi. Hatta göreli serbest bir hayat yaşadı. Fransızca dersler verdi. Ama savaşın patlaması bütün dengeleri bozdu. Yavuz’un (Goeben) Sivastapolu bombalayarak savaşı başlatması her şeyi alt üst etti.
Rusya bütün Osmanlı Türklerini Urallarda bir kampa kapattı. Enterne edildiler. Suphi ve arkadaşları düşman ülke vatandaşı idiler. Bu durum Bolşeviklerin iktidarı aldığı tarihe kadar devam etti. Devrimle birlikte Suphi’nin Rusya hayatı bir kez daha değişti.
Bakü’ye Kızıl ordununun yürüyüşü ile birlikte gelmiş olmalı. Belki Maria da yanında idi. Suphi, Komünist Partisine başkan seçilince kendisinde Türkiye’nin Lenin’i olma potansiyeli görmüş olmalı. Ama kader ağlarını onlar için başka türlü örecek.
MARİA MİHAİLOVNA TKP SAFLARINDA
Bu arada Mustafa Suphi genç bir kadınla tanışmıştı. Bir komsomolka (Genç kadın komünist demek) Adı: Maria idi. Belki de Novorosiski’den beri tanışıyorlardı. Bakü Subay Kulübü'nde evlendiler.
Sanırım Maria, 30’unda bile olmayan genç bir kadındı. Çoğu kaynakta Odesalı veya Novorosiski diye yazılıyor. Moskova’da iktisat okumuş. Hikayesinden ajitasyon- propaganda yetenekleri olduğu anlaşılıyor.
Kars’ta kaldıkları üç hafta içinde Rus göçmeni Malakanlara yönelik etkinlikleri bunu gösteriyor.
Asıl adı Maria Mihailovna'dır. Buradaki "Mihailovna", babasının adını gösteren patronimdir. Mihail kızı demek. TKP Kayıtlarındaki Adı ise Meryem Suphi’dir.
MUSTAFA KEMAL PAŞA İLE MEKTUPLAŞMA VE HİTAP ŞEKİLLERİ
Mustafa Suphi Mustafa Kemal Paşa’ya Türk iştirakçileri (komünistler) adına Bakü’den yazdığı mektupta bir denklik ilişkisi kurmaya çalışır. Tarih: 15 Haziran 1920’dir.
Bakü Şark Milletleri kurultayı henüz toplanmamıştır. Ama III. Enternasyonal’e katılmıştır.
Mustafa Kemal’e şöyle seslenmektedir:
Büyük Millet Meclisi Reisi ve Kuva-yı Milliye Başkumandanı Mustafa Kemal Paşa.
Kendisini de Bakü İştirakiyyun Komitesi Merkez Heyeti Reisi Mustafa Suphi olarak takdim etmektedir. Mektup bir kurye ile Ankara’ya ulaştırılır. Kurye: Süleyman Sami’dir.
Musta Kemal Paşa 13 Eylül’de mektubu şu hitapla cevaplar:
“Türkiye İştirakiyyun Teşkilatı Merkez Komitesi Reisi Mustafa Suphi Bey’e”
1920 SONBAHARINDAN 1921 OCAK SONUNA KADAR SİYASAL DENGELERİN DEĞİŞMESİ
1920 Eylülünde Kafkaslarda siyasi durum netleşmişti. Azerbaycan, Gürcisten ve Ermenistan ‘da Bolşevik hükümetler kurulmuştu.
Suphi Anadolu’da Ekim Devrimini tekrarlama planları yaparken Karabekir Paşa, Ermeni Daşnaksutyun kuvvetlerini yendi. Ermenileri barışa zorladı. Çok geçmeden Ermenistan’da rejim değişti. Yeni rejim Gümrü Antlaşmasını tanıdı.
Şimdi dilerseniz Suphi’nin fırkaya başkan seçildiği tarihten 28/29 Ocak 1921 tarihli o meşum geceye kadar değişen siyasi dengeleri inceleyim.
Suphi, Anadolu sosyalist devriminin (Bolşevikliğinin) önderi olma heyecanı içindeyken, Enver Paşa, Batum’a kadar gelmiş, Anadolu’ya geçme koşullarını tartmaktaydı.
Amacı Mustafa Kemal Paşa’yı tebdil etmek, Anadolu ihtilalinin önderliğini ele geçirmekti.. Ankara’da, Trabzon’da ajanları vardı.
Anadolu İhtilalinin hangi yöne evrileceği henüz berrak değildi.
TÜRKİYE HALK İŞTİRAKİYYUN FIRKASI MESELESİ
THİF,7 Aralık 1920’de Ankara’da kurulduğunu ilan etti. Kurucu kadroda Nazım Resmor, Mehmet Şükrü Koç, Şeyh Servet Efendi gibi milletvekilleri vardı. Meclis dışı kadrosu içinde Baytar Binbaşı Hacıoğlu Salih, Ziynetullah Nuşirevan ve Şerif Manatov da vardı.
Bu tarihlerde, TBMM’de bir Kemalist partinin varlığından henüz söz etmek zordur.
Eskişehir’de Ethem, Arif Oruç, Hakkı Behiç Bayiç, Mustafa Suphi’nin Moskova’da çıkarmaya başladığı “Yeni Dünya” gazetesini taklit eden “Seyyare-i Yeni Dünya” yı çıkarmaya başlamışlardı.
Kuva-yı nizamiye henüz çok zayıftı. Kuvayı milliye komutanları Anadolu’nun her yerinde egemendir. Ali Fuat Paşa’nın Umum Kuvayı Milliye komutanlığının fiili bir etkisi yoktur. Ethem’in Kuvayı Seyyaresi en güçlü milis gücüdür. İç şavaş devam etmektedir.
Bir başka önemli gelişme, Halk İştirakiyyun adayı Nazım Resmor, Dahiliye vekaleti seçimini Refet Bele’nin önünde bitirir. Vekil olur. Mustafa Kemal Paşa altındaki zeminin kaydığını hissetmektedir.
Nazım Bey’i, TBMM Başkanı ve İcra Vekilleri Heyetinin doğal başkanı olarak istifaya zorlar. 47 sayılı namzetlik yasasının çıkarılma nedeni budur. Mustafa Kemal güvendiği adamlardan oluşan bir hükümet oluşturmak istemektedir. Nazım Bey, onun gözünde güvenilir biri değildir.
Mustafa Kemal, Suphi’nin Ankara’ya Moskova’nın vekili (taşeronu) olarak gelmek istediğini düşünmektedir. Rejimin niteliğini belirleme (ideolojik politik sınırlarını çizme) yönünde önemli bir adım atılır. Bu Halkçılık programıdır. Program birkaç ay içinde Teşkilatı Esasiye Kanununa dönüşecektir. Tarih: 20 Ocak 1921. Kanun numarası 85.
Kronolojik olarak bu gelişmelerle örtüşen önemli bir gelişme, THİF üyelerinin hükümeti devrimeye teşebbüs suçundan (taklibi hükümet cürmünden) Ankara İstiklal mahkemesinde yargılanmalarıdır.
Hacıoğlu Salih ve Nazım Bey mahkumlar arasındadırlar. Bu isimler de 1921 af kanunu ile affedilecekler.
Görüldüğü gibi ideolojik ortam epey muğlak, iktidar zemini hiç sağlam görünmemektedir.
ALİ FUAT PAŞA MOSKOVA’YA BÜYÜKELÇİ OLARAK GÖNDERİLİYOR
Atatürk, Sovyetlerle eşit koşullarda ve rasyonel temelde bir işbirliğini önemsiyordu. Suphi gibi bir vekil üzerinden ilişki kurmak istemiyordu.
Suphi’nin Anadoli İhtilali’nin sol kanadı olma talebi içeriği tam doldurulmamış bir adımdı. Asgari ve azami planları olabilirdi.
Neticede 1920’nin sonunda Mustafa Kemal’in karşısındaki güvenilmez güçler şöyle sıranabilir. Sabık İttihatçılar, Türkiye Halk İştirayyun Fırkası, Bakü TKP’si, merkezkaç bazı eğilimler (Erzurum özerk yönetimi ve Konya Selçuklu hükümeti gibi) ve Paşa’dan hiç hoşlanmayan dindarlar grubu. Muhafaza-ı Mukaddesat Cemiyeti.
Gediz baskını başarısızlığından sonra, Mustafa Kemal Paşa, Umum Kuva-yı Milliye Komutanı ve sınıf arkadaşı Ali Fuat Paşa’yı Moskova nezdinde büyükelçilik görevine getirdi. Yusuf Kemal Tengirşenk ve Dr. Rıza Nur’u yanına katarak Rusya’ya gönderdi. Bu misyon 16 Mart 1921’de Moskova Antlaşmasını imzaladı. Başdelege Yusuf Kemal Bey idi.
KARS’TA ALİ FUAT PAŞA-MUSTAFA SUPHİ KARŞILAŞMASI
Türk delegasyonu Moskova’ya giderken, Mustafa Suphi ve TKP Heyeti Türkiye’ye giriş yapmıştı. İki heyet Kars’ta karşılaştılar: 28 Aralık 1920. Yanlarında Komintern’in yoldaş dayanışması babında verdiği rubleler vardı. Kasalar içinde taşınan altın rublelerle üç hafta sonra Erzurum’a doğru yola çıktılar.
TKP’nin Türkiye’ye girişini dikkatle izleyen Enver Paşa, Naciye Sultan’a yazdığı mektupta paranın miktarını abartır. 120.000 rubleden söz eder. Akla yakın miktar 8000 altın rubledir. Rusların o tarihte Türk Komünistlerine o kadar para vermeleri mümkün değildir. Aslına bakılırsa TKP yi de hiç bir zaman önemsememişlerdir. Ruslar, TKP’yi daima peyk parti (satellite) olarak görmüş, ona göre muamele etmişlerdir.
MECLİSTE 22 OCAK 1921 TARİHLİ GİZLİ CELSE: “İŞTİRAKÇİLİK MESELESİ”
TKP’liler Türkiye’ye giriş yapınca TBMM’inde gizli bir celse yapıldı. Bu arada Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası meselesi de gündemdeydi. Bu gizli celsede Atatürk’ün dili çok serttir. Çalışmalarım sırasında Atatürk’ü bu düzeyde bir öfkeyle pek az gördüm.
Konuşmasında, Suphi ve arkadaşlarından serseriler diye söz eder. Bu ifadenin beni çok şaşırttığını belirtmek isterim. Bir çok tutucu milletvekilinin söz aldığı celsede siyasi hava 1920 baharından oldukça farklıdır. Yusuf Kemal ve Bekir Sami Moskova’ya gönderilirken Ankara’da herkes adeta Bolşevik olmuş, kırmızı fular takmaya başlamıştı. Karabekir bile “Şark mefkuresi” içinde yer almak zorunda olduğumuzdan söz ediyordu. Artık hava değişmişti.
ERZURUM’DAN TRABZON’A GİDEN YOL
TKP’nin Erzurum Trabzon yolculuğu ağır kış koşullarında gerçekleşmiştir. Kop ve Zigana dağları aşılmak suretiyle. Yoğun kar yağışı altında.
Heyet Kars’ta üç hafta kaldıktan sonra 21 Ocak’ta Erzurum’a ulaşmıştı. Şiddetli protestolar altında şehre sokulmadılar. İstasyon’dan Trabzon’a doğru yola çıkarıldılar. Ben bu protesto örgütlenmesi işinin arkasında Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti olduğu kanısındayım. Erzurum mebusu Mustafa Durak Sakarya’nın söyledikleri buna işaret ediyor.
Mehmet Emin’in eşi Meryem hasta olduğu için Erzurum’da bırakılıyor. Kafile kızaklarla yolculuk ederek altı günde Maçka’ya varıyor. Baytar yüzbaşı Abdülkadir burada gruptan ayrılıyor. Yüzbaşı Trabzonlu. Büyük biraderi şehirde avukatlık yapıyor. Kahya ile iyi ilişkiler içinde.
Yahya, büyük birader Avukat Mehmet’e haber uçuruyor. “Eğer kardeşini kurtarmak istiyorsan, şehre girmesine engel ol. Yola çık, onu bir şekilde kafileden ayır.”
Veteriner Yüzbaşı Abdülkadir, Maçka kaymakamı ve abisinin yardımıyla "hasta olduğu" veya "alıkonulduğu" bahanesiyle gece heyetten ayırılıyor; Trabzon'a (limana) götürülmüyor.
Maçka’da gruptan ayrılanlar şunlar: Abdülkadir, Mehmet Emin, Süleyman Sami. Son iki ismin İttihatçıların ajanı olduğu söyleniyor. Teşkilat-ı Mahsusa’dan. Bu isimler Bakü günlerinden beri partinin içindeler.
BİR ENVERİST PARTİZAN: KÜÇÜK TALAT BEY (MUŞKARA)
İttihat ve Terakki’nin önemli eylem adamlarından biri Küçük Talat Bey’dir. Talat Muşkara. Talat Paşa ile karıştırılmaması için ona Küçük Talat derler. Enver Paşa’nın adamıdır.
Küçük Talat “Suphilerin katli esnasında” Trabzon’dadır. Halil Kut ve Enver Paşa bağlantılarını Trabzon’da kuran ve takip eden teşkilatçı odur. Gelişmeler üzerine Tuapse’de bulunan Halil Paşa’ya bir mektup yazıyor.
Sonra oraya gidip görüşüyor.
Sungun Savran Hoca’nın işaret ettiği gibi, katliam –pekala-Enverist parti tarafından planlanmış olabilir. Anadolu’da Mustafa Kemal’e tek alternatifin. Enver Paşa olmasını sağlamak için.
Mustafa Suphi’nin Anadolu’ya gelişi Enver için de bir tehlike. Bu nedenle Küçük Talat, olayın örgütlenmesinde kilit adam olabilir.
Mete Tunçay da bunu ihtimal dahilinde görüyor.
Mete Hoca “Sol Akımlar” üzerinde çalışırken Yahya Kahya’nın oğlundan bir mektup almış, Kahya’nın oğlunun adı Osman Kahya. Mektubun tarihi 15 Aralık 1967.
Osman Bey “babasının vatani vazife duygusuyla davrandığını asıl katilin bugün tapılan biri olduğunu zaman gösterecek diyor. “ Sanırım kimi kastettiği anlaşılmıştır.
Benim de aklıma bir soru düştü.
Osman Bey’e onu sormak isterdim.
“Maria’nın başına neler geldi biliyoruz da...
Kominternin TKP’ye verdiği altınlara ne oldu?”
YAHYA KAHYA’NIN ÖLDÜRÜLMESİ, ALİ ŞÜKRÜ CİNAYETİ TOPAL OSMAN’IN ÖLÜ ELE GEÇİRİLMESİ
Kahya, Trabzon ve havalisindeki zalimce davranışları nedeniyle 12 Ocak 1922’de tutuklandı. Yargılanmak üzere Sivas’a götürüldü. Kahya uzun sürmeyen bir yargılamadan sonra yolsuzluk ve zorbalık isnatlarından beraat etti. Trabzon’a döndü.
Davanın mevzuu Yahya’nın Trabzon’da feodal lord rolü oynamaya başlamasıydı.
1922 Temmuzunda Kahya, Ankara’dan gelen bir suikast timi tarafından öldürüldü. Olayı örgütleyenler İsmail Hakkı Tekçe ve Topal Osman Ağa. Suikast Büyük Taarruzdan önce dikkatinizi çekerim.
Birinci Meclis seçimin yenilenmesini müzakere ettiği günlerdeTopal Osman Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey’i papazın bağında öldürür. (27 Mart 1923) Bir süre sonra müsademe ile Topal Osman da ölü ele geçirilir. Cesedi TBMM önünde asılarak teşhir edilir.
Bütün bu olaylar silsilesi sol jargonda Suphilerin katlini Mustafa Kemal’e fatura etmek için kullanılır.
Ben Mustafa Kemal Paşa’nın zihninde “Suphilerin” çok önemli bir yer tuttuğunu sanmam. Özellikle Başkomutanlık Kanunu ve Sakarya Zaferinden sonra.
Yahya’nın bir savaş lordu, halledilmesi gereken bir bela olarak düşünülme ihtimali ise daha yüksek.
MOSKOVA ANTLAŞMASI İMZA EDİLİRKEN MARİA YAHYA’NIN ELİNDE TUTSAKTI
Maria’nın Kahya’nın konağında tutsak edildiği dönemin hemen başında Türk ve Sovyet hükümetleri arasında bir antlaşma imzalandı: Moskova Antlaşması, 16 Mart 1921
TBMM hükümeti Yusuf Kemal Tengirşenk, Ali Fuat Paşa ve Rıza Nur tarafından temsil edildi. İmza töreninin videosu internet ortamında var. Lütfen izleyiniz.
Moskova’da Türk ve Sovyet hükümetleri dostluk ve işbirliği konusunda anlaşırken Trabzon’da, korkunç bir katliama şahit olmuş genç bir Bolşevik kadın (Rus vatandaşı) bir yerel egemenin elinde mahpustu.
Moskova’da ( Haritaenko Sarayında) heyetler temkinli bakışlarla birbirini süzerken Maria, büyük resmin bir köşesinde unutulmuştu.
Trabzon Rus Konsolosluğunun, Ankara’dan, vilayet yönetiminden Maria ile ilgili bir talepte bulunduğundan emin değilim. Bununla ilgili bir bilgim yok.
MUZAFFER KIZIL ORDU KOMUTANI FRUNZE TRABZON’DAN GEÇERKEN MARİA ORADAYDI
Bu zaman dilimi ile örtüşen çok anlamlı bir olay daha var bana göre. Kırım’da Wrangel ordusunu yenen Frunze, Sovyet yönetimi tarafından Ankara’ya gönderilmiştir.
Novorosisky, Tuapse yoluyla Kafkasları aşarak Batum’a gelir. Buradan San Nago buharlı gemisi ile Trabzona geçti. 25 Kasım 1921. Rusya’dan gelen herkes için Ankara yolu Trabzon’dan geçiyordu.
Ankara’ya ulaşmanın en emin yolu Kafkaslarda yeni kurulan sosyalist devletler topraklarıydı. Frunze, yanındaki 25 kişilik Sovyet kafilesi ile birlikte Kleopatra gemisi ile Trabzon’dan Samsuna geçti. 2 Aralık 1921.
Heyetler arasında görüşmeler fevkalade verimli geçti. Nutuklar atıldı. Türk ve Sovyet halkları için kadehler kaldırıldı.
Fevzi Paşa resepsiyonun ilerleyen saatlerinde evine gönderildi. Sebebini de siz tahmin edin.
Sonuç itibariyle şunu demek istiyorum: Kızıl ordu komutanı, Sovyet yönetimin olağan üstü temsilcisi, Trabzon’dan geçerken Bolşevik bir komsomolka şehirde bir yerde tutsaktı.
MARİA NEREDE OLABİLİR?
Bir hatırlatma notum var 2017’den kalma. Maria’nın Trabzon’da hayata veda ettiğini ve kimsesizler mezarlığına defnedilmiş olabileceğini sanmışım.
Bu mümkün değil.
Hepimizin hafızasındaki o resimdeki kadın da Maria değil; Emine Muhittinova. Yer: Taşkent.

Şimdi ulaştığım nokta şudur:
Yahya, Maria’yı Nemlizade Ragıp’tan geri alıp Rızeli iskele çetesine vermişti. 1922 Temmuzunda muhafız alayı komutanı İsmail Hakkı Tekçe ve Giresun gönüllü taburu komutanı Topal Osman’ın silahlı adamları tarafından pusuya düşürülerek öldürüldü. Bu tarihte Maria, Trabzon’da olamazdı.
Maria eğer defnedilmiş ise mezarı Rize’de olmalıdır.
Onun sırrı, yerel sözlü tarih, adli tıp ve genetik bilimi ile aydınlatılabilir.
Maria, zaman zaman aklıma düşer, onun yaşadığı zalimliğe karşı biz Türklerin ahlaki ve vicdani bir sorumluluğu var. Onu bulmalıyız.






Çok Okunanlar
Antalya’da 2 emniyet müdürüne gözaltı
12 Eylül'ün ardındaki büyük resim
Devlet Borçlu, Millet Borçlu…
12 Eylül: Türk siyasi tarihinin utanç günü
Türk pasaportunda yeni dönem hazırlığı
Üsküdar’da ‘Karar Milletindir’ mitingi
Katılımevim’in ana hissedarında satış süreci krizi
Maria Suphi: Savaş ganimeti olarak görülen kadın
Yapay zeka, dijital faşizm ve ütopik komünizm üzerine bir deneme
Odysseus'un yolculuğu - 2.Eve giden yol insandan geçiyordu