Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
56,3209
Dolar
Arrow
48,5546
İngiliz Sterlini
Arrow
65,6891
Altın
Arrow
6882,5867
BIST
Arrow
14.467

Maria Suphi: Savaş ganimeti olarak görülen kadın

Haberlerini algoritmaya bırakma, hangi kaynağı okuyacağına sen karar ver. 12punto'yu tercih ettiğin kaynaklar arasına ekle!

TRABZON  KAYIKÇILAR KAHYASI YAHYA’YA GÖRE MARİA BİR SAVAŞ GANİMETİ İDİ  

Öncelikle Maria’yı zalimce elinde tutan  Yahya Kahya’nın  onu  nasıl gördüğünü sizinle paylaşmak  isterim. Az önce okuduğum bir yazıda Enver  Paşa’nın  sadık adamlarından Filibeli Hilmi ile  aralarında  geçen konuşmalar var.  Bu  konuşmalar  hatıralarda   kayıtlı.  (1922)  Bir göz  atalım dilerseniz. 

Bu  konuşmalarda Kahya  Maria’yı bir savaş ganimeti olarak görüyor ve  “dinen  helal olduğunu”  söylüyor. Şaşırmadım doğrusu. 

Allahsız  komünistler öldürüldüğüne göre yanlarında  getirdikleri her  şey savaş ganimetiydi.  Rus rubleleri, altınlar,  çeşitli mücevherat  ganimetti.  Suphi’nin evrak  çantası içindeki her şey.  Motorda sağ bırakılarak  kıyıya geri getirilen  Maria  da.  Müslümanlığın buna cevaz  verdiğini düşünüyordu. 

28/29 Ocak 1921 gecesi Trabzon İskelesi’ne iki motor  yanaştı.  Biri boştu.  Onbeşleri Sürmene  açıklarına  kadar götüren motor. Öbürü ise, Kahya ve adamlarını getiren  motordu.  

Komintern’in örgütlenme için  verdiği  rubleler  parti evrakına nerede el konulduğunu ve paranın  miktarını  bilmiyoruz.

Paraların bir  kasa içinde getirildiğine dair  bilgiler var. Burası kesin. 

Maria  artık   Odesalı bir  Komsomolka, Mustafa Suphi’nin eşi  değil  bir savaş ganimetiydi. 

Üç ayrı ortamda  uzun  süre istismar edildi. Kahya’nın çömlekçi mahallesindeki konağında, Nemlizade  Ragıp’ın  köşkünde,  Rizeli  kabadayılar çetesinin elinde. 

Eşi ve partili arkadaşları  gözlerinin önünde vahşice katledilmişti.  Akibeti  o gece katledilenlerden  daha tahammülfersa olmuştu. 

Maria’nın  tutsaklığı Trabzon’da biliniyordu. Katliamdan sonraki  ilk  günlerde  Trabzon’daki  Rus konsolosu Ali Oruç Bagirov  bir Rus vatandaşının Kahya’nın elinde olduğu  haberini aldı. Vilayet ile resmi bir temas  kurdu mu  bilmiyorum. Kahya’yı Konsolosluğa  getirterek   sorguya çekti.   Hükümet,  Kahya’nın  Konsolosluğa çağrılarak sorguya çekilmesini tepkiyle karşıladı. İçişlerine  müdahale sayıldı. İddianın doğruluğundan ziyade  meseleyi devletler  hukuka aykırılık  yönüyle  ele aldı. 

Bence  Trabzon’da vilayet yönetimi,  jandarma ve  piyade  tümeni  komutanı  olayı biliyordu.  Kahya’nın   “İskele Hükümeti” iktidarı  karşısında sessiz kalmayı tercih ediyorlardı. 

Trabzon’da piyade  tümeni  komutanlığı  yapmış olan Sami Sabit Karaman Yahya’yı  Maria konusunda sorgulamak istemiş,  kimse onu elimden  alamaz. Ankara’nın  onayı var anlamına gelen  sözler  sarf etmiş. 

Bence Yahya  Ankara’nın bilgisi ve onayı var diyerek     bir korunma alanı yaratmak istiyordu. 

 Ankara,  Trabzon   Kayıkçılar  kethüdasının bir kadını ganimet olarak tutsak  etmesine  onay vermiş olamaz. 

YAHYA KAHYA TOPAL OSMAN  VE DİĞERLERİ 

Yahya Kahya öncelikle Enver Paşa’nın adamıdır. 

Bir Enver Paşa  örgütü olan Teşkilatı Mahsusa’da çok etkin bir şekilde görevlendirilmişti.  Ermeni tehciri işlerinde rol aldığını biliyoruz. 

Kahya’nın   savaş yıllarında büyük servet  ve  silah  stoku  edindiğini, etrafında  yüzlerce   adamdan oluşan  vurucu bir güç  topladığını tahmin etmek zor değildir.   Mütarekeyle   birlikte  ortaya çıkan   kaotik durumdan yararlanarak  bölgede  büyük  nüfuz sahibi olmuştu. 

Bu arada  Kahya’nın Rus cephesinde (Sarıkamış) Teşkilatı  Mahsusa kıtalarında   savaşa  fiilen katıldığını  not etmek  gerekir. 

