Arada bir büyük fark yok.
Hangi arada?
Türkiye ile “demokratik AB ülkeleri” arasında.
Tersine, ortada çok ciddi bir paralellik var.
Şöyle başlayalım: Türkiye toplumunda bir dip dalgası oluştuğunu söyleyebiliyoruz. Halkın artık dayanacak gücü kalmadı. Bu öfke bir yerde, bir kıvılcımla patