Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,8951
Dolar
Arrow
43,9010
İngiliz Sterlini
Arrow
58,8871
Altın
Arrow
7182,6417
BIST
Arrow
10.729

Işık altındaki sergiler, gölgede kalan taşlar! Susmak olmaz

TAŞ YERİNDE AĞIRDIR-170. UNUTMAYALIM, UNUTTURMAYALIM.

Anadolu’daki Göbeklitepe ve Taş Tepeler’de bulunan çok eski heykel ve eserler, T.C. Kültür Bakanlığı tarafından Roma’dan sonra şimdi Berlin’de açılan bir sergiyle tanıtılıyor.

10 Şubat 2026’da açılan sergiye T.C. Kültür Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Federal Almanya Kültür ve Medyadan Sorumlu Devlet Bakanı Wolfram Weimer, T.C. Berlin Büyükelçisi Gökhan Turan, Alman Arkeoloji Enstitüsü Başkanı Friederike Fless, sergi fotoğraf sanatçısı Isabel Muñoz, Taş Tepeler Projesi Başkanı Necmi Karul ve Almanya Ön Asya Müzesi Direktörü Barbara Helwing de katıldı. Sergi, 19 Temmuz 2026’ya kadar açık kalacak.

Serginin teması: “Toplumun Keşfi: Göbeklitepe, Taş Tepeler ve 12.000 Yıl Önceki Yaşam”.

Türk Bakan Ersoy, serginin açılışında yaptığı konuşmada, “Arkeolojinin ortak hafızanın üzerindeki toz ve toprağı kaldırarak insanlığı ayrıştırmanın değil, birleştirmenin aracı olduğunu” vurgulamış.

Alman Bakan Wolfram Weimer da“serginin Türkiye dışında, Berlin’de Müzeler Adası’nda sergilenmesinden duyduğu memnuniyeti dile getirmiş; sergide yer alan eserlerin insanlık ve medeniyet tarihi açısından olağanüstü bir öneme sahip olduğunu vurgulamış, bu bulguların arkeoloji alanında yeni bir ufuk açtığını” ifade etmiş.

Ne güzel!

Gösterim, Berlin’in ortasından geçen Spree Nehri üzerindeki, çamura batmakta olduğu söylenen, henüz batmamış ek müzelerden “James-Simon-Galerie”de yapılıyor.

Bu galeri, Bergama’dan ve Anadolu’dan kaçırılmış binlerce eserin tutulduğu Pergamon/Bergama Müzesi’nin bulunduğu adanın üzerindedir; onunla bağlantılıdır ve ondan yaklaşık 150 m uzaklıktadır.

Pergamon Müzesi’ne ek olarak yapılan bu binaya, ünlü şaheser Nefertiti büstünü Mısır’dan çıkaran kazıyı finanse eden James Simon’un adı verilmiştir.Kazıyı yapan arkeolog da Alman Ludwig Borchardt’tır.

Bilindiği gibi içinde Bergama’dan kaçırılmış Zeus Sunağı’nın da yer aldığı Pergamon Müzesi’nin yanı başındaki bu serginin açılışını yapan Türk ve Alman bakanlar, hemen yanlarındaki Bergama’dan, Gaziantep’ten ve Anadolu’nun birçok yerinden kaçırılan eserlerden hiç söz etmemişler.

Sanki onlar yokmuş gibi davranmışlar.

Sanki onlar Anadolu’dan kaçırılmamış gibi.

Sanki bu adadaki depolar tıka basa Anadolu eserleriyle dolu değilmiş gibi.

Ancak Türk konukların muhakkak içleri sızlamıştı!

Üstelik insanlık tarihinin en eski ve en anlamlı Taş Tepe eserleri, adı kültürel miras tartışmalarıyla anılan bir bağışçı olan James Simon’un adının verildiği sözüm ona bir galeride sergileniyor.

Umarım, birçok kaçırılmış tarihî eserimizin ülkemize geri getirilmesini için yoğun çaba harcayan Kültür Bakanımız Mehmet Nuri Ersoy, Berlin’deki kaçırılmış eserlerimizin de peşini bırakmaz.

(Bergama’dan kaçırılan Zeus Sunağını çevreleyen mermer heykelimsi kabartmalardan, o çağın baş tanrısı Zeus’u devler/titanlarla savaşırken gösteren friz)

Göbekli Tepenin Türkiye’den geçici olarak getirilen özgür heykelleri muhakkak Berlin’de, burada tutsak Anadolu eserlerine kucak dolusu selam ve sevgi götürmüşlerdir!

Öyleyse, bakın yakın geçmiş neler diyor?

Bergama’dan Zeus Sunağı ve Anadolu’nun tarihî eserleri nasıl kaçırılmış?

Susmak olmaz!

Bugün Berlin’de, insanlığın en eski taş hafızası ışıklar altında anlatılıyor. 

Aynı adada, birkaç adım ötede ise yerinden koparılmış taşlar, boynu bükük sessizce duruyor.

Sergi salonlarında “ortak miras” sözleri yankılanırken, sürgün edilmiş eserlerin gölgesi duvarlara vuruyor. 

Taş konuşur, iz saklamaz. Toprak unutmaz.

O yüzden şimdi yüzümüzü yeniden Bergama’ya çeviriyoruz.

Çünkü orada anlatılan yalnız bir kazı değil — yerinden edilen belleğin, sökülen tarihin ve taşla birlikte göç ettirilen hakikatin hikâyesidir. 

Zeus Sunağı’nın yolculuğu, yalnız geçmişe değil, bugüne de sorulan bir sorudur.

(Türk ve Alman bakanlar Berlin’de Göbekli tepe ve Taş Tepeler eserleri sergisinin açılışında) 

**

Bergama’nın Zeus Sunağı insanlık tarihinde yaratılmış en eşsiz eserlerden biridir.

İ.Ö.  ve 2. yüzyılda, Batı Anadolu’nun büyük bir kısmını yöneten Pergamon kralları tarafından yapılmış, üç katlı bir apartman büyüklüğünde mermer bir yapıdır. 

Bu yapı yalnızca bir anıt değil, aynı zamanda dönemin siyasi gücünün ve estetik anlayışının somut bir ifadesidir.

Dış ve iç duvarları friz denilen heykelimsi mermer kabartmalarla kaplanmıştır.

Bu frizlerin her biri bir sanat şaheseridir.

Heykeller canlı gibidir. Hepsinin bir hikâyesi vardır. Sanki taşın içinden fışkıran bir hareket ve duygu dünyası yaratılmıştır.

***

(1930 Berlin Müzesi/ Hapishanesi-Pergamon/Zeus Altar. Renklendirilmiş resim) 

Pergamon mimarları ve heykeltıraşlarının yaptığı bu muhteşem yapı, çeşitli nedenlerle zaman içinde yıkıldı, tarihin koynunda uykuya daldı.

Pergamon/Bergama akropolünde/tepe kentinde frizlerin, heykellerin bir kısmı, tahkim için konulduğu sur duvarlarının içindeydi; bir kısmı da tekil anıtsal mermerler gibi etrafa saçılmıştı; bir kısmı da temellerinin bulunduğu yerdeki höyüğün, toprağın altındaydı. 

Yüzyıllar boyunca sessizce bekleyen bu parçalar, adeta yeniden keşfedilmeyi bekleyen bir hafızaydı.

1864 yılında yol inşa etmek için Bergama’ya gelen Carl Humann adlı bir Alman mühendisin, Bergamalıların Kale dediği akropolde, surlarda, sağa sola dağılmış frizlerin güzelliği karşısında gözleri kamaştı.

Bu karşılaşma yalnızca bir keşif değil, aynı zamanda uzun sürecek tartışmalı bir sürecin başlangıcıydı.

Haksızlığın, hukuksuzluğun, şaibenin!

C.Humann Bergama’da bir ev kiraladı, Prusya/Alman devletiyle ilişki kurarak ve onun yardımıyla topladığı eserleri Bergama’nın iskelesi Dikili’ye, oradan İzmir’e, oradan da Berlin’e gönderdi. Bu sevkiyatlar, yerel halkın zaman zaman itirazıyla birlikte, çoğu zaman ne olduğunu tam anlayamadığı bir hızla gerçekleşti.

Osmanlı’nın 1869 Âsâr-ı Atîka Nizamnamesi’ne göre bu külliyen yasaktı. Kaçakçılıktı. 

***

(Bugün bataklıktan kurtarmak için söküp takılan Zeus Sunağı-Berlin.Aralık-2025)

Prusya/Alman devletinin Osmanlı üzerindeki baskısıyla 1874’te çıkarılan yeni yasa Almanlara bazı eserleri dışarı çıkarma hakkı veriyordu; ama Osmanlı’nın yurtsever memurları ve Sultan Abdülaziz, çıkarmak zorunda kaldıkları bu yasayı uygulamadı. Bu direnç, merkezdeki güç mücadeleleriyle giderek zayıfladı.

1876’da Padişah Abdülaziz’in (belki bir komplo sonucu) öldürülmesinden sonra başa geçen II. Abdülhamit’in, 93 Harbi denilen 1877-78 Rus savaşında yenilmesi sonucunda Osmanlı Devleti birçok önemli toprağını kaybederken, barış anlaşmasına yardımcı olan Alman devletinin baskısıyla 1874 yasası uygulandı; cüzi miktarda bağış ve şaibeli izinlerle eserler yurt dışına çıkarılmaya başlandı.

Böylece arkeoloji adı altında yürütülen faaliyetler, giderek siyasi bir gölgeye büründü.

Bu süreçte kaçakçı Carl Humann’ın baş destekçisi Alman Prensi/Kralı Friedrich’ti.

Ne mermerler gitmedi neler?

***

Zaten Osmanlı Devleti Almanlara neredeyse her alanda teslim olmuştu. 

Askerî danışmanlıklardan ekonomik anlaşmalara kadar uzanan bu yakınlaşma, kültürel miras alanında da etkisini gösterdi.

Son teslimiyetçi yasayı hazırlayan Osmanlı Müze Müdürü Anton Dethier bile bir Almandı.

Dethier 1881 yılında ölünce yerine, eski sadrazam Sakızlı İbrahim Ethem Paşa’nın oğlu Osman Hamdi Bey Müze Müdürü oldu. II.Abdülhamit’le çok yakındı. Konunun uzmanı sayılıyordu ve sözü dinleniyordu. 

Hamdi Bey’in de ön ayak olduğu 1884’te çıkarılan yeni Nizamname, eserlerin yurt dışına çıkarılmasını güya yasaklıyordu; ama anlaşmaya konulan bir 32. madde ile eserlerin dışarıya gönderilebilmesi için Osman Hamdi Bey’e neredeyse sınırsız yetkiler veriyordu. Bu madde, sonraki yıllarda en çok tartışılan düzenlemelerden biri hâline geldi.

Bu arada kaçakçı Carl Humann’ın marifeti, Osmanlı Devleti’nin Müzeler Müdür olan Hamdi Bey’in izniyle Gaziantep-Zincirli’de de kazı ve soygun başlamıştı.

Kasa kasa Antep eseri Berlin’e götürülüyor, kaçırılıyordu. Bu taşımalar yalnızca arkeolojik değil, aynı zamanda siyasi bir güç gösterisi gibiydi.

Anadolu Alman Emperyalizmi tarafından göz göre göre talan ediliyordu.

Carl Humann, aynı zamanda bir ressam olan Hamdi Bey’le yakın ilişki kurmuş, bir resminin Alman devleti tarafından satın alınmasını ön ayak olarak, Hamdi Bey’in Nizamnamenin 32. maddesini cömertçe uygulamasını sağlamış, o da sahip olduğu geniş yetkiyi kullanarak Humann’ın birçok eseri yurt dışına götürmesine yardımcı olmuştu.

Bu ilişki ağı, dönemin ve bugünün müzecilik tarihinin en tartışmalı, en yakışıksız sayfalarından biri olarak anılır.

Bu da Padişah II. Abdülhamit döneminde bir devlet görevlisi olan Hamdi Bey üzerinde, Bergama ve Gaziantep eserlerinin yurt dışına kaçırılmasıyla ilgili ciddi şaibelerin oluşmasına neden oldu.

***

(Bataklığa gömülmekte olan Berlin Müze/Hapishanesinde, sökülüp takılan Bergama heykelleri. Eşsiz eserler yap boz gibi. Aralık 2025) 

Bergama ve Gaziantep’ten Berlin’e kaçırılan tarih eserleri içine koymak için Alman İmparatoru II. Wilhelm tarafından Berlin kentinin ortasından geçen Spree nehri üzerindeki adaya mimar Alfred Messel'in planlarına göre 1910 ile 1930 yılları arasında bir müze/hapishane inşa edilmişti.

Bu yapı, kimi eleştirmenlere göre bir sergi alanından çok, Anadolu’dan koparılan eserlerin sembolik bir vitriniydi.

Pergamon Müzesi adı verilen hapishane 1930 yılında açılmış ve II. Dünya Savaşı sırasında hava saldırıları ve topçu ateşiyle ağır hasar görmüştü.

Üstelik savaş sonrası Zeus Sunağı ve müzedeki eserler Sovyetler Birliğine-Lennigrad’a/Petersburg’a sanki savaş ganimetiymiş gibi götürülmüş, sonra geri getirilmişti

Yani, sanki ikinci kez kaçırılmıştı!

Eserlerin asıl sahibi olan Bergama’dan, Bergamalılardan habersiz!

Daha sonra, Berlin’de Müzenin/Hapishanenin bulunduğu toprakların sahibi olan Doğu Almanya, binayı düzgün bir şekilde yenilemek için gerekli fonları olmadığı için binanın birçok kısmı harap halde kalmıştı.

Tabii ki yeni birleşik Federal Almanya artık Avrupa’nın patronuydu ve çok parası vardı.

Bu süreçte görüldü ki Müze/Hapishane binasının yapıldığı ada bir bataklık zemine sahiptir ve bina yavaş yavaş çamura gömülmektedir.

Eserlerin meta aksamları nehrin neminden çürümektedir.

Bu durum, kimi yorumcular tarafından tarihî bir ironi olarak değerlendirilir:

Güya eserlerimizi korumak için kaçırmışlardı ama kendileriyok olmalarına yol açmışlardı!

Geçenlerde (Aralık 2025’te), Federal Alman Kültür Bakanı Wolfram Weimer çalıntı tarihi eserlerini bulunduğu Müze/Hapishanede bir basın toplantısı yaptı. Bildirdiğine göre2014 yılından beri kapalı olan bu Müze/Hapishanenin etkileyici PergamonSunağı’nın bulunduğu salonun, 2027 yılında açılması planlanıyor.

***

(Bergama’dan kaçırılan Zeus Sunağını çevreleyen mermer frizlerden, muhtemelen devlerin/titanların en büyüğü Alkyneus. Bergama heykellerindeki bu duygu dolu ifadeler, daha sonra Avrupa’daki Barok ve Gotik sanatın kaynağı kabul edilir.)

Bütün bunlarla beraber, Alman Bakan Weimer bu dünya şaheserinden kendi mallarıymış gibi söz ederken, onun Bergama’dan Berlin’e nasıl, hangi koşullarda getirildiğini anmıyor bile. Bu suskunluk, tarihin en tartışmalı sayfalarından birine düşülen kısa bir dipnot gibi duruyor.

Alman emperyalizminin, kolonyal mirasın tartışmalı yönünü gösteremiyor.

Oysa kültürlü olmanın, entelektüel olmanın ilk şartı bildiğini, gördüğünü söylemektir!

Susmak yok!

Bir kentin parçası olan bir tarihi eser — Zeus Sunağı — üretildiği topraktan yabancılar tarafından izinli ya da izinsiz nasıl sökülür?

Yasaların etrafından dolanarak, çaresizlere boyun eğdirerek, yetkili olanlara çıkar sağlayarak bir kültürel miras nasıl başka bir coğrafyanın vitrinine taşınır?

Büyük devletlerin arkeoloji adı altında yürüttüğü faaliyetler, dönemin güç dengeleri içinde nasıl meşrulaştırılır?

Siyasal zayıflıkların yarattığı boşluklardan kimler nasıl yararlanır?

Bu sorular yalnızca geçmişe değil, bugünün vicdanına da yöneliktir. Çünkü mesele artık sadece tarih değil; insanlığın ortak mirasının hangi değerlerle korunacağıdır.

Bergama’dan Berlin’e uzanan bu uzun yolculuk, 19. yüzyılın siyasi gerçeklerini anlatırken, 21. yüzyılın etik sorularını da beraberinde getiriyor. Belki de bugün yapılması gereken, geçmişi savunmak değil; geçmişle yüzleşebilmektir.

Tarih bazen susar, ama taşlar susmaz. 

Zeus Sunağı’nın frizlerinde donmuş olan o büyük anlatı, bugün hâlâ doğduğu coğrafyanın ışığıyla anlam kazanır.

Bu yüzden mesele yalnızca bir eserin nerede sergilendiği değil, hangi toprağın anlamıyla var olduğu, adaletin nerde durduğudur.

Bir gün, bu taşların yeniden doğdukları güneşe dönmesi umudu, Anadolu’nun rüzgârında yaşamaya devam edecektir.

ZEUS SUNAĞI VE BERGAMA ESERLERİ SOĞUK ve PUSLU BERLİN’E DEĞİL, GÜZEL BERGAMA’YA AİT. MUTLAKA GERİ GELMELİ, EVİNE DÖNMELİDİR

(Kaynaklar: https://basin.ktb.gov.tr/TR-447583/romadan-sonra-bu-kez-berlinde

https://www.dw.com/de/pergamonmuseum-berlin-das-ist-der-stand-der-sanierung/a-75035570

https://www.academia.edu/105150005/ZEUSUN_%C3%96ZLEM%C4%B0_TA%C5%9E_YER%C4%B0NDE_A%C4%9EIRDIR_1_ZEUS_DESIRE_THE_STONE_IS_HEAVY_IN_PLACE_1

https://www.academia.edu/145035390/ZEUSUN_%C3%96ZLEM%C4%B0_TA%C5%9E_YER%C4%B0NDE_A%C4%9EIRDIR_2_ZEUS_DESIRE_THE_STONE_IS_HEAVY_IN_PLACE_2)

Sefa Taşkın

22.02.2026

Karşıyaka/İzmir