Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
50,2320
Dolar
Arrow
42,7788
İngiliz Sterlini
Arrow
57,8340
Altın
Arrow
6373,0227
BIST
Arrow
10.729

Birinci Meclis’in ilk dokuz ayı

KONVANSİYONDAN  DEVLETLEŞMEYE GEÇİŞ: İDARE VE ORDUNUN KURULUŞU 

Meclis’in açılışından Teşkilatı Esasiye Kanunu çıkarılana kadar geçen dokuz ay içinde yeni devletin kuruluş ve konsolidasyon  sorunları yaşanmıştır. 

Bunları başında elbette ordunun  ve idarenin  kuruluşu gelir. Öncelikle  bir idare mekanizması  kurulmak gerekliydi.  Çok acil bir şekilde. Bunun için maddi ve beşeri kaynaklara ulaşmak ve kullanılır hale getirmek zorunluydu. 

Mülki idarenin “millicilere” bağlanması HeyetiTemsiliye döneminde büyük ölçüde tamamlanmıştı. Bazı mutasarrıf ve valilerin  milli  kurtuluş cephesine katılmaya ikna edilmeleri epey  güç olmuştu.Hatta  zorlama ile. Vekaletler  kurulduktan  sonra  Anadolu Devletinin çarkları  dönmeye  başladı. 

En önemli mesele orduyu kurmaktı. Elde kadrosu  son derece zayıf  iki  kolordu ve onlara  bağlı tümen  ve alaylar vardı.  Adları kolordu, tümen ve alay olduğuna  bakmayınız. Bunlar asgari düzeyde teşkilatı olan birliklerdi. Karabekir’in 15. Cebesoy’un 20. Kolordusu dışında ordu neredeyse yok mesabesine inmişti. 

Askerin celp ve sevki için kaynak yoktu. Silah altına alınanlar yürüyerek kıtalarına  katılıyorlardı. Bu nedenle ordunun yeniden kuruluşundan (Kuvayı  Nizamiye) söz edebilmek için  bir yıla  yakın  zaman geçecektir. 

Komuta kademesinde en büyük kazanç İstanbul hükümetinin Harbiye Nazırı Fevzi Paşa’nın Ankara’ya iltihakı oldu.  

Süvari kolordusu komutanı Fahrettin Altay Paşa’nın da ikna  edilmesi kolay olmadı. O tarihte Albay rütbesindeydi. 

Yakup Şevki Paşa, Ali İhsan SabisPaşa Malta’ya sürgün edilmişlerdi. 

Bu isimlerin milli orduya  katılmaları Sakarya Zaferinden sonra gerçekleşebildi. İsmet Paşa, Kazım Özalpalbay rütbesi ile Milli hükümetin emrine girdiler. 

Nurettin Paşa Mustafa Kemal önderliğinde  bir  harekete katılmakta  uzun süre tereddüt etti. Çekincelerle harekete katıldı. Merkez Ordusu komutanlığına atandı.  Bu ordu Pontus ve Koçgiri tedip harekatlarında Giresun gönüllü alayı ile birlikte hareket etmiştir. Sakallı Nurettin Paşa’nın aktif olarak görev aldığı  harekatlar iç güvenlik harekatlarıdır. Gazi Paşa’ya her zaman sorun çıkarmış, onun önderliğine kerhen rıza  göstermiştir. 

Subaylar ve yedek subaylar (ihtiyat zabitleri) tedricen milli ordunun kadrolarını güçlendirdiler. Bu sürecin zamana yayılmasının sebebi maddi imkanların son derece kısıtlı olmasıydı. 

Sonunla Ordu kuruldu. Halkçılık Programında belirtildiği üzere, ordu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ordusu idi.  Ama, zafer  kazanma  kapasitesine erişmesi için eğitim,  teçhizat, mühimmat yönünden gücünün pekiştirilmesine ihtiyaç vardı. Kaynakların orduyu taarruza kaldırabilecek düzeye ulaşması gerekiyordu. Bu hiç kolay olmayacaktı. 

AYRILIKLARIN TEMELİ: MECLİS HANGİ AMAÇLA TOPLANDI? 

Birinci Meclis  muhafazakar bir ekseriyete  sahipti.  Biz Türklerin büyük halaskarı bu koşullar altında  kurtuluşa  ve devrime öncülük  etti. Doğan Avcıoğlu bu  durum için şöyle bir ifade  kullanmıştı:  Tutucu  güçlerle devrimcilik. Çok doğru bir ifade. 

Birinci Meclis  tarihine dair ilk vurgulanması  gereken   husus  şudur: Ona kişisel olarak itirazı olan bir çok  mebus elbette  vardı. Ama kurtuluş için çok fazla  seslerini  yükseltmiyordu. Tartışma çıksa  bile  sonunda gerilim düşürülüyordu. Hüseyin Avni Ulaş’ın  epey gerilimli bir  oturumdan sonra  “Paşa  hazretlerinin  ilk günlerden  beri arkadaşı olmaktan  müftehirim”   sözlerinde olduğu gibi.  Kurtuluş için  desteklenmesi gerektiğini düşünüyorlardı. 

Mustafa Kemal açısından Meclisin ilk oturumlarında kabul  edilen kuvvetler birliği  ve meclis üstünlüğü ilkesi -yeri  ve zamanı geldiğinde-  devrimci kararlar alabilmek için sağlam bir   hukuki  zemin oluşturmuştu. 

Tutucu  kanada gelince, onlar da farklı mülahazalarla   meclis üstünlüğünü  savunuyorlardı. Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey’in şu sözleri  meşhurdur:  “Meclis diktatörlüğünden  yanayız.  Şahıs diktatörlüğüne karşıyız” Şahıstan kimi kast ettiği malum.  Sözün arka planında ne gibi düşünceler olduğu da malum. 

Mustafa Kemal Paşa’nın muhalifleri de bu ilke ile onun önünü kesmeyi planlıyorlardı. 

Mecliste 1921 Mayısına kadar tam manasıyla siyasi parti diyebileceğimiz bir  ortam yoktu. Bunun temel nedeni  vatan savunması ve askeri   teyakkuz   durumudur. 

1921  kışında  durum netleşti. Siyasal rejim anlamında tabii. Müttefik  istilasına karşı milliyetçi direniş  güçlenmek  zorundaydı. Nihai zafere  ulaşmak  için birlik siyaseti zorunluydu. Onu  başkomutan  yaptılar.  

KURTULUŞTAN  SONRA HİLAFET  VE SALTANAT NE OLACAK? 

Teşkilatı Esasiye Kanunu “hakimiyetin  millette olduğunu”  açıkça belirtmişti. Eşdeyişle ulusal egemenlik. 

 Egemenliğin tecelli ve temerküz ettiği yer Türkiye Büyük Millet Meclisi idi. Daha önce  çıkarılan yasalarda  “hilafet ve saltanat hukuku” ele alınmıştı. Nisab-ı  Müzakere  Kanununun (5 Eylül 1920) birinci maddesi şöyleydi: “ Büyük Millet Meclisi, hilâfet ve saltanatın, vatan ve milletin istihlâs ve istiklâlinden ibaret olan gayesinin husulüne kadar şeraiti âtiye dairesinde müstemirren inikat eder” Benzer ifadelere  “Büyük Millet Meclisi İcra Vekillerinin Suret-i İntihabına Dair Kanununda   da yer verilmişti. (3 Mayıs 1920) İlmiyelimebusların  bu konuda en fazla   başvurdukları kavram “halifenin   müttefikler  elinde esir olduğu” idi.  İcma-i ümmet  duruma  vaziyet ediyordu.    

Bu kavramsallaştırmanın siyasal içeriği  boştu. Hukuken de çelişkili idi. Milli  egemenliğin  olduğu yerde   saltanat idaresi olamazdı.  Aradan çok zaman geçmeden  cumhuriyetçilik “milli  saltanat” olarak tanımlanacaktır. 

Zaman zaman  muhafazakar milletvekillerini teskin etmek için “Muvaffakiyet hasıl olduktan sonra  halife-i müsliminkavanin-i esasiye  dairesinde  mevki-i muhterem ve  mübeccelini” alır deniliyordu. Mustafa Kemal Paşa da bu  sözleri kullanıyordu. Ama arkasından bunları konuşmanın şimdi zamanı  değil demeyi de ihmal etmiyordu. 

Kurtuluştan sonra “makamı muallayı saltanat ve hilafet  kanun dairesinde  mübeccel yerini alır “ ne demek oluyordu?   Bu kanun  dairesinde ifadesinin  içeriğinin  ne olacağını  zaman  ve koşullar belirleyecekti. 

Kanun  dairesinde  derken   aslında bir “rezerv “ vardı. Bir şerh. Bu örtülü olarak hilafet de   saltanat  da  kaldırılabilir  demekti.  Ama kanun ile. Öyle  de oldu. 

KUVVETLER BİRLİĞİ VE MECLİS ÜSTÜNLÜĞÜ İLKESİNİN  İŞLEVİ  NE OLDU?

1920 yazında  önemli sayıda  milletvekili açısından Ankara Meclisinin tek bir toplanma amacı vardı: vatanın ve milletin  istihlası- hilafet ve saltanat makamının esaretten kurtarılması. 

Meclisin bundan  başka bir amacının  olamayacağını ısrarla vurguluyor, rejime dair karar ve kanunlarda özellikle bu  ifadenin  yer almasına  çalışıyordu. 

Meclis  toplandıktan  sonra ilk halledilmesi gereken mesele hükümet  kurulmasıydı.  Anadolu’yu kim  hangi  meşruiyete  dayanarak  idare  edecekti? Bir çok mebus açısından yeni  bir hükümet kurulamazdı. Hükümet  Osmanlı  hükümeti idi. Kurtuluş  tahakkuk  edinceye  kadar   “Muvakkat bir idare “  kurmak yeterliydi. Kurtuluştan  sonra  İstanbul’a dönülmeli  Osmanlı  meşrutiyetinin kurumları iade edilmeliydi. 

Bu  şekilde düşünen  milletvekilleri açısından Meclisin Ankara’da toplanması Meclisi  Mebusan’ın güvenlik gerekçesiyle  vatanın  emin bir yerinde toplanmasından ibaretti. Onlara göre Türkiye Büyük Millet Meclisi Üçüncü Meşrutiyet Mebusan meclisi idi. 

Önce geçici İcra Encümeni kuruldu. Sonra  İcra Vekilleri heyeti.  

Ülke idaresi konusunda (hükümet  etme işleri) kafalar karışıktı. Bu noktada  Mustafa Kemal Paşa’nın benimsediği taktiksonuç alıcı oldu. Gazi Paşa, Meclisi aydınlatan  konuşmasından  sonra “bütün iktidarın”   mecliste  temerküz etmesini sağlayan  bir önerge verdi. Bu Türk parlamento tarihi açısından çok önemli  bir eşiğin aşılması oldu.  Önergenin   kabulü  meclis üstünlüğü  ve kuvvetler  birliği  ilkesinin  milli  kurtuluş savaşı  boyunca uygulanması sonucunu verecekti. Bu ilkeler-ilerde-devrim  için  kaldıraç işlevi görecekti. 

Muhafazakar mebuslar da  bu ilkeden  memnundular. Çünkü  Mustafa Kemal Paşa’nın  diktatörlük eğilimlerinden şüpheleniyorlardı. Meclis  tüzel kişiliği onun  üstünde olmalıydı. Bu  duygu onları  rahatlatıyordu. Meclis üstündü. Paşa hazretleri  değil.  Onlara göre hilafet ve saltanat hukukugeçici bir süre için “icma-i ümmete”  havale  edilmişti.

İKİ MERKEZKAÇ EĞİLİM : ERZURUM VE KONYA’DA NELER OLUYOR?  

TBMM yönetimi- erken evrede-gayrı nizamı  kuvvetlerle direnmeye ve askeri  ve mülki teşkilatı  kurmaya  çalışmakla  meşguldü. Tam bu sırada Meclis  içinden kuşku  verici  davranışlarda bulunanlar da oldu. 

Bu  tavrın-sadece- Mustafa Kemal Paşa  hakkındaki   olumsuz intibalarla  ilgisi yoktur. İşin esası şudur: Bazı  simalar  “müdafaa-yı hukuka  katılmakla birlikte”  milli kurtuluş hareketinin  zaferle sonuçlanacağına inanmıyorlardı. 

İki örnek vermek isterim. Bunlardan  ilki Erzurum milletvekilleri Celaleddin Arif Bey ve Hüseyin  Avni Ulaş’ın  tuhaf tutumlarıdır. İkisi de  Mustafa Kemal muhalifi idiler. Bu isimler  meclisten iki ay  izin alarak  Erzurum ve  çevresinde (vilayatışarkiyye) muhtar bir  idare  kurmaya  teşebbüs ettiler. 

Celaleddin Arif Bey, vilayetteki mülki ve askeri yetkilerin tümünü kuşanmayı planlıyordu.  Karabekir Paşa  gidişattan  kuşkulandı. Durumu  Ankara’ya bildirdi. TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa  telgrafla  bahse konu mebusları uyardı. Nisabı Müzakere Kanununa göre buna imkan olmadığını,mebusluktan  istifası halinde Celaleddin Bey’in  Erzurum Valiliği talebini  Meclisin  tensibine sunabileceğini belirtti.  İşin ilginç tarafı şudur ki, Celaleddin Arif Bey,  İstanbul Darülfünununda  hukuku  esasiye  müderrisi idi (anayasa  hukuku profesörü) Son  Mebusan meclisinin  başkanı seçilmişti. O tarih itibariyle TBMM ikinci başkanı ve Adliye Vekili idi.  Hüseyin Avni Ulaş ise en sert muhaliflerden biri idi. Erzurum Kongresi’nin açılış oturumda Ordu müfettişliğinden müstafi mirliva Mustafa Kemal Paşa’ya üniforma  krizi çıkarmıştı. Kendisi “sırmalılara”  muhalifti. 1922’de İkinci Grup adına TBMM başkanvekilliğine seçilecektir. 

Bir  başka merkezkaç örnek Konya  vilayeti ile ilgilidir.  Konya mebusu ve meclis  başkanvekillerindenAbdülhalim Çelebi Efendi’nin İtalyanların vesayeti altında bir Selçuklu hükümeti kurmayı  planladığı anlaşılıyor. Delibaş  ayaklanmasının   bununla ilgisi olduğunu  sanırım. 

İsyan bastırıldıktan sonra  DivanıHarbe sevkedilenlerden  biri  de oydu. Milletvekili  dokunulmazlığı ve  Mevlevi dergahı postnişini olması  nedeniyle  dosyanın  görüşülmesi ertelendi. Sonra  gündeme  gelmedi. 

İÇ SAVAŞIN  ŞİDDETLENMESİ: ALİ FUAT PAŞA, ÇERKES ETHEM,  DEMİRCİ MEHMET EFE KUVVETLERİ 

TBMM’nin  açıldığı tarihe   kadar silahlı çatışmalar  göreli olarak azdır. O dönem için tam manasıyla iç savaştan  söz etmek çok anlamlı değildir. Daha  ziyade Heyeti Temsiliye  İstanbul hükümeti çatışması vardır. Gerçek iç  savaş  TBMM  kurulduktan  sonra   ortaya çıktı.

1919-1920  arasındaki süreçte bir iktidar mücadelesi vardı: bu mücadele  daha ziyade siyasi araçlarla  sürdürüldü. 

İstanbul  basınında Anadolu  önderleri  için  şakiler, bağiler, Kemaliler  gibi ifadeler  kullanılıyorsa da Amasya  mülakatının anlaşma  ile  sonuçlanması mücadelenin   siyasi düzeyde  kaldığını  gösterir. 

Ankara  Konvansiyonu  toplandıktan durum değişti. Milli  Mücadele  önderleri İstanbul Divanı Harbinde ölüm cezasına  çarptırıldılar. Kararlar Sultan VI.Mehmet  tarafından tasdik edildi. 

Meclisin açılmasından   hemen önce Heyeti Temsiliyeye bağlı kuvvetlerle, hilafet ve saltanat  yanlıları   arasında iç savaş  başladı. Bunların en erken örnekleri Bolu-Düzce-Hendek olaylarıdır. İstanbul Hükümeti Süleyman Şefik Paşa  komutasında Hilafet Ordusu (kuvayı inzibatiye)  kurdu. Bu bir paralı  tenkil  gücüydü. İngilizlerden  destek alan  küçük ölçekli bir lejyoner ordusu idi. Adı Hilafet Ordusu olsa da. 

Bu erken dönemde Umum Kuvayı Milliye  komutanı  Ali  Fuat Paşa’ya bağlı  birlikler, Çerkes Ethem’in Kuvayı  seyyaresi, Yarbay Mahmut Bey’in emrindeki  kuvvetler  etkili  oldular. 

TBMM  hükümeti  kurulduktan  sonra iç savaş şiddetlendi. Çerkes Ethem’in tedip ettiği  Yozgat isyanı bu bağlamda önemlidir. Arap Seyfi Boğazı savaşında 300 isyancı Ethem  kuvvetleri tarafından bertaraf edildi. 

Refet Bele’nin  bastırdığı Konya isyanı sonrasındaki karışıklıklara TBMM Birinci  başkanvekili Abdülhalim Çelebi Efendinin de  (aynı zamanda Mevlevi dergahı postnişini) adı karıştı.  Yargılanmak  üzere Divanı Harbe  sevk edildi. Mebus ve başkanvekili olduğu anlaşılınca dosyası ayrıldı. Çelebi Efendi Ankara’ya döndü.

Denizli olayı iç savaşın  bir başka veçhesidir. Demirci Mehmet, kendi  kuvayı milliyesinden Sökeli Ali Efe’nin  öldürülmesi üzerine Denizliyi  bastı. Şehri yakmak istedi. 114 kişiyi infaz etti. 

İç savaşı sona erdirmenin  yolu  düzenli ordu kurmaktan  geçiyordu. Bu zaman aldı.  Ama sonunda başarıldı. 

KUVAYI MİLLİYE’NİN ÇIKARDIĞI SORUNLAR : YARARLARI VE ZARARLARI  NELER OLDU?

Müttefik işgalinin genişlemeye başlamasıyla birlikte   milli  direniş hareketleri başladı. Müdafaayı hukuk örgütlerinin  mali  ve maddi desteğiyle  milis kuvvetleri  kuruldu. 

Bu kuvvetlere çete,  Kuvayı  Milliye, Kuvayı  Seyyare  gibi isimler veriliyordu. Bu aslında gerilla savaşı  demekti. Bu grupların  iaşe ve silahları mahalli  mütegallibe tarafından karşılanıyordu. En tanınmış çete reisleri Çerkes Ethem ve Demirci Mehmet Efe, Yörük Ali Efe, Postlu  Mestan Efe idi.  

Bu isimler  mütarekenin  başında hükümete asayiş sorunu yaratmış  simalardı. Örneğin  Çerkes Ethem  İzmir  Valisi Rahmi Bey’in oğlunu  kaçırarak  fidye istemişti. Görüldüğü gibi  otorite boşluğunda eşkiyalık edebilecek  simalardı  kuvayı milliye öncüleri. 

Yunan  işgali   genişlemeye  başlayınca, Rauf Bey,  Celal Bayar gibi  eski ittihatçılar bu isimlerin   karargahlarına giderek  kendilerini “mücahede-i milliyeye”   katılmaya davet ettiler. (şekaveti bırakın  milli mücadeleye  katılın  çağrısı)   Demirci  ve  diğer  çete reisleri  de  ziyaret edildi.  Bu isimler kurtuluş davasına katıldılar. 

Milis  kuvvetleri   işgallere mukavemetin  ilk ciddi örneklerini  gösterdiler. Bunlar içindeMalgaçKöprüsü  baskını benim için  özel önemdedir.   Yörük Ali Efe  çetesi tarafından gerçekleştirilen baskına genç bir askeri tıbbiye öğrencisi de  katılmıştı:  Hikmet Kıvılcımlı. 

Ama Kuvayı Milliye’nin keyfi  davranmaya  müsait  bir örgütlenme  olduğu  unutulmamalıdır. Çoğu zaman da öyle oldu. Ethem’in  Bolu’da seçilmiş bir milletvekilini asması,  Demirci’nin  Denizli’yi  yakmaya  kalkması gibi. 

Ethem’in Bolu, Düzde, Gerede ve Yozgat isyanlarının  tedib edilmesinde  yararlıkları vardır.  Katkıları önemlidir. Demirci’nin de öyle. Ama  mizan  önemlidir. Son tahlilde ne işi yaradılar. Buna bakmak lazımdır. 

Bu gruplar  güçlendikçe (Ethem’in milis gücü 2500’e ulaşmıştı) TBMM  yönetimine meydan okumaya  başladılar. 

Ethem’in isyan  süreci onun ne kadar dar görüşlü ve şiddet eğilimli olduğunu  gösterir. Sonunda  ulaştığı  nokta  “milli  davaya”  olumlu katkılarını-bence- silmiştir. “Ankara’ya gideceğim Mustafa Kemal’i Meclisin  önünde asacağım”   gibi sözler  onun asıl kalibresini  gösteriyor. 

Demirci  daha  akıllı davrandı. RefetPaşa kuvvetlerine   karşılıklı  taahhütlerle teslim  oldu. Kuvvetlerini  dağıttı.   Hükümetin emrine verdi.  Hayatının sonuna kadar Isparta’nın İğdecik  köyünde  yaşadı (1959) . Kendisine maaş  tahsis edildi.  Zamanında  epey can yaktığı için   hükümete  teslim olduktan sonra izole  bir  hayat yaşadı.   İğdecik’te zorunlu/gönüllü   ikamete tabi tutuldu. 

Ethem’in  yaptığı ise iç savaş çıkarmak olmuştur.  Büyük  YunanSaldırısı sırasında Batı Cephesi  kuvvetlerine (İsmet Paşa)  taarruz etti. Düzenli ordu karşısında  yenildi. Teslim olmadı. Düşmana iltihak etti. Atina’ya götürüldü.  Hayatının geri kalan kısmını ÜrdündekiÇerkesdiyasporası içinde geçirdi.  Aftan sonra  bile  dönmedi. Orada öldü. 

Netice itibariyle  Kuvayı Milliye önderleri  milli  kurtuluş savaşının  erken döneminde mili davaya  katkı sağlamışlardır. Bununla birlikte 1920  sonbaharından  itibaren hükümet  açısından  sorun  oldular. Hatta  kendilerine en çok ihtiyaç duyulan zamanda  kriz  çıkardılar. 

İÇ SAVAŞIN  BAŞKA BİR BOYUTU: ÇUKUROVA’DA   ERMENİLER -KARADENİZDE PONTUSÇULAR  TOPRAK VE DEVLET İSTİYOR 

Birinci  Dünya savaşı sona erdiğinde  Karadeniz’de bir Rum Pontus Devleti ile  Doğu Anadolu ve Çukurova’da (antik Kilikya) Ermeni  Devleti  kurulabilirdi. Demografik durum yeterli olsaydı müttefik desteği ile  proje  başarılı olabilirdi. 

Çukurova  bölgesinin Fransızlar tarafından  işgal edilmesi Ermenileri cesaretlendirdi. Fransızlar da bundan yararlanmaktan istediler.  Fransız ordusunda Ermeni  lejyonları  kurdular. Ermeni çeteleri, Türklere yönelik etnik  temizlik hareketi  başlattılar.  Bölge  tarihi olarak Ermenilere aittir diyebilmek için. 

Fransa’nın   bölgeyi tahliye ettiği tarihe  kadar Fransız-Ermeni   işbirliği  devam etti.  Çukurova  bölgesi  Ankara  hükümeti  tarafından  teslim alındıktan sonra  bile Ermeni  mukavemeti  sürdü. Bu sürece dilerseniz TBMM  ordusuna  karşı gerilla  savaşı  başlatıldı diyebilirsiniz. Ermeni iç savaşı neredeyse Kurtuluş  Savaşı’nın   sonuna kadar  sürdü. 

Doğu Karadeniz’de bir Rum Pontus devleti  kurma ideali  her zaman var olmuştur. Canik Sancağından Batum’a kadar olan bölgeyi Rumlar tarihi Pontia (Pontus) olarak tanımlıyorlardı. Mütarekede bu düşünce   şiddetlendi. Batum’da bir Pontus Kongresi toplandı. Paris Konferansında  Trabzon metropoliti Hrisantos Pontus rumları için yurt  ve devlet  istedi. Kürt  Şerif Paşa da  “Kürtler için  benzer  taleplerde” bulundu. 

TBMM  hükümeti Pontusçulara karşı Merkez Ordusunu kurdu. Başına komutan olarak Sakallı Nurettin  Paşayı atadı. Bu orduya Topal Osman Ağa’nın  muhafız alayı da  etkin bir  şekilde katıldı. 

Pontusçu eylemlere karşı mücadele Amasya İstiklal Mahkemesi ve Merkez Ordusu  tarafından  yürütüldü. Merkez Ordusunun Koçgiri ayaklanmasını bastırma biçimi Mecliste öfkeyle karşılandı. “Koçgiri tenkil ve tedip”  harekatı ayrı bir yazının  konusu olabilecek  önemdedir. Bu nedenle burada değinilmeyecektir.  

Pontusçu eylemler, Fethi Bey, Malta  sürgününden dönüp İçişleri Bakanı seçilene kadar sürdü. Fethi Bey’in bu  konuda uzun bir konuşması vardır. Pontus meselesinde  Büyük  Zafer’den sonra  mübadele anlaşması ile sonuç alınabilmiştir. 

Yunan işgali altında olmayan  bölgelerdeki eli silah tutan Rumlar  Demirci Mehmet Efe tarafından  tehcir edildiler. (Isparta-Burdur  bölgesine) Ege rumları-ki kendilerini  tarihi  olarak İyonyalı-  olarak tanımlıyorlardı. Çeteler kurarak  Kuvayı   Milliye ile çatıştılar. 

Çetecilik faaliyetleri dışında Yunan ordusunda  yer alan Rumlar da oldu. Yerli rumlardanKidonya ve İyonyatümenleri  kuruldu. Rum sorunu -son tahlilde-mübadele ile çözüldü. 

MUSTAFA KEMAL’E SOLDAN  MEYDAN OKUMA 

Mustafa Kemal Paşa’ya ilk meydan okuma  tutucu  cepheden gelmedi. Soldan geldi. Tutucular şimdilik  susuyorlardı. Sol muhalefet kimlerden/ hangi çevreden oluşuyordu?  Kısaca Türkiye  Komünist Partisi ve    Ankara’daki  uzantıları. Halk Zümresi ve Halk İştirakiyyun Fırkası.Bu  örgütlerin kadroları İttihat ve Terakki tecrübesinin  içinden  geliyorlardı. Mustafa Suphi dahil olmak üzere. 

İştirakçilik Sovyetlerle ilk temasların  kurulduğu tarihlerde ortaya çıktı. İştirakçilik, bolşeviklik, sosyalistlik anlamına geliyordu. 

Atatürk de kendi  yakın arkadaşlarına  bir Komünist partisi kurdurdu. Buna siyasi tarihimizde  resmi  komünist partisi  denilir. Öbürü hafi (gizli)  parti olarak anılır. 

Bu hareketlerin çoğu Sovyet  etkisi/esinlenmesi  ile ortaya çıkmıştı. 1920 yazında  Ankara’da solculuk  modaydı. Bir çok kişi  kızıl  fular takıyordu. Herkes az çok bolşevikti.1921 kışında  Vala Nurettin ve Nazım Hikmet Anadolu’ya  kabul edilmek için İnebolu’da beklerken  başka kızıl fularlılarla  karşılaştılar: bunlar Türk Spartakistleri idi. Almanya’dan dönüyorlardı. 

Halk İştirakiyyun çevresinden bir kısım isim  Ankara İstiklal  Mahkemesinde  “hükümeti devirme  suçlaması” ile  yargılandılar. Bazı isimler  mahkum oldu. Bir kısmı beraat etti.  Merkez Ordusu  Komutanı Sakallı Nurettin Paşa’nın  ihbarı ile açılan  Halk İştirakiyyun Fırkası  davasında sabık Dahiliye Vekili Nazım Resmormahkum oldu. Onun dışında Baytar Binbaşı Hacıoğlu Salih ,Ziynetullah Nişurevanve   Bursa  mebusu Şeyh  Servet  Efendi de  yargılandılar. .  İlginçtir Servet  Efendiilmiyeli idi. Ona göre Bolşeviklik asrı saadet  müslümanlığı idi. Bolşevikler tam eşitlik (müsavat)  istiyorlardı. Şeyh Efendi ilk dönem Diyarbakır İstiklal  mahkemesinde  görev  yapan milletvekillerinden biri idi. Şeyh Efendi bu dava  da beraat etti. 

Yurtdışında  bulunan İttihatçı  liderlerin pek çoğu Almanya üzerinden Rusya’ya geçmişlerdi.  Sadece Talat Paşa Berlin’de kalmıştı O da orada  Ermeniler  tarafından  katledilecekti. Rusya’ya geçmiş olan Enver Paşa  dahil  herkes bolşevikliği  kendilerine göre yorumluyordu. Kendi  düşüncelerini  sosyalizm    ile telif etmeye  çalışıyorlardı. Bakü Şark  Milletleri  Kurultayı    bunun kanıtı oldu. TKP’nin kuruluş kongresi tutanakları da  bunu gösteriyordu. 

Bana göre Türklere  sirayet etmiş Bolşeviklik  rüzgarlarının arkasında  sağlam bir  Marksist   literatür yoktu. Siyasi  hava öyleydi. Kafkaslardan Anadolu’ya  Enver Paşa  önderliğinde   geçeceği  söylenen Yeşil Ordu böyle bir  özenmenin sonucu  idi. Yeşil Ordu: Müslüman ve Bolşevik bir ordu  demekti. Tabii  böyle bir şey olabilirse. 

MUHALEFET DOZUNUN  ARTMASI-MUSTAFA KEMAL’İN KENDİ PARTİSİNİ KURMASI  

1921  başına kadar Mustafa Kemal Paşa’ya muhalefet  düşük dozda  devam ediyordu. Bunun bir sebebi Mustafa Kemal kimliğinin-henüz-  tartışmasız  önder olmamasıdır. Gelişmeler  onun önderlik  kimliğini  netleştirecektir. Sakarya  Zaferinden sonra Gazi Paşa’nın  önderlik konumu   netleşti. Muhalifi  ve muvafıkı  ile kurtuluşun onun  arkasında saf  tutmakla mümkün olduğu anlaşıldı. Ona şahsi itirazınız ne olursa  olsun. Onu  başkomutan yapmak  başka şeydi. Siyaseten  onunla yan yana olmak  başka   şeydi. 

Reis  Paşa’nın bir partiye ihtiyacı vardı. Bir örgüte. 47 Sayılı  Namzetlik Kanunu  yeterli değildi. Her konuda  kendisini  destekleyecek bir  parlamento çoğunluğuna  ihtiyaç vardı.  Bunu  sağladı. Bu parti Müdafaa-ı Hukuk  Birinci Grubu olacaktır. Atatürk kendi partisini 10 Mayıs 1921  tarihinde kurdu. Muhalifleri de İkinci Grubu  1922 Temmuzunda kurdular. Ve bazı  siyasi mevziler  de  elde ettiler. Özellikle Rauf Bey’in  arkasında örgütlenerek . 

TBMM başkanı  ve hükümet başkanının  böyle  bir grup kurmasının (adı konmamış siyasi fırka aslında) nedeni parlamento içinde sayısal gücünü  tahkim etmekti. Etrafında  sayısı zamanla artan  bir milletvekili kitlesi oluştu. Bu  kitle Kemalist partinin çekirdeğini  oluşturdu.  

MUSTAFA KEMAL  PAŞA’NIN  TEMAS  ETTİĞİ İLK ÜLKE:  SOVYET RUSYA 

Meclis Başkanı ve İcra VekilleriHeyetinin Doğal Başkanı Mustafa Kemal Paşa ilk iş olarak Sovyet Rusya Hükümeti ile  temas kurdu. Lenin’e bir mektup yazdı. Mektup Çiçerin  tarafından epey zaman  sonra cevaplanacaktır. 

Bu  adım milli  hükümet açısından son derece  önemlidir. Mektup ortak düşman emperyalizmin yenilgiye uğratılmasından ve  Türklerin bağımsızlık mücadelesi için para ve silah ihtiyacından  söz ediyordu.  

BEKİR  SAMİ KUNDUH-YUSUF KEMAL TENGİRŞENK DELEGASYONU MOSKOVA’DA 

İcra Vekilleri Heyeti kurulur kurulmaz Hariciye  Vekili Bekir Sami Bey (Kunduh) ve Yusuf Kemal Bey’i (Tengirşenk)  görüşmelerde bulunmak üzere Moskova’ya gönderme kararı verildi.  (1920 Mayıs) 

Heyetin Kafkaslar  üzerinden  Moskova’ya ulaşması iki  aya yakın  sürdü. Başlangıçta  taraflar birbirlerine karşı fazlasıyla ihtiyatlı davrandılar. İlkesel  düzeyde  kararlar alınabildi. Çiçerin  Kafkaslarda Brest-Litovsk ile kurulan statükoyu değiştirmek istediklerini belirtti.  Ermeniler lehine taleplerde bulundu. 

Bekir Sami Bey akrabalarının  bulunduğu Osetya’ya gitme bahanesi ile Yusuf Kemal’i  dönüş yolunda yarı yolda bıraktı. (Bekir Sami bir  Oset soylusu idi) Yusuf Kemal yalnız Ankara’ya  döndü. Bekir Sami Bey Londra Konferansından sonra istifa  edene kadar  Batı ile ilişkilerde görevlendirildi.  

Yusuf Kemal ise Rıza Nur ile birlikte Sovyet hükümeti nezdinde görüşmelerde  bulunmak üzere tekrar Moskova’ya  gönderildi. Bu arada Ali Fuat Paşa Moskova  büyükelçiliğine atandı. (1920 Aralık)   Tengirşenk, Dr. Rıza Nur ve Ali Fuat Paşa Moskova Antlaşmasını birlikte imza  ettiler. (16 Mart 1921) 

Yusuf Kemal bu  tarihlerdeDışişleri  Bakanı (Hariciye Vekili)  değildi. Bekir Sami’den boşalan  vekaleti  bir süre Ahmet  Muhtar Mollaoğlu  yürüttü.   Yusuf Kemal dönüşünde  Dışişleri  bakanlığına  getirildi.  

Kafkaslar Bolşevikler tarafından   tamamen denetim altına  alındıktan sonra Sovyet Rusya Ankara’ya  temsilci olarak Gürcü Budu Mdivaniyiatadı. (1920 sonbaharı) Onu Mihail Frunze’nin  gelişi izleyecektir. Frunze iç savaşın Kızıl Ordu lehine  sona  ermesinde en etkili komutanlardan  biriydi.  

Frunze1921 Aralık ayında bir  delegasyonla Ankara’ya ulaştı.  40 gün kadar Türkiye’de kaldıktan sonra döndü. 

Moskova- Ankara arasındaki ilişkiler  karşılıklı  güven esasına  oturunca Rusya Aralov’u  Ankara hükümeti  nezdine  büyükelçi olarak atadı. 

ANADOLU İHTİLALİ KADROLARININ SOSYALİZM  BİLGİSİ ÇOK   SATHİ İDİ   

Türk  bağımsızlık savaşını yürüten kadrolar Anadolu’nun  en elverişli yerinde bir karargah   kurduktan sonra (Meclis ve hükümet)   yüzlerini  Doğuya döndüler. Ortalıkta  bir “Şark  mefkuresi” sözü dolaşıyordu.Batı’da  davalarına  müttefik  olabilecek  hiçbir  güç  yoktu. 

Fransa, İtalya ve Almanya’daki sosyalistler ve bir yere  kadar İngiliz İşçi Partisi’nin kısmi  sempatisinden söz edilebilir. 

Onun nedeni de büyük  savaştan sonra ortaya çıkan iktisadi ve siyasi karmaşa (kaos) ortamından burjuvaziyi sorumlu tutmaları idi. 

Bana göre  Ankara’da  birkaç kişi  dışında sosyalizmi bilen  yoktu. Bolşeviklik özentisi vardı.  Tevfik Rüştü Aras, Mahmut Esat Bozkurt,  Hakkı Behiç Bayiç gibi  isimler bir nebze bilgi  sahibi idiler. 

Genel olarak  sosyalizm hakkındaki ilk intibalar olumluydu: Muhafazakar mebuslar bile sosyalizmi  asrı saadet Müslümanlığı olarak yorumluyorlardı. 1920 bahar ve  yaz ayları böyle geçti. 

Bakü’de Mustafa Suphi  ve arkadaşları tarafından  kurulan TKP kadroları Kars ve Erzurum üzerinden Anadolu’ya geçmek istediler. TKP’ninMilli  kurtuluş   hareketinde yer edinme iştiyakı  kronolojik olarak Halk Zümresi, Halk İştirakiyyunFırkası ve   Nazım Bey’in (Resmor)  Dahiliye vekili  seçilmesinin devamıdır. 

Gazi, Nutuk’ta  Nazım Bey’in Sivas Kongresinden  itibaren “hafi  iştirakçiliğinden” söz eder. Namzetlik Kanunu bu tür  teşebbüslerin    önünü  kesmek için çıkarılmıştı. 

Türk komünistlerinin bir heyetle Anadolu’ya geçişi Mustafa Kemal Paşa’nın etrafındaki kadrolara bir meydan okuma olarak  yorumlanabilir. 

Bu  konuda iki şeye daha değinmek  isterim. Biri  meclisin  daha ilk günlerde “şark mefkuresini” tetkik etmek üzere bir heyeti  Kafkaslara  ve Rusya’ya  gönderme kararıalmış olmasıdır. Şark mefkuresi sosyalizm anlamına geliyordu. 

Öbürü de Halk Zümresinin siyasi programıdır. İçeriği  asrı saadet Müslümanlığını  Şura yönetimi ile telif etmeye çalışıyordu. Kalkış noktası din  vardığı nokta  Sovyet tarzı bir idare idi. 

Bu arayışlara karşı Mustafa Kemal Paşa, TBMM  başkanı ve İcra Vekilleri  Heyetinin doğal başkanı olarak kendi programını “halkçılık programı” adı altında Meclise takdim etti. 

Bu gelişmeleri şu şekilde anlamlandırmak doğru olur: Halkçılık programı Kemalist kadrolara  rejimin  içeriğini,  doğrultusunu ve  sınırlarını tanımlama imkanı sağladı. 

Halkçılık  programı  üç aylık bir müzakere  neticesinde Teşkilatı Esasiye Kanununa dönüştü. Ulaşılan noktayı birkaç bakımdan irdelemek gerekir. 

Anadolu hükümetinin Bolşeviklerle  bazı ortak noktaları vardı. Bunlardan biri “şuracılık” idi.  Bu Rusya’da   Sovyet anlamına geliyordu. Ama  Türkiye’de  değil. Şuracılık  Anadolu   hükümeti  açısından   halkçılık ve  milli  hakimiyet demekti. Rusya’da  sınıfsız topluma ulaşma  ideali. 

Türkiye  hükümeti açısından milli  hakimiyet (ulusal egemenlik) güçler  birliği, meclis üstünlüğü, konvansiyon  yönetimi  demekti. İdeolojik temelini halkçılıktan alıyordu. Halkçılık  sınıfsız toplum anlamına gelmiyordu. 

HAKİMİYET  MECLİS’TE TECELLİ EDİYORSA BU DEVLET NASIL BİR  DEVLETTİR? 

TBMM  tüzel kişiliğini  milli  hakimiyet (ulusal egemenlik) ile özdeşleştiren 1921 Anayasası ile bir eşik aşılmış oldu.  Teşkilatı Esasiye Kanunu hakimiyeti  millete  delege etmişti. Milli  Hakimiyet mecliste tecelli ettiğine göre  onun üstünde bir güç olamazdı. 

Yasama ve yürütme erkleri  meclis hükmi  şahsiyetinde  mündemiç idi. Yürütme işleri Meclis tarafından teker teker seçilen icra vekilleri eliyle gerçekleştirecekti. Vekiller Meclis  adına  idareyi sürdüreceklerdi. Bu  ayrımdaTürkiye Büyük Millet Meclisinin Birinci Döneminde  Devlet erkleri ve idare (2000)  başlıklı doktora tezime (2000) ve TBMM Devleti başlıklı  kitabıma (2001) bir göz atmanızı  öneririm. 

Teşkilatı Esasiye Kanunu  müzakere edilip  kanunlaşıncaya  kadar  bir kısmı  anayasal değeri  olan kanunlar çıkarıldı. Bir kısmı ise Anadolu hükümetinin gücünü pekiştirmeye yönelik kanunlardı. 

Anayasal   düzeyde  kanunlardan bazıları   şöyle: 3 sayılı  İcra Vekillerinin Sureti İntihabı Hakkında  Kanun,18 sayılı  Nisab-ı Müzakere  Kanunu, 47  sayılı  Namzetlik  kanunu. 

HALKÇILIK  PROGRAMINDAN TEŞKİLATI ESASİYE KANUNUNA 

Bu düzenlemelerden sonra Meclis genel kuruluna bir broşür  takdim edildi. Broşür Meclis Başkanlığı  tarafından  bastırılmıştı. Takdim edilen  belgeHalkçılık   programı başlığını  taşıyordu  Tarih: 13 Eylül 1920. 

Programın ilk dört maddesi Halkçılık  Beyannamesiadı altında  kabul ve ilan edildi. Layiha önce Hukuk-u Esasiye Encümenine gitti. Sonra özel bir komisyon kuruldu. Layiha  genel kurulda hararetli bir şekilde müzakere edildi. Ankara Konvansiyonu, TBMM  rejimini korumak üzere  29 Nisanda Hiyaneti Vataniye kanununu sonrasında  Firariler Hakkında Kanun   ve  İstiklal Mahkemeleri hakkında kanunları da çıkarmıştır. Bu  kanunlar Anadolu ihtilalinin  zorlama gücünü  temsil  eden kanunlardır.

Sonuç itibariyle,  Mustafa Kemal Paşa  önderliğinde Anadolu’da  iktidarı fiilen  elinde bulunduran Heyeti Temsiliye  Ankara Konvansiyonunu  topladı. Konvansiyon aldığı kararlar ve çıkardığı kanunlarla  dokuz  ay içinde (Nisan 1920-Ocak 1921)  Anadolu’da yeni  bir devlet   kurdu. Bu devletin  adıanayasada anıldığı   üzere Türkiye Devleti’dir.(85  sayılı Teşkilatı Esasiye Kanunu) Burada ele alınan dönem TBMM’nin   ilk  dokuz ayı ile sınırlandırılmıştır.Bu tarihten   kurtuluşa kadar olan siyasi gelişmeler      başka bir yazının konusu olacaktır. TEK’nin  müzakere  süreci  ve içerik analizi  ile ilgili  bu platformda  yayınlanan  üç  yazıma bir göz atmanızı öneririm.

1921 BAŞINDA  REJİM  NASIL TANIMLANABİLİR?  

Namzetlik Kanunu hükümette (İcra Vekilleri Heyeti) heterojen   yapıyı   büyük ölçüde ortadan kaldırmıştı. (47 sayılı) Düzenleme Mustafa Kemal Paşa’ya kendi adamlarıyla çalışma olanağı  sağladı. 25 Ekim  tarihinden  beri  müzakere edilen Teşkilatı  Esasiye Kanunu 20 Ocak 1921’de kanunlaştı. Layiha başlangıçta hükümetin siyasi  programı  olarak takdim edilmişti. Müzakereler sonucunda rejimin   mahiyeti    somutlaştı. Erken  dönem bir yazı için Hocam  merhum Tarık Zafer Tunaya’nın “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Kuruluşu ve Siyasi Karakteri” (1958)  başlıklı  makalesine bakmanızı öneririm. Bu konuda   çalışmak isteyen  herkesin bakması gereken  bir makaledir. 

Teşkilatı EsasiyeKanununun “Mevaddı Esasiye” ayrımı incelendiğinde  sosyalizm/bolşeviklik ile telif  edilebilecek hiçbir hükmün olmadığı görülür.  Kanunda bir ihtilali görürsünüz. Bu ihtilal Anadolu ihtilalidir. Bu ihtilal büyük Fransız  devriminin izlerini  taşır.  Devrim  burjuva devrimleri  çağının paradigması  içinde yer alır. Hakim dil, terminoloji  ve siyasal  kurumlar  Konvansiyon  dönemi ile paralel  özellikler taşır.