Önemli bir  başka bir nokta Pontusçulara karşı yürüttüğü  şiddetli mücadeledir. Bu  bir iç savaştı. Bu  savaşın   sonuçlarından biri Pontusçuların    mülksüzleştirilmesi,    mağlup edilen  çetecilerin  mallarının  müsaderesi  oldu.  

Ordu  müfettişi Mustafa Kemal Paşa  Anadolu’ya geçtiğinde Pontusçuluk ciddi     boyutlara   ulaşmıştı. 

Trabzon Rum Metropoliti Hrisantos Paris Konferansına  Karadeniz’de   bir Pontus  Devleti   kurulması  talebiyle gitmişti. Bunu tarihi haklara  dayandırıyordu.  Konferansa     haklılığını gösteren bir layiha sundu.  Ortam bütün Karadeniz sahilleri boyunca oldukça    karmaşıktı. Savaş bitmiş, Ruslar çekilmişti. Ama  yeni statükonun  ne olacağı   muğlaktı. 

Öte yandan   Karadenizin Kuzeyinde, Kafkaslarda  bir  iç savaş  sürüyordu. Bolşeviklerle  Çarlık  rejmine bağlı  güçler arasında. 

Kahya’nın  nüfuz alanının Canik sancağından Batum’a kadar  yayıldığını  söylemek yanlış olmaz.  

Samsun’dan itibaren bütün limanlardan  yapılan  seyrü sefer, insan ve emtia  hareketliliği üzerinde Kahya’nın   hakimiyeti vardı

Bu ortam Yahya’yı fiili bir yerel  iktidar  haline getirmişti.  Bir çeşit hükümet, bir savaş  lordu  demek yanlış olmaz  sanırım. 

 Karadeniz limanlarının her birinde  silahlı adamları,  çeteleri   vardı:  Bu gruplara  liman  mafyası   demek mümkündür.  

Bu noktada   Giresunlu  Topal Osman Ağa ile yakın  bir teşriki mesai içinde  olduğunu ekleyelim. Ortak düşman Pontus Rumları idi. Onlara  karşı  verdikleri mücadele kurdukları  bölgesel hegemonyanın gözmezden gelinmesine neden oluyordu.  

Topal Osman Ağa ve  Kahya Yahya’ya  bağlı  silahlı adamlar Pontusçulara karşı en geniş  yerel   gücü  oluşturuyordu. 

Bu arada Kahya’nın  Enver Paşa’ya bağlı Teşkilatı Mahsusa bağlantılarının   devam ettiği  anlaşılıyor. 

TBMM  hükümetin   kurulması  , Anadolu’da tam  bir  otorite tessüsü  anlamına  gelmiyordu. Ne  mülki ne de askeri anlamda. 

İdare millicilere geçmişti ama, atanan vali ve mutasarrıflar eşraf ve mütegallibeyi kollamak zorundaydı.   Kahya’nın  “iskele hükümeti” ile karşı karşıya gelmeleri   söz konusu olamazdı. Bu  bir “compromise”  durumu idi. 

Sami Sabit Karaman’ın   derme çatma 13. Piyade Tümeni  dışında  hükümet  kuvveti yoktu. Karaman, Trabzon’a gittiğinde    tümenin sadece adı vardı. 

Çarlık ordusundan kalma silah depoları Kahya’nın  denetimi altındaydı

MUSTAFA SUPHİ’NİN RUSYA HAYATI 

Mustafa Suphi Bolşevik Devrimi gerçekleştiğinde  Urallarda  bir esir kampında tutuluyordu. Çarlık  rejimi taraf ından oradya gönderilmişti. 

Sürgünde bulunduğu Sinop’tan  Ahmet Bedevi Kuran ile birlikte Sivastapol’a firar etmişti.   (Mayıs 1914) Savaş patlayınca hasım Osmanlı  Devleti’nin vatandaşı olduğu olduğu için  Kaluga Valisi tarafından  esir kampına gönderilmişti. Bu kampta bin civarında Osmanlı  tebasının bulunduğu  söylenir.  

Savaş  devam ederken  kampa yeni esirler de getirildi.  Savaşın  sonuna doğru Rusya ağır bir bunalımın içine düştü.  

Bolşevikler  diğer siyasi güçlerin dağınıklığından yararlanarak  iktidarı aldılar. Rusya,  monarşiyi  lağv etmiş, cumhuriyete geçmişti. Bir süre Kerensky’nin sosyal demokrat hükümeti iktidarda  kaldı. General Lavr Kornilov’un darbe girişiminden sonra  bütün dengeler   değişti.  

Bolşevikler  silahlı bir ayaklanma ile iktidarı  ele geçirdiler. 

Esir kampları da  bu   rejim  değişikliğinden etkilendi. Çarlık devrilmiş, eşitlik ve özgürlük vaadeden Bolşevikler iktidara gelmişti.  

Devrimin  yerleşmesi hiç kolay olmayacaktı. Çarlık  generalleri eski rejimi 1921’e kadar    savundular. Denikin, Kolçak ve Wrangel.   Kızıllara  karşı  beyaz  üniformalar içinde  savaştılar.  Bu  çarlık  ordusunun  simgesiydi.  

Kanlı bir   iç savaş oldu.   İç  savaş  bu yazımızın konusu  değil. Ama birkaç söz etmeden geçmeyeceğim. Kırım yarımadasında   Kızıl Ordu komutanı Frunze   tarafından kuşatılan Wrangel’in 150.000  kişilik ordusu   müttefik  gemileriyle tahliye edildi.   Daha ziyade Fransız amiral  Dumesnil’in gayretleriyle. Bu konuda 12 puntoda bir   yazım yayınlanmıştı. Bir göz atmanızı  öneririm. 

1920 sonbaharında İstanbul  sokakları  mülteciler doldu. Sadece avamdan insanlar değil ülkesini  terk etmek zorunda kalan Rus aristokrasisi  de İstanbul’da uzun bir fakrü zaruret  hayatı  yaşamak  zorunda kaldı. 

MUSTAFA SUPHİ VE SULTAN GALİYEV ÜÇÜNCÜ  ENTERNASYONEL’E KATILIYOR   (KOMİNTERN) 

Esir kampları boşalırken  binlerce yeni  Bolşevik ortaya  çıkmıştı.  Mustafa Suphi de bunlardan biriydi.  Lenin ve Stalin’in “milliyetler meselesi” olarak   tanımladığı  meselenin  çözümünde yararlanılabilecek bir  birikimi vardı. Avrupa’da tahsil etmiş,   hukuk ve siyasal bilimler  eğitimi almış,  Jean Jaures’i hayranlıkla dinlemiş  bir  simaydı. 

Sultan Galiyev ile birlikte Moskova’da Stalin’in  ekibine katıldılar. 

Bu sosyalizmin   reel-politik değil iyimser ütopya dönemiydi. 

Çarlık zulmünden  kurtulan halklar kendi özgür  seçimleriyle  ve kendi  belirledikleri   yoldan sosyalizme    ulaşacaklardı. Dayatma olmayacaktı. 

Aslına bakılırsa,  daha ilk temas  günlerinde Stalin, Sultan Galiyev ve Mustafa  Suphi’de  “millilik” eğilimleri sezdi. Ve bundan hiç hoşlanmadı. Ama  belli etmedi. 

2-6 Mart 1919 tarihleri arasında   Moskova’da  III. Enternasyonel  toplandı.  Bu kez adı Sosyalist Enternasyonal  değildi.  Komünist   Enternasyonel idi.  Kısaca Komintern. Amaç artık sosyalizm değil,  Dünya komünizmi idi. 

Mustafa Suphi,   burada toplanan 52  delegeden biriydi. Kendisi Türk  komünistlerini temsil   ediyordu. 

Çarlık generalleri, Urallarda, Kafkasya’da,  Kırım’da-peşpeşe-ağır yenilgilere  uğradılar. İş savaş 1921’e   kadar  devam etti. 

1920  baharında   Kızıl   Ordu Kafkaslara indi. (Mart-Nisan)  İhtilalden sonra   doğan otorite boşluğundan yararlanan  yerel  güçler, Gürcistanda Menşevik,  Azerbaycan’da Müsavat,  Ermenistan’da Daşnaksütyun hükümeti   kurmuşlardı. 

Bu ülkelerin   hepsinde Bolşevikler kısa sürede  iktidarı aldılar. 

Azerbaycan da Dr. Neriman Nerimanov , Başkurt Tatarları arasında Mir Sait Sultan Galiyev  en önemli  isimlerdi.  Nüansları olsa da idealleri   sosyalizm   idi. 

Bu isimler “ Sosyalizm kadar    Türklüğü  de önemsiyorlardı”. Moskova’dan talimat almak istemiyorlardı. 

Bütün komünisler eşit olmalıydı. Tabii partilerde. Hiç biri Rus  Komünist Partisinin hegemonyası  altında olmamalıydı. Onun sultası altında politikalarını belirlememeli  idi. 

BAKÜ ŞARK MİLLETLERİ  KURULTAYI 

 Komintern (Komünist Enternasyonal)  1920 sonbaharında Bakü’de çok büyük bir toplantı tertip etti. Zinoviev,  Bela Kun, Karl Radek  toplantıya   öncülük etmişlerdi.  Toplantıya Şark Milletleri kurultayı  adı verildi.   2000’e yakın  delege katıldı.  Dünyayı  Sarsan 10 gün  başlıklı  kitabın yazarı  John Reed de Moskova’dan gelen  heyetin içindeydi. 

Toplantıda ezici çoğunluğu komünistler oluşturuyordu.Dünyanın  her tarafından  farklı  partiler de temsilci göndermişlerdi.TBMM  Hükümeti de.  Ortak payda  ezilen  halkların   anti kapitalist ve anti emperyalist birlikteliği idi. 

Kapitalizmin  boyunduruğu altındaki bütün mazlum milletler orada idi. 

Kurultaya  katılan Türkler bölünmüştü. TKP çevresini Mustafa Suphi ve Ethem Nejat  temsil ediyordu. Ankara  hükümetini temsilen Dr. İbrahim Tali Öngören  gönderilmişti. Bir de Enver Paşa  ve partizanları vardı.  Dr. Bahaeddin Şakir gibi. Türkiye’den .  Naciye Hanım adında  feminist  bir kadın da vardı. 

Komintern,  kendi önder kadrosunu Moskova’dan özel bir  tren ile göndermişti.  Kurultay   III.   Enternasyonalin   vesayeti altında geçti. Epey kaotik bir ortam vardı. Herkes  kendi   ideolojik heyecanını  yüksek perdeden duyurmaya çalışıyordu. 

Enver Paşa’nın konuşması  tam bir fiyasko ile sonuçlandı. Suphi partizanları konuşmayı  sabote ettiler.  Komiternin  seçkin üyeleri  onu  fazla önemsemediler. Hatta görmezden geldiler. 

 TKP KURULUYOR :  TÜRKİYE İŞTİRAKİYYUN TEŞKİLATI 

TKP’nin  kuruluşuna gelince.  Önce  partinin  adına dair  birkaç söz söyleyelim. Parti çevresi önceleri  Türkiye İştirakiyyun Teşkilatı  olarak anılıyordu.  Kuruluşunda Türkiye Komünist Fırkası  adını aldı 

Türkiye sol literatürü    partinin kuruluşunu çok  simgesel/ikonik bir olay olarak görür. Ancak kuruluş kongresi  konuşmalarını  incelediğinizde  hayal  kırıklığına uğrarsınız. Kurucular kurulunun pek çok üyesi Ruslara esir düşmüş   zabit ve erattan  kişilerdir. Okuyucuya biraz  garip gelebilir ama Suphi, Ethem Nejat   ve birkaç münevver dışında kimsenin  sosyalizm literatürü konusunda bir  bilgisi yoktur. Konuşmalar açıkca bunu gösteriyor. Kongreye  katılan üye  sayısı 70 kişi civarında. 

İlk TKP’liler ailesine/evine  dönmenin yolunu  arayan  esir kamplarından kurtulmuş askerler. TKP’nin kuruluş kararlarını muhtevi    belgeyi (dijital ortamda) Amsterdam  Sosyal Tarih  Enstitüsünde görmüştüm. İtiraf ederim ki heyecanlanmıştım.  Suphi’nin  ve diğerlerin  imzaları  vardı.  

TKP  evrakı şimdi sanal ortamda TÜSTAV  arşivinde görülebiliyor. 

SUPHİ'YE DAİR DOĞRU VE YANLIŞ BİLGİLER 

Öncelikle şunu belirtmeliyim.  Suphi’nin ailesi Osmanlı  eliti  bir  ailedir.  Babası Mevlevizade Ali Rıza Özütürk  idi.  Giresun, Kudüs, Şam, Erzurum, Kastamonu, Edirne  gibi vilayet ve sancaklarda mülki idare  amirliği yapmıştı. 

Beni şaşırtan bir şey de  babasının  cumhuriyet dönemi  valilerinden biri olması. 1930’da Samsun valisi. Bir çok  yerde Suphi’nin  Galatasaray Lisesi (Mektebi Sultani) mezunu olduğu yazar. Değildir. Erzurum  lisesi mezunu.  Babası Erzurum’da  vali iken   orada  okumuş olmalı.  Suphi  İstanbul Hukuk’u bitirdikten sona  Fransa’ya Sorbonne’a gidiyor ve orada Siyaset bilimi  okuyor. . Yine sanılanın tersine doktora  yapmış değil.  Yazdığı tez siyaset bilimi lisans bitirme tezi. 

Dönünce,   Mektebi Sultanide,   Yüksek Ticarette  hocalık  yapmıştı. İttihatçılarla  arası bozulunca onu Sinop’a  sürgün ettiler.  O da bir grup arkadaşı ile birlikte Çarlık Rusya’ya (Kırım’a kaçtı) Kendisini  hükümet   muhalifi bir  Jön Türk olarak tanıttı. 

Başlangıçta  gördüğü muamele  çok iyiydi. Siyasi  mülteci idi. Hatta   göreli serbest  bir hayat  yaşadı. Fransızca dersler verdi. Ama savaşın patlaması bütün dengeleri  bozdu. Yavuz’un (Goeben)  Sivastapolu bombalayarak  savaşı başlatması  her şeyi  alt üst etti. 

Rusya bütün  Osmanlı  Türklerini Urallarda bir  kampa  kapattı. Enterne edildiler. Suphi ve arkadaşları  düşman ülke vatandaşı  idiler. Bu durum Bolşeviklerin iktidarı  aldığı tarihe kadar  devam etti.  Devrimle birlikte Suphi’nin Rusya hayatı bir kez daha değişti. 

 Bakü’ye Kızıl ordununun   yürüyüşü ile birlikte gelmiş olmalı.  Belki Maria  da  yanında idi.  Suphi,  Komünist Partisine başkan seçilince   kendisinde Türkiye’nin Lenin’i olma potansiyeli görmüş  olmalı.  Ama kader ağlarını  onlar için başka türlü  örecek. 

MARİA  MİHAİLOVNA TKP  SAFLARINDA 

Bu arada Mustafa Suphi  genç bir kadınla  tanışmıştı. Bir komsomolka (Genç  kadın komünist demek) Adı:  Maria idi. Belki de Novorosiski’den  beri tanışıyorlardı.  Bakü   Subay Kulübü'nde   evlendiler. 

Sanırım  Maria, 30’unda  bile olmayan   genç bir kadındı.  Çoğu kaynakta  Odesalı veya Novorosiski  diye  yazılıyor. Moskova’da iktisat okumuş. Hikayesinden  ajitasyon- propaganda   yetenekleri  olduğu anlaşılıyor. 

Kars’ta  kaldıkları üç  hafta içinde Rus göçmeni Malakanlara yönelik  etkinlikleri bunu  gösteriyor. 

Asıl adı  Maria Mihailovna'dır.  Buradaki "Mihailovna", babasının adını  gösteren patronimdir. Mihail kızı demek. TKP Kayıtlarındaki Adı ise Meryem Suphi’dir.

MUSTAFA  KEMAL PAŞA  İLE MEKTUPLAŞMA VE HİTAP ŞEKİLLERİ   

Mustafa Suphi Mustafa Kemal Paşa’ya Türk  iştirakçileri (komünistler)  adına Bakü’den yazdığı mektupta   bir denklik ilişkisi  kurmaya  çalışır. Tarih: 15 Haziran 1920’dir.  

Bakü  Şark Milletleri kurultayı  henüz toplanmamıştır. Ama  III. Enternasyonal’e katılmıştır.    

Mustafa Kemal’e şöyle  seslenmektedir: 

Büyük Millet Meclisi Reisi ve Kuva-yı Milliye  Başkumandanı Mustafa Kemal Paşa. 

Kendisini de  Bakü İştirakiyyun Komitesi Merkez Heyeti Reisi Mustafa Suphi olarak takdim etmektedir.  Mektup bir kurye ile  Ankara’ya ulaştırılır.  Kurye:  Süleyman Sami’dir. 

 Musta Kemal Paşa 13 Eylül’de mektubu şu  hitapla cevaplar:  

“Türkiye İştirakiyyun Teşkilatı Merkez Komitesi Reisi Mustafa Suphi Bey’e” 

1920 SONBAHARINDAN 1921  OCAK  SONUNA KADAR SİYASAL DENGELERİN DEĞİŞMESİ 

1920 Eylülünde   Kafkaslarda siyasi durum netleşmişti.  Azerbaycan, Gürcisten ve Ermenistan ‘da   Bolşevik hükümetler kurulmuştu.  

Suphi Anadolu’da  Ekim Devrimini tekrarlama planları   yaparken Karabekir Paşa,  Ermeni Daşnaksutyun   kuvvetlerini yendi. Ermenileri barışa zorladı.  Çok geçmeden Ermenistan’da   rejim değişti. Yeni rejim Gümrü Antlaşmasını tanıdı. 

Şimdi dilerseniz Suphi’nin  fırkaya  başkan seçildiği  tarihten  28/29 Ocak 1921 tarihli o meşum geceye kadar  değişen  siyasi dengeleri  inceleyim. 

Suphi,  Anadolu sosyalist devriminin (Bolşevikliğinin) önderi  olma   heyecanı içindeyken, Enver Paşa, Batum’a kadar gelmiş, Anadolu’ya geçme koşullarını   tartmaktaydı.  

Amacı Mustafa Kemal Paşa’yı tebdil etmek,  Anadolu ihtilalinin  önderliğini ele geçirmekti..   Ankara’da, Trabzon’da ajanları vardı. 

Anadolu İhtilalinin  hangi yöne evrileceği henüz berrak değildi. 

TÜRKİYE  HALK İŞTİRAKİYYUN FIRKASI  MESELESİ 

 THİF,7 Aralık 1920’de Ankara’da kurulduğunu ilan etti. Kurucu kadroda  Nazım Resmor, Mehmet Şükrü Koç, Şeyh Servet Efendi  gibi milletvekilleri vardı.  Meclis dışı kadrosu içinde Baytar  Binbaşı Hacıoğlu Salih,  Ziynetullah Nuşirevan ve Şerif Manatov da vardı. 

 Bu tarihlerde, TBMM’de bir  Kemalist  partinin  varlığından henüz söz etmek zordur.  

Eskişehir’de Ethem, Arif Oruç, Hakkı Behiç Bayiç, Mustafa Suphi’nin  Moskova’da çıkarmaya  başladığı “Yeni Dünya” gazetesini taklit eden “Seyyare-i Yeni Dünya” yı çıkarmaya  başlamışlardı. 

Kuva-yı nizamiye henüz çok  zayıftı. Kuvayı milliye komutanları Anadolu’nun her yerinde egemendir. Ali Fuat Paşa’nın  Umum Kuvayı Milliye komutanlığının fiili   bir etkisi yoktur. Ethem’in Kuvayı Seyyaresi en güçlü milis  gücüdür.  İç şavaş  devam etmektedir. 

Bir başka önemli gelişme,  Halk İştirakiyyun  adayı  Nazım Resmor,   Dahiliye vekaleti seçimini Refet Bele’nin önünde bitirir.  Vekil olur. Mustafa Kemal Paşa  altındaki zeminin  kaydığını hissetmektedir.

 Nazım Bey’i, TBMM  Başkanı ve İcra Vekilleri Heyetinin doğal   başkanı olarak  istifaya zorlar. 47 sayılı  namzetlik yasasının  çıkarılma   nedeni  budur. Mustafa  Kemal güvendiği adamlardan oluşan bir hükümet  oluşturmak istemektedir. Nazım Bey,  onun gözünde  güvenilir biri  değildir. 

Mustafa Kemal, Suphi’nin Ankara’ya  Moskova’nın vekili (taşeronu) olarak  gelmek istediğini düşünmektedir.   Rejimin niteliğini belirleme  (ideolojik  politik sınırlarını çizme)  yönünde  önemli bir adım atılır. Bu Halkçılık programıdır.  Program birkaç ay içinde Teşkilatı Esasiye Kanununa   dönüşecektir. Tarih: 20 Ocak 1921. Kanun  numarası 85. 

Kronolojik olarak   bu gelişmelerle örtüşen önemli   bir gelişme, THİF üyelerinin hükümeti devrimeye teşebbüs suçundan (taklibi  hükümet cürmünden) Ankara İstiklal  mahkemesinde yargılanmalarıdır. 

Hacıoğlu Salih ve   Nazım Bey   mahkumlar arasındadırlar.  Bu isimler  de 1921 af  kanunu ile affedilecekler. 

Görüldüğü  gibi  ideolojik   ortam epey  muğlak, iktidar zemini hiç   sağlam görünmemektedir.

ALİ FUAT  PAŞA  MOSKOVA’YA   BÜYÜKELÇİ  OLARAK GÖNDERİLİYOR 

Atatürk,  Sovyetlerle  eşit koşullarda  ve rasyonel temelde bir işbirliğini önemsiyordu. Suphi gibi   bir vekil üzerinden ilişki  kurmak  istemiyordu. 

Suphi’nin Anadoli İhtilali’nin sol kanadı olma talebi  içeriği   tam doldurulmamış   bir adımdı. Asgari ve azami planları   olabilirdi. 

Neticede  1920’nin sonunda  Mustafa Kemal’in karşısındaki  güvenilmez  güçler şöyle  sıranabilir.  Sabık İttihatçılar, Türkiye Halk İştirayyun Fırkası,   Bakü TKP’si, merkezkaç bazı  eğilimler (Erzurum  özerk  yönetimi ve Konya  Selçuklu hükümeti gibi) ve  Paşa’dan hiç hoşlanmayan dindarlar   grubu.  Muhafaza-ı Mukaddesat  Cemiyeti. 

Gediz baskını  başarısızlığından sonra,  Mustafa Kemal Paşa,  Umum Kuva-yı Milliye Komutanı ve sınıf arkadaşı Ali Fuat Paşa’yı Moskova nezdinde büyükelçilik görevine getirdi.  Yusuf Kemal Tengirşenk ve Dr. Rıza Nur’u  yanına katarak  Rusya’ya  gönderdi.  Bu misyon 16 Mart 1921’de   Moskova Antlaşmasını   imzaladı.  Başdelege Yusuf Kemal Bey  idi. 

KARS’TA  ALİ FUAT PAŞA-MUSTAFA SUPHİ KARŞILAŞMASI  

Türk delegasyonu Moskova’ya  giderken,  Mustafa Suphi ve TKP Heyeti Türkiye’ye  giriş yapmıştı. İki heyet  Kars’ta karşılaştılar: 28  Aralık 1920. Yanlarında  Komintern’in yoldaş dayanışması  babında  verdiği rubleler vardı.  Kasalar içinde taşınan  altın  rublelerle   üç  hafta sonra Erzurum’a  doğru yola çıktılar. 

TKP’nin Türkiye’ye girişini dikkatle  izleyen Enver Paşa,  Naciye Sultan’a yazdığı mektupta  paranın miktarını  abartır. 120.000  rubleden söz eder. Akla yakın  miktar 8000  altın rubledir.  Rusların o tarihte  Türk Komünistlerine  o  kadar  para vermeleri mümkün değildir. Aslına bakılırsa  TKP yi de hiç  bir zaman önemsememişlerdir. Ruslar,  TKP’yi       daima peyk parti (satellite)  olarak görmüş,  ona  göre muamele etmişlerdir.  

 MECLİSTE 22 OCAK 1921 TARİHLİ  GİZLİ  CELSE: “İŞTİRAKÇİLİK  MESELESİ” 

 TKP’liler   Türkiye’ye giriş yapınca TBMM’inde gizli bir celse yapıldı. Bu arada Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası  meselesi de  gündemdeydi. Bu gizli celsede  Atatürk’ün dili  çok serttir. Çalışmalarım sırasında Atatürk’ü bu düzeyde bir öfkeyle pek az gördüm. 

Konuşmasında, Suphi ve arkadaşlarından serseriler  diye söz eder. Bu ifadenin    beni çok şaşırttığını  belirtmek  isterim. Bir çok tutucu milletvekilinin söz aldığı celsede siyasi     hava 1920 baharından   oldukça  farklıdır.   Yusuf Kemal  ve Bekir Sami Moskova’ya gönderilirken   Ankara’da  herkes adeta  Bolşevik olmuş,  kırmızı  fular takmaya başlamıştı.  Karabekir bile “Şark  mefkuresi” içinde  yer almak  zorunda  olduğumuzdan söz ediyordu. Artık hava değişmişti. 

ERZURUM’DAN TRABZON’A GİDEN  YOL 

TKP’nin Erzurum   Trabzon yolculuğu ağır kış koşullarında  gerçekleşmiştir.  Kop ve  Zigana   dağları aşılmak suretiyle. Yoğun kar yağışı altında.

Heyet Kars’ta üç hafta kaldıktan sonra 21 Ocak’ta  Erzurum’a ulaşmıştı. Şiddetli  protestolar altında  şehre sokulmadılar. İstasyon’dan Trabzon’a doğru yola çıkarıldılar. Ben  bu protesto  örgütlenmesi işinin  arkasında Muhafaza-i Mukaddesat  Cemiyeti olduğu kanısındayım.  Erzurum  mebusu  Mustafa Durak Sakarya’nın   söyledikleri  buna işaret ediyor. 

Mehmet Emin’in eşi Meryem hasta olduğu için Erzurum’da bırakılıyor. Kafile   kızaklarla  yolculuk ederek  altı günde Maçka’ya varıyor. Baytar yüzbaşı Abdülkadir  burada  gruptan ayrılıyor. Yüzbaşı Trabzonlu. Büyük  biraderi  şehirde  avukatlık yapıyor. Kahya ile iyi ilişkiler içinde. 

 Yahya,  büyük birader Avukat Mehmet’e haber uçuruyor. “Eğer kardeşini kurtarmak istiyorsan, şehre girmesine engel ol. Yola çık, onu bir şekilde kafileden ayır.” 

Veteriner Yüzbaşı Abdülkadir, Maçka  kaymakamı ve abisinin yardımıyla "hasta olduğu" veya "alıkonulduğu" bahanesiyle gece heyetten ayırılıyor;   Trabzon'a (limana) götürülmüyor. 

Maçka’da gruptan ayrılanlar şunlar: Abdülkadir, Mehmet Emin,  Süleyman Sami. Son  iki ismin İttihatçıların  ajanı olduğu söyleniyor.  Teşkilat-ı  Mahsusa’dan.  Bu isimler Bakü  günlerinden beri  partinin  içindeler.  

BİR ENVERİST  PARTİZAN: KÜÇÜK TALAT BEY (MUŞKARA)  

İttihat ve Terakki’nin önemli  eylem adamlarından biri Küçük Talat Bey’dir. Talat Muşkara.  Talat Paşa  ile karıştırılmaması için ona  Küçük Talat  derler. Enver Paşa’nın adamıdır. 

Küçük Talat “Suphilerin katli  esnasında” Trabzon’dadır. Halil Kut ve Enver Paşa  bağlantılarını Trabzon’da  kuran ve takip eden teşkilatçı odur.  Gelişmeler üzerine Tuapse’de bulunan Halil Paşa’ya bir mektup  yazıyor. 

Sonra oraya gidip görüşüyor.  

Sungun Savran Hoca’nın  işaret  ettiği gibi, katliam –pekala-Enverist parti tarafından planlanmış olabilir. Anadolu’da   Mustafa Kemal’e tek  alternatifin.  Enver Paşa  olmasını sağlamak için. 

Mustafa Suphi’nin Anadolu’ya gelişi  Enver için de  bir tehlike. Bu nedenle Küçük Talat, olayın örgütlenmesinde kilit adam  olabilir. 

Mete Tunçay  da  bunu  ihtimal  dahilinde görüyor. 

Mete Hoca “Sol Akımlar”  üzerinde  çalışırken   Yahya Kahya’nın oğlundan  bir mektup almış,  Kahya’nın oğlunun adı Osman Kahya. Mektubun tarihi 15 Aralık 1967. 

Osman Bey “babasının  vatani vazife duygusuyla davrandığını asıl  katilin  bugün  tapılan biri olduğunu  zaman  gösterecek  diyor. “ Sanırım  kimi  kastettiği anlaşılmıştır. 

Benim de  aklıma bir soru düştü. 

Osman   Bey’e onu  sormak isterdim.

“Maria’nın  başına neler  geldi biliyoruz da...

Kominternin TKP’ye verdiği altınlara   ne  oldu?” 

YAHYA   KAHYA’NIN ÖLDÜRÜLMESİ, ALİ ŞÜKRÜ CİNAYETİ TOPAL OSMAN’IN  ÖLÜ ELE GEÇİRİLMESİ 

Kahya,   Trabzon ve havalisindeki zalimce  davranışları  nedeniyle 12 Ocak 1922’de tutuklandı. Yargılanmak üzere Sivas’a götürüldü. Kahya  uzun sürmeyen bir yargılamadan sonra yolsuzluk ve zorbalık isnatlarından  beraat etti. Trabzon’a  döndü. 

Davanın mevzuu Yahya’nın Trabzon’da feodal lord  rolü  oynamaya başlamasıydı. 

 1922  Temmuzunda   Kahya, Ankara’dan gelen bir  suikast timi  tarafından  öldürüldü.  Olayı  örgütleyenler İsmail Hakkı  Tekçe  ve Topal Osman Ağa. Suikast Büyük Taarruzdan önce  dikkatinizi  çekerim.

Birinci Meclis  seçimin yenilenmesini    müzakere ettiği günlerdeTopal Osman  Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey’i papazın bağında öldürür.  (27 Mart  1923) Bir süre sonra  müsademe  ile   Topal Osman da  ölü ele geçirilir. Cesedi TBMM  önünde asılarak  teşhir edilir. 

Bütün bu olaylar silsilesi  sol jargonda  Suphilerin  katlini Mustafa Kemal’e  fatura etmek için kullanılır.

Ben Mustafa Kemal Paşa’nın zihninde  “Suphilerin”  çok önemli bir yer tuttuğunu sanmam. Özellikle Başkomutanlık Kanunu ve Sakarya Zaferinden  sonra. 

Yahya’nın  bir  savaş lordu, halledilmesi  gereken bir bela olarak  düşünülme ihtimali ise daha yüksek. 

MOSKOVA ANTLAŞMASI  İMZA EDİLİRKEN  MARİA  YAHYA’NIN  ELİNDE  TUTSAKTI 

Maria’nın  Kahya’nın konağında  tutsak edildiği dönemin hemen başında Türk  ve Sovyet hükümetleri arasında  bir antlaşma imzalandı: Moskova Antlaşması, 16 Mart 1921 

TBMM  hükümeti  Yusuf Kemal Tengirşenk, Ali Fuat Paşa ve Rıza Nur  tarafından temsil edildi. İmza töreninin videosu  internet ortamında var. Lütfen izleyiniz. 

Moskova’da Türk  ve Sovyet hükümetleri  dostluk ve işbirliği   konusunda  anlaşırken Trabzon’da, korkunç bir katliama şahit olmuş  genç bir Bolşevik  kadın (Rus vatandaşı)   bir  yerel egemenin elinde  mahpustu. 

Moskova’da ( Haritaenko Sarayında)   heyetler  temkinli  bakışlarla birbirini  süzerken Maria, büyük resmin bir köşesinde unutulmuştu. 

Trabzon Rus Konsolosluğunun, Ankara’dan,  vilayet yönetiminden Maria ile ilgili   bir talepte bulunduğundan  emin değilim. Bununla  ilgili bir bilgim yok. 

MUZAFFER KIZIL ORDU KOMUTANI FRUNZE  TRABZON’DAN   GEÇERKEN  MARİA ORADAYDI 

Bu  zaman   dilimi ile  örtüşen çok anlamlı  bir olay daha var   bana göre. Kırım’da Wrangel ordusunu yenen  Frunze, Sovyet  yönetimi  tarafından Ankara’ya gönderilmiştir.   

Novorosisky, Tuapse   yoluyla Kafkasları  aşarak Batum’a gelir.  Buradan San Nago  buharlı gemisi ile Trabzona geçti. 25 Kasım 1921.   Rusya’dan gelen  herkes için  Ankara yolu Trabzon’dan geçiyordu.  

Ankara’ya ulaşmanın  en emin yolu  Kafkaslarda yeni  kurulan   sosyalist  devletler   topraklarıydı.  Frunze, yanındaki 25 kişilik  Sovyet kafilesi ile birlikte Kleopatra gemisi ile Trabzon’dan Samsuna  geçti.  2 Aralık 1921. 

Heyetler arasında  görüşmeler fevkalade verimli geçti. Nutuklar  atıldı.  Türk  ve Sovyet halkları  için  kadehler kaldırıldı.  

Fevzi Paşa   resepsiyonun ilerleyen saatlerinde evine  gönderildi.  Sebebini de siz tahmin edin.  

Sonuç itibariyle şunu demek istiyorum: Kızıl ordu komutanı, Sovyet yönetimin   olağan üstü temsilcisi, Trabzon’dan geçerken  Bolşevik bir komsomolka  şehirde bir yerde tutsaktı. 

MARİA  NEREDE OLABİLİR? 

Bir hatırlatma notum var 2017’den kalma.   Maria’nın  Trabzon’da hayata  veda ettiğini  ve kimsesizler   mezarlığına defnedilmiş  olabileceğini   sanmışım. 

Bu mümkün değil. 

Hepimizin  hafızasındaki  o resimdeki kadın da Maria değil; Emine Muhittinova. Yer: Taşkent. 

Şimdi ulaştığım  nokta şudur: 

Yahya, Maria’yı  Nemlizade Ragıp’tan geri alıp  Rızeli iskele çetesine vermişti.  1922  Temmuzunda  muhafız alayı komutanı İsmail Hakkı Tekçe  ve Giresun  gönüllü  taburu komutanı Topal Osman’ın  silahlı adamları tarafından pusuya düşürülerek   öldürüldü.  Bu tarihte Maria,  Trabzon’da olamazdı. 

Maria eğer defnedilmiş ise  mezarı Rize’de olmalıdır. 

Onun sırrı, yerel sözlü tarih, adli tıp ve genetik bilimi  ile aydınlatılabilir. 

Maria, zaman  zaman aklıma düşer, onun  yaşadığı  zalimliğe karşı biz Türklerin ahlaki ve vicdani  bir sorumluluğu var. Onu bulmalıyız.