RAUF BEY’İN İZMİR SUİKASTI İLE İLİŞKİSİ OLABİLİR Mİ?
Ben Rauf Bey’in Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya suikast olayı ile bir ilişkisi olabileceğini tahmin etmem.

“Suikast yapılacağını biliyordu, suikastçıları ihbar etmedi. Onun için suçludur.” iddiasının hukuki mesnedi de zayıftır. Epeydir suikast söylentileri vardı zaten. Bunun sorumluluğunu Rauf Bey’e yıkmak hukuken kabul edilemez.
İstiklal Mahkemesi’nin dikkatli bir ceza kovuşturması sonucunda değil, Gazi karşıtı cepheyi tamamen tasfiye etmek maksadıyla idam ve hapis cezaları verdiği kanısındayım.
Meselenin safahatına gelince, Rauf Bey suikastten bir ay önce aldığı raporla -12 Mayıs 1926 tarihi itibariyle- Viyana’ya malarya (sıtma) tedavisine gitmişti. Mahkûmiyet kararları 26 Ağustos 1926’da verildi: Rauf Bey 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Karar kendisine Londra Büyükelçiliği tarafından Adnan Adıvar-Halide Edip çiftinin yanında misafir iken tebliğ edildi.
Orbay, TBMM Başkanı Kazım Özalp’e Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ve yasama dokunulmazlığını hatırlatan bir mektup gönderdi. Cevap alamadı.
Bunun üzerine mahkûmiyet kararını tanımadığını beyan etti.
1926 SUİKAST DAVASINDA MAHKÛMİYETİ
1926 Reisicumhur Gazi Paşa’ya suikast davasında yanlış kararlar vardır. Cavit Bey ve Rauf Bey kararları bunlardan ikisidir.
Ceza Üç Aliler Divanı tarafından verilmişti. İstiklal Mahkemesi-İzmir ve Ankara yargılamaları neticesinde toplam 19 kişiyi idam cezasına çarptırdı. Rauf Bey hakkında kamu haklarından kısıtlılık ve emvalinin müsaderesi kararı da verilmişti. Bu nedenle 10 yıllık sürgün hayatında epey sıkıntılar çekmiş olmalı diye düşünürdüm. Ama tahmin ettiğim kadar büyük bir mağduriyet yaşamadığını söyleyebilirim. Nedenlerini açıklayacağım.
Orbay, 1926 Ağustosunda mahkûm oldu. 3 Kasım’da milletvekilliği düşürüldü. Maaşsız, mülksüz, güvencesiz 9 yıl nasıl yaşadığını hep merak ederdim. Büyük maddi sıkıntılar içinde yaşadığını düşünürdüm. Ama anladığım kadarıyla kardeşleri (erkek ve kız kardeşleri var) kendisini maddi olarak desteklemişler.
Bunun ötesinde tanıdığı insanlar vasıtasıyla Hindistan’a hatta Çin’e kadar gitmiş. Kavalalı hanedanından Prens Tosun Paşa’nın himayesinde İskenderiye’de uzun süre ikamet etmiştir.
1933 affına rağmen geri dönmemiştir. Çoğunlukla İngiltere’de yaşamıştır.
MISIR VE HİNDİSTAN ZİYARETLERİ
Rauf Bey 11 Şubat 1933’te davet üzerine Kahire’ye gitmiş. Orada Prens Emir tarafından karşılanmış, Orbay, Kavalalı hanedanını meşrutiyetten beri tanıyor. Babasının Ferik Amiral ve Ayan Meclisi üyesi olduğunu unutmayalım.
Rauf Bey, tanıdığı bir İngiliz nakliye şirketinin gemisi ile Hindistan’a gitti. Hindistan’da üç ay kaldı. Konferanslar verdi. Hindistan ziyareti Türkiye’de hükümet çevrelerinde kuşku ile karşılandı. Yazışmalar oldu. Bombay ve Yeni Delhi’de konuşmalar yaptı. Mayıs ayında Avrupa’ya (Fransa) döndü.
1933 genel af kanununa rağmen ülkeye dönmeyince Kavalalı hanedanı kendisine bir yer tahsis etmiş. İskenderiye’de bir pansiyona yerleştirilmiş. Eniştesi Aziz Bey’in ölümü üzerine kız kardeşi Mısır’a gelmiş, dönüşü için ısrar etmiş. Bunun üzerine Rauf Bey Türkiye’ye dönme kararı vermiş. 3 Temmuz 1935’te İskenderiye-İzmir güzergâhı üzerinden İstanbul’a gelmiş. Kardeşlerinin oturduğu Maçka Menekşe Apartmanı ve Bebek Nevruzin Apartmanlarında bir süre yaşamıştır. Sonra Cihangir’de mütevazı bir evde oturmuştur.
Rauf Bey, Ali Fuat Paşa’nın girişimi ile Atatürk ile barıştırılma teşebbüsü akim kalınca İsmet Paşa tarafından gönlü alınıncaya kadar CHP’ye ve devlete uzak durdu. (1939)
Ondan sonra teklifleri kabul etse de, CHP’ye kendisini mahkûm eden “inkılap partisi” gözüyle baktı. Karabekir’in tersine partiye hiçbir zaman geri dönmedi.
ALİ FUAT PAŞA RAUF BEY’İ ÇANKAYA’YA BARIŞTIRMAYA GÖTÜRÜYOR
Ali Fuat Paşa, 1935’te Rauf Bey’i Atatürk ile görüştürmek, barıştırmak istedi. Atatürk, Cebesoy ve Bele ile daha önce barışmış ve onların yeniden mebus seçilmelerini sağlamıştı. Onlarla ayrılık siyasi düzeyde kalmıştı. Rauf Bey ise mahkûm olmuştu.
Rauf Bey, kırgınlığına rağmen Çankaya’ya gelmeyi kabul etti. Atatürk eski günlerin hatırına görüşmeye istekliydi. Ama parti yöneticileri Rauf’tan özeleştiri bekliyorlardı. Bu, af dilemek anlamına gelirdi. Rauf’tan böyle bir şey beklemek yanlıştı. Görüşme bu nedenle gerçekleşmedi.
Bence görüşmeyi engelleyen mahkûmiyet kararını veren İstiklal Mahkemesi üyeleriydi. Bu tutum onun gerçekten suçlu olduğuna inandıklarını gösterir.
Netice itibariyle, Rauf Bey, 1935’te dönmesine rağmen Atatürk ile görüşemedi. Daha sonra da istekli olmadı.
Parti ve devletle kırgın bir şekilde bir araya gelmesi Atatürk’ün ölümünden sonradır.
TÜRKİYE’YE DÖNDÜĞÜNDE EMEKLİLİK HAKKI İADE EDİLDİ (1935)
Rauf Bey, Mısır üzerinden 1935’te Türkiye’ye döndüğünde emeklilik işlemleri yapıldı. 1933 affı ile bütün hakları iade edilmişti. Eski milletvekili, eski başbakan ve güverte Albayı kıdemleri dikkate alınarak emekli maaşı bağlandı.
İSMET PAŞA İLE YENİ DÖNEM
İsmet Paşa 1939’da eski muhalifleri kazanmak için önemli bir girişimde bulundu. Dolmabahçe resepsiyonu bunun içindir. Ali İhsan Sabis Paşa bile çağrıldı. Rauf Bey’in gönlü alındı. Kastamonu milletvekili oldu.
Bu jestleri bence başlangıçta gönülsüzce kabul etti. Buna dilerseniz kerhen diyebilirsiniz. Atatürk ile rekabet etmiş, yenilmişti. Ama İsmet Paşa’yı daima kendinden aşağıda görmüştü. Atatürk’ün yokluğunda geri dönüşünün sebebi budur. Kendisini değil İsmet Paşa’yı ricacı gördüğü için. Karabekir için de aynı şeyi söyleyebilirim.
CHP’ye girmedi. Ama parti listesinden mebus olmayı kabul etti. Bu tavrıyla partinin kendisine biat etmiş olduğunu düşünüyor olmalıdır.
LONDRA BÜYÜKELÇİMİZ RAUF ORBAY’IN İZLEDİĞİ GÜZERGÂH
İsmet Paşa, Rauf Bey’i Londra’ya Büyükelçi olarak tayin etti. O da kabul etti. Tarih: 14 Şubat 1942’dir. Seyrüsefer güvenliği nedeniyle, Avrupa veya Akdeniz üzerinden İngiltere’ye gitmesi mümkün değildi. Bu nedenle trenle Adana’ya gitti. Oradan Beyrut üzerinden Kahire’ye ulaştı. Sudan’a geçti. (Hartum) Nijerya (Lagos) üzerinden Lizbon’a geçti. Nihayet İrlanda üzerinden Londra’ya ulaştı. 23 Mart 1942.
27 GÜN SÜREN BİR YOLCULUKTAN SONRA LONDRA’YA ULAŞMIŞ
Rauf Bey, 27 günlük bir yolculuktan sonra Londra’ya ulaştı. 23 Mart 1942. BBC’ye mülakat vermiş, Türkiye’ye hitaben bir konuşma yapmıştır. Londra’da bir Halkevi kurmuş, Eden’i Halkevine üye yapmıştı. Bu arada savaş bütün şiddeti ile devam ediyordu. Buna rağmen Londra’da eğitimine devam eden Türk öğrencilerin var olduğunu öğreniyoruz.
TÜRK GAZETECİLERİN LONDRA’YA GELİŞİ
İkinci Dünya Savaşı olanca şiddeti ile devam ederken Türk gazeteciler iki kez Londra’ya getirildiler. Almanlar da kendi ülkelerine cepheleri gezdirmeye götürdüler. Taraflar maneviyatlarının yüksek, güçlerinin yerinde olduğunu Türklere göstermek istiyorlardı. İlk Londra ziyareti 1940’da yapılmıştı. İkincisi ise Rauf Bey’in büyükelçiliği sırasında. Ziyaret tarihi: Kasım-Aralık 1942. Bu heyette bulunan gazeteciler şunlardır: Ahmet Şükrü Esmer (Ulus), Hüseyin Cahit Yalçın (Tanin), Zekeriya Sertel (Tan), Ahmet Emin Yalman (Vatan). Bu isimler gazete başyazarları idi. İngiltere izlenimleri hakkındaki yazıları 7 Aralık 1942’den itibaren yayınlanmaya başladı.
KAHİRE KONFERANSI’NDAN SONRA ANKARA’YA ÇAĞIRILDI
Rauf Bey ikinci Kahire Konferansı’ndan sonra acilen Ankara’ya çağrıldı. Yine meşakkatli bir yolculuktan sonra 21 Aralık 1943’te Ankara’ya vardı. Savaşın safahatı ve Türkiye’nin tavrı konusunda toplantıya katıldı. Bu toplantıda Mareşal Çakmak dışında, Kazım Orbay, Şükrü Saraçoğlu ve Numan Menemencioğlu bulunmuşlardı.
LONDRA BÜYÜKELÇİLİĞİNDEN İSTİFA NEDENİ NEYDİ?
Rauf Orbay, Londra Büyükelçiliği görevinden 9 Mart 1944 tarihinde istifa etmiştir. İstifa dilekçesinde Dışişleri Bakanlığı’nda işlerin liyakatsiz kişiler tarafından yürütüldüğünü öne sürmüştü. Orbay bu istifadan sonra bir daha devlet görevi kabul etmemiştir.

MÜNİR ERTEGÜN YERİNE WASHINGTON BÜYÜKELÇİLİĞİ ÖNERİSİNİ KABUL ETMEDİ
Türkiye’nin Washington sefiri Münir Ertegün 1934’ten beri görevdeydi. İkinci Dünya Savaşı devam ederken vefat etti. Atlantik’i aşarak Türkiye’ye getirilmesi imkânsız olduğundan ABD yönetimi büyükelçimizi geçici olarak Arlington Mezarlığı’na defnetti. Ertegün’ün cenazesi 5 Nisan 1946’da Missouri uçak gemisi tarafından getirildi. Nakkaştepe Özbekler Dergâhı’na defnedildi. Rauf Bey’e cumhurbaşkanı İnönü’nün onayı ile Washington Büyükelçiliği önerildi. Mazeret beyan etti. Artık yaşlı ve sağlıksız olduğunu, verimli olamayacağını söyledi. Kabul etmedi. O tarihte 65 yaşındaydı.
RAUF ORBAY 1946’DA NEDEN ABD’YE GİTMİŞTİ?
Bir fotoğraf beni bu yazıyı yazmaya teşvik etti. Fotoğraf New York’ta çekilmişti. Tarih: 29 Ekim 1946. Fotoğrafta Rauf Bey (Orbay) vardı. Rauf Bey’in o tarihte ABD’de ne işi olabilir diye düşünmüştüm.

Bu fotoğraf Özgür Sanal’ın sayfasından alınmıştır. New York, 29.10.1946.
Sonra fotoğrafın hikâyesini öğrendim. Fotoğrafı çeken Zonguldaklı ünlü fotoğrafçı Kemal Baysal imiş.
Rauf Bey, ABD’ye General Harbord’un daveti üzerine gitmiş. Harbord, meşhur Ermeni raporunun yazarı. 1919’da Türkiye’ye gelmiş. Sivas’ta Heyet-i Temsiliye üyeleriyle, Erzurum’da Kazım Karabekir Paşa ile görüşmüştü. Bu görüşmelerden sonra Vilayat-ı Sitte’de incelemeler yaptı. Erivan üzerinden Kafkaslara geçti.
Heyet-i Temsiliye’nin diğer üyeleri, Alfred Rüstem (eski Washington sefiri Ahmet Rüstem Bey), Bekir Sami Kunduh ve Heyet-i Temsiliye Reisi Mustafa Kemal Paşa da Rauf Bey’le birlikte görüşmede bulundular.
General Harbord Sivas’ta Rauf Bey’le uzun uzun konuşmuştur. Aradan çeyrek asırdan fazla zaman geçtikten sonra onu ABD’ye davet ettiğine göre Rauf Bey’i kendisine yakın bulmuş olmalı.
1946’daki davetin gerekçesi şöyle: General Harbord Ortadoğu hatıraları ile ilgili bir kitap yazmış, Rauf Bey’i de tanıtım toplantısına davet etmek istemiş. Rauf Bey de daveti kabul etmiş.
Kitabın yayın tarihi birçok şeyi örtüştüğü bir zamana tesadüf etmiştir. Türkiye’nin çok partili siyasi hayata geçmesinden hemen sonra. Missouri Ertegün’ün cenazesini getirmek-resmi gerekçesiyle- Türkiye’ye gelmiş, ilk tek dereceli seçim yapılmıştı. Harbord, Rauf Bey’in kitabın tanıtım toplantısında bulunmasını önemsemiş olmalı.
1946 çok önemli bir yıl. O yılın 23 Temmuz’unda ilk çok partili seçimler yapılmıştı. Seçimlerin tek dereceli olması bir o kadar önemli. Demokrat Parti 7 Ocak’ta kurulmuş, seçimlere katılmıştı. ABD tarafından desteklenmeydi.
İsmet Paşa da ABD’nin desteğini alacak politikalara yönelmişti.
Rauf Bey’in ziyaretindeki zamanlama çok anlamlı bence.
Rauf Bey bu gezisinde mütarekede ABD yüksek komiseri olarak İstanbul’da bulunan Amiral Bristol ile de görüşmüş. Emekli Muharipler Cemiyeti’nde, Annapolis’teki Deniz Akademisi’nde konuşmalar yapmıştır. Başkan Truman tarafından da kabul edilmiştir.
1946 seçimleri sonucu cumhurbaşkanı son kez cumhurbaşkanı seçilen İsmet Paşa, Rauf Bey’in masraflarını devlet kasasından karşılamak istemiş. Fakat Rauf Bey, gezinin hususi bir davetle yapıldığı gerekçesiyle İnönü’nün jestini kabul etmemiştir.
AHMET EMİN YALMAN DA DAVETLİ KONUŞMACI OLARAK AYNI GÜNLERDE ABD’DE BULUNUYOR
Bir başka anlamlı tesadüf de Vatan Gazetesi Başyazarı Ahmet Emin Yalman’ın da aynı günlerde ABD’de olması. O da konferanslar vermek üzere davet edilmişti. Davet sahibi: Basın Enstitüsü. Yalman burada Savaştan Sonra Türkiye başlıklı iki konferans vermiş.
Ahmet Emin Yalman da savaşın sonunda ABD ile yakınlaşmayı coşkuyla karşıladı ve gazetesi Vatan’da bu politikayı destekleyen makaleler yazdı. Havalarda 50.000 Kilometre başlıklı kitapları da (risaleler) Batı dünyasına açılımı destekler mahiyette idi.
İKİ MALTA SÜRGÜNÜ: RAUF BEY VE AHMET EMİN YALMAN
Rauf Bey ve Ahmet Emin Yalman Malta sürgünlerindendir. Rauf Bey 22 Mart 1920’den 1 Kasım 1921’e kadar 20 ay sürgünde kalmıştır. Bu demek midir ki 16 Mart 1920 Mebusan baskınından bir hafta sonra İstanbul’daki “Millicilerin lideri” olarak görüldüğünden Malta’ya götürülmüştür.
Ahmet Emin Yalman da bir hafta sonra götürülmüş. İkilinin Malta’ya sürgün edilmeleri adeta gönüllü olmuştur. Bu yargımı tuhaf karşılayabilirsiniz. Ama hakikat böyledir.
1919’daki sürgün kafilesini götüren gemi Prenses Ena idi. Bilal Şimşir 1920 sürgünlerini götüren geminin “Benbo” olduğunu yazıyor.
Sürgünler önce Polverista Kışlası’nda sıkı güvenlik tedbirleri altında tutuldular. Daha sonra uygulanan rejim iyice gevşedi. Hatta adada ev tutanlar, eşini getirtenler bile oldu. Örnek: Hüseyin Cahit Yalçın.
Rauf Bey ve Yalman’ın diğer sürgünlerden önemli bir farkları vardı. İngilizce biliyorlardı. Anglo-Sakson kültürünü tanıyorlardı.
İkisi de adeta istekli bir şekilde İngilizlere teslim olmuşlardı. Örneğin Rauf Bey, diğer milletvekilleri Anadolu’ya geçmeye çalışırken sükûnetle tutuklanmayı beklemiştir.
İngilizlerin parlamentoyu basarak yeni seçilmiş milletvekillerini tutuklamalarının medeni dünyada kınanacağını sanmıştır. O zamanlar sıklıkla kullanılan bir ifade ile “Dünya parlamentolarının anası olan Britanya parlamentosu” olay karşısında sessiz kalmıştır.
Rauf Bey, bu tutumu ile temsili demokratik meşruiyetçi bir çizgiyi savunduğunu sanıyordu.
Atatürk Büyük Nutuk’ta; Rauf’un bu tutumunu Anadolu’da verilen çetin mücadeleden kaçma, milli kurtuluş mücadelesinin içinde bulunmaktansa müstevlilerin elinde mevkuf olmayı tercih etme olarak yorumlar. Ben de aynı kanıdayım. Rauf Bey’in İngilizlere bu şekilde teslim oluşunu büyük bir siyasi hata olarak görüyorum.
Ahmet Emin Yalman’a gelince, yazıları nedeniyle Damat Ferit Paşa hükümeti tarafından Kütahya’ya sürgün edilmişti. Sürgün dönüşünde İngilizler tarafından arananlar listesinde olduğunu duyunca işgal karargâhına müracaat ederek teslim olmuştur. Yalman’ın tutumu da çok Batılı doğrusu.
Neticede, her ikisi de 1920 Mart'ından, 1 Kasım 1921 İnebolu mübadelesine kadar Malta’da sürgünde kaldılar. İngilizler sürgünleri savaş suçlusu olarak yargılayacaklarını söyleseler de böyle bir şey olmadı. Fiilen milli kurtuluş savaşı kadrolarına katılmaları engellenmiş oldu. Malta sürgünü bir çeşit zorunlu ikamete dönüştü.
Adaya götürüldüklerinde uygulanan katı rejim önemli ölçüde değişti. Örneğin Fethi Bey (Mütarekeyi imzalayan hükümetin içişleri bakanı idi) Malta Valiliğine, İngiliz komutanlığına, İngiliz hükümetine hukuki temelde birçok dilekçe yazdı. Mektuplar gönderdi. Adada mesnetsiz bir şekilde tutulduklarını savundu. Sonunda İnebolu mübadelesinden önce 30 Haziran 1921’de serbest bırakıldı. Avrupa üzerinden Türkiye’ye döndü. Anadolu’ya geçti. Meclise katıldı. Dahiliye Vekili oldu.
YALMAN VE ORBAY İÇİN ABD’NİN ANLAMI NEDİR?
Yalman ve Orbay’ın yolları 35 yıl önce de ABD’de kesişmişti. (1911) Yalman burslu bir öğrenci, Orbay ise denizaltı teknolojisini incelemek üzere ABD’ye gönderilmiş bir deniz subayı idi.
Ahmet Emin Yalman İttihat ve Terakki hükümetinin açtığı sınavı kazanarak 1911 Şubat ayında Columbia Üniversitesi’ne okumaya gitmişti. Burada siyaset bilimi ve gazetecilik okudu. 1914’te gazetecilik doktorası ile döndü. Türkiye’de Alman Lisesinde ve İstanbul Hukuk Fakültesinde okumuştu. Yalman’ın “Development of Modern Turkey Measured by Its Press” başlıklı tezi internet ortamında ulaşılabilir durumdadır.
Rauf Orbay ise ABD’ye denizaltı tersanelerini incelemek üzere gönderilmiştir. Ancak bu görevlendirmenin hangi aralıklarla olduğu belli değildir. Bu tarihlerde Rauf Bey genç bir deniz zabitidir. Babasının ferik amiral Mehmet Muzaffer Paşa olması dikkate alınması gereken önemli bir ayrıntıdır. Amiral’in Ayan Meclisi üyeliği de not edilmeli.
1946 seyahatinden 35 yıl önce (1911) Rauf Bey ve Yalman iki genç Osmanlı olarak ABD’de bulundular. Görüştüler.
RAUF BEY VE AHMET EMİN’İN TEK ORTAK YÖNÜ
Rauf Bey tutucu biriydi. Eski rejime bağlıydı. Bunu hanedana bağlılık olarak yorumlamak doğru olur. Vahdettin’e karşıydı. Saltanata değil. “Halifenin ekmeğini yedim” sözünün anlamı budur.
Hürriyetperverliği tutucu değerleri (eski rejimi) savunma anlamına geliyordu. Bu değerler meşrutiyetçilikti. Cumhuriyetçilik değil.
Ahmet Emin Yalman ise Batılı anlamda liberaldir. Devrim hareketleri döneminde CHP rejimi ile karşı karşıya kalmasının, Terakkiperver Partiyi desteklemesinin, sürgün edilmesinin nedeni serbesti rejimini (liberalliği) ülkenin içinde bulunduğu koşullardan bağımsız olarak savunması idi. Benzer şeyleri Zekeriya Sertel için de söylememiz mümkündür.
Yalman Kemalist partinin devrimci otoriterliğine muhalefeti nedeniyle uzun süre basın hayatı dışında kaldı. Atatürk Yalman’la 1936’da Karpiç’de karşılaştı. Tekrar gazeteciliğe dönmesini istedi. İstediği sonucu alana kadar rejimi sıkı tutmuştu. Şimdi serbesti zamanıydı.
Sonuçta, Rauf Bey-Ahmet Emin Yalman yakınlığı fikir düzeyinde paralellikten ziyade devrimin bir kenara ittiği Batı görmüş iki meşrutiyet aydını olmalarından kaynaklanıyordu.
1946’DAN SONRA TUTUMU NE OLDU?
Çok partili siyasi hayata geçildikten sonra DP liderleri Rauf Bey’i partiye almak istedi. 1946 seçimlerinden sonra Fevzi Paşa, İnönü’nün karşısına cumhurbaşkanı adayı olarak çıkarıldı. 1950 seçimlerinde Ali Fuat Paşa, Halide Edip Adıvar DP listelerinden aday gösterildiler. Aynı teklif Rauf Bey’e de götürüldü. Kabul etmedi. CHP yöneticileri de benzer teklifle gittiler. Onların teklifini de kabul etmedi.
DP’ye biraz daha ılımlı bakıyordu. Ama içlerine girmek istemedi. İşin aslı Demokrat Parti (Bayar) ondan yararlanmak istiyordu. 1949’da hiçbir siyasi parti angajmanı olmadan İstanbul’dan bağımsız milletvekili adayı oldu. Seçilemedi. Seçilebileceğini sanıyordu. 8000 oy aldı.
ESKİ SİYASİ DARGINLIKLAR ÜZERİNE KONUŞMAMA TUTUMUNU DEĞİŞTİRDİ
Rauf Bey, Londra Büyükelçiliği görevinden döndükten sonra, eski kırgınlıklar üzerine konuşmama ve yazmama ilkesini benimsedi. Özellikle Atatürk ile ilgili konularda hiç konuşmadı. 50’lerin ortalarından itibaren bu tutumunu yumuşattı. Feridun Kandemir tarafından ikna edildi. Mülakat talebini kabul etti. Rauf Bey Kandemir’in komşusu imiş. Rauf Bey’i konuşturabilmek için epey uğraşmış. Bana göre verilen mülakatların içeriği alınganlıklar tarihinden ibaretti.
Kandemir çok sıkı bir İsmet Paşa düşmanıydı. İkinci Adam Masalı gibi kitaplar yayınlamıştı. Yazdıkları yer yer Necip Fazıl-Mısıroğlu çizgisine yaklaşır.
Kandemir’in “Hatırladıkları ve Söylemedikleriyle Rauf Orbay” bir mülakat kitabıdır.
Feridun Kandemir’i dört ciltlik Yakın Tarihimiz külliyatı ile tanımıştım. (Boğaziçi Üniversitesi Yakın Doğu Koleksiyonu 80’lerin sonu) Kandemir’in İsmet Paşa husumetinin tam nedenini tespit edemedim doğrusu. Rauf Bey’in mülakat vermesi değil Kandemir’e vermesi doğru değildi. Bunu söylemem gerekir. Kandemir’in İsmet Paşa üzerinden Atatürk devrimlerini kurcalama eğilimi vardır. Cemal Kutay için de aynı şeyi söylemek mümkündür.
RAUF BEY’İN MONDROS MÜTAREKESİNİ İMZALADIĞI KALEMİ GÖRDÜM
90’ların başında ünlü yönetmen Halit Refiğ, “Malta Sürgünleri” ile ilgili bir film yapmak istiyordu. Cemal Kutay filmin tarih danışmanı olacaktı. İlk toplantıya meraklı bir asistan olarak ben de götürülmüştüm.
Bu toplantıda beni en çok etkileyen sahne Kutay’ın Rauf Bey’in Mondros Mütarekesi’ni imzaladığı kalemi göstermesi olmuştu.
Kutay’ın Malta Sürgünleri ve Rauf Bey’le ilgili kitapları olduğu için bir “derya” sanılıyordu. Zaman içinde bu yayınların önemli olmadıklarını anladım. Bu film hiçbir zaman yapılamadı.
ÜZERİNE YAZILMIŞ KİTAPLAR HAKKINDA BİRKAÇ NOT
Kandemir’in “Hatıraları ve Söylemedikleriyle Rauf Orbay” kitabı Yakın Tarih dergisinde tefrika ettiği mülakatların geliştirilmiş halidir. Rauf Bey’in kendi telif kitapları “Cehennem Değirmeni: Siyasi Hatıralar” başlığı ile yayınlanmıştır.
Kandemir ve Cemal Kutay bunları “kes yapıştır” yorumlarla genişletmişlerdir. Kutay, Orbay’ın “evrak-ı metrukesini” devralmış, bunları kullanarak “Osmanlı’dan Cumhuriyete Yüzyılımızın Bir İnsanı Hüseyin Rauf Orbay 1881-1964” başlığı altında dört cilt olarak yayınlamıştır. Spekülatif sağ bir popüler tarihçi olan Kutay’ın yorumları abartılıdır. Ama kitaplarının incelenmesinde yarar vardır.
Nur Özmel’in “Rauf Orbay’ın Londra Büyükelçiliği” başlıklı çalışması Boğaziçi Üniversitesi’nde savunduğu doktora tezinin Türkçesidir. Rauf Bey’in “evrak-ı metrukesine ve arşiv belgelerine” dayanarak yazılmış bir eserdir.
Son olarak Osman Selim Kocahanoğlu’nun Atatürk-Rauf Orbay Kavgası ve Rauf Orbay’ın Hatıraları kitaplarının temel referanslar olduğunu belirtmek yerinde olur.
RAUF BEY’İN KRİTİK EŞİKLERDE TUTUMU NE OLDU?
Rauf Bey, Amasya Bildirgesi’ni imzalayan İlk Beşlerden biridir. Mustafa Kemal, Ali Fuat, Karabekir, Bele, Rauf Bey.
Bence en anlamlı siyasi tavrı bu olmuştur.
Bunun dışında bütün kritik eşiklerde yanlış yapmıştır.
Mondros’u –o koşullarda- imzalaması muazzam bir hataydı. Başarı olarak takdim etmesi daha da vahimdi.
Lozan müzakereleri devam ederken İsmet Paşa’ya karşı tutumu sekterdir. Bu tavır aslında Mustafa Kemal Paşa’ya karşıdır. Siyaseten dar bir vizyona işaret eder. Osmanlı Mebusan Meclisinde Sivas milletvekili ve Felahı Vatan Grubunun başkanı idi. Bu konumda iken adeta İngilizlere teslim olmuştur. Gelin beni alın der gibi.
Cumhuriyetin ilanında, hilafetin kaldırılmasında Atatürk’ün yanında değil karşısındadır. Devrimci cephede yer almamıştır.
30’ların başında, Rıza Nur gibi dönebilirdi. Dönmedi. Dargınlık bahaneydi. Gerçek neden ego meselesiydi.
İsmet Paşa 1939’dan sonra bütün kırgınları (sabık muhalif demek daha doğru) kazanmak için gönül alma politikası uyguladı. Bu yanlış değildi. Doğruydu. Rauf Bey de bu gruptandı. Onu milletvekili ve sefir yaptı.
CHP onu milletvekili adayı gösterirken istediği gibi bir açıklama da yapıldı. Bu bile onu tatmin etmeyecekti.
Fethi Bey, Cebesoy ve Bele nerede durmaları gerektiğini biliyorlardı. Bu bir sağduyu meselesiydi. Orbay ise her yanlışından sonra gururunu okşayan jestler bekledi. Hâlbuki yanlışı yapan kendisi idi.
Hayatının sonuna doğru söylediği “Hiçbirimiz olmasaydık, Kurtuluş Savaşı’nı Atatürk gene başarırdı. Ama o olmasaydı hiçbirimiz onun yaptığını yapamazdık” sözleri ile onun tarihteki kurucu rolünü teslim etmiştir. Bu sözleri ilk defa kim aktardı bilmiyorum. Bana Ord. Prof. Reşat Kaynar Hoca söylemişti.
Bu söz elbette kıymetlidir. Ama etik anlamda. Siyasi anlamda değil.

RAUF BEY’İN TEMEL MESELESİ NEYDİ?
Rauf Bey, Mondros Mütarekesi’ni imzalamış olmanın burukluğunu her zaman yaşamıştır.
Bu başarısızlığı tarihten silecek bir başarıya imza atması gerektiğine inanıyordu. Bu da Lozan’da Türk başdelegeliği olabilirdi. Rauf Bey, Lozan’dan zaferle dönen İcra Vekilleri Heyeti Reisi rolünü oynamak istiyordu.
Mustafa Kemal buna müsaade etmedi. Rauf’un önünü kesti. İki nedenle. Öncelikle Rauf Bey de bir müzakere becerikliliği görmüyordu. Mütarekeyi müzakere etmiş, safça işler yapmıştı. İkincisi de, böyle bir başarı ile dönmesi halinde bunu siyasi ranta çevirebilirdi. Büyük Zaferden sonra dağılmış olan muhalefet onun arkasında birleşerek Mustafa Kemal Paşa’nın devrim planını akamete uğratabilirdi.
Atatürk, müzakerelerin Türkiye için optimum faydaya ulaştığını gördüğü anda İsmet Paşa’ya antlaşmayı imzalama talimatı verdi.
Rauf Bey’e kalsa, daha fazlasını alma düşüncesiyle (Musul-Kerkük) antlaşma henüz imza edilemez durumdaydı. Lozan’ı İsmet Paşa’ya imza ettiren Mustafa Kemal Paşa’dır.
Zaten görüşmeler 4 Şubat’ta kesintiye uğramış, 23 Nisan’da yeniden başlamıştı. Türk delegeleri aynı kişilerdi. Karşımızda oturan temsilciler farklıydı. Bu kez mütarekede Türkiye’de bulunmuş kişilerden temsilciler seçilmişti.
Lozan masasından antlaşmayı imza etmeyerek kalksaydık, o zaman barış olmazdı. Atatürk, müzakereleri daha fazla gererek netice alınamayacağını görüyordu. Onun için bazı şeyleri sonraya bırakarak (talik ederek) ana meseleyi halleden antlaşmanın imzalanması talimatını verdi.
Rauf Bey’in Barış Antlaşması’nı imza ederek dönen Hariciye Vekili ve Başdelege İsmet Paşa’yı Ankara’da karşılamaması büyük bir yanlıştı. Hatta bence ayıptı. Barışı kuran yeni devletin başbakanı (İcra Vekilleri Heyeti Reisi) antlaşmayı imza eden heyeti karşılamamış oluyordu.
Kendisinin başarısız olduğu Mondros Mütarekesi’ni tarihten silebilecek bir manevrayı yapamamıştı. Mesele buydu.
İsmet Paşa, Atatürk nezdinde, 1925’e kadar Fethi Bey’in gerisindedir. Bu ikisi (Okyar ve İnönü) Atatürk ile hiçbir çatışmaya girmediler. Şerhleri olsa bile son tahlilde onun arkasında yer aldılar.
Rauf Bey ise kendini Atatürk ile müsavi, İnönü’yü aşağıda görmüştür.
Cumhuriyetçi değildi. Meşrutiyetçiydi. Bu Saltanatçılık demektir. Atatürk karşısında yenilince, “liberal” kostümü ile devrim hareketlerinin karşısında yer aldı.
Asıl rakip olarak gördüğü Mustafa Kemal Paşa idi. Gazi’nin “Tek Adamlığını” hiçbir zaman içine sindiremedi. Atatürk’ün hakkını ancak hayatının sonuna doğru idrak edebildi. Önderin hakkını çok sonra teslim edebildi.





Çok Okunanlar
Alihan Kuriş ve ailesinin mal varlığı ortaya çıktı
Gençlerbirliği-Fenerbahçe maçında VAR belli oldu
TECNO Pova 8 Pro oyun odaklı özelliklerle tanıtıldı
Fiat Egea Cross’ta Ağustos fiyatları belli oldu
'Başkomutan askerlerin parkta yatıyor söyleyeceğin bir şey yok mu?'
Burak Kapacak’ın lisansı çıktı
Samsung’un yeni modelleri Türkiye’de satışta
Bursa’da yolsuzlukları ortaya çıkaran öğretmene mobbing
Ailelere sosyal medya davası hakkı geliyor
Kademeli emeklilikte son durum ne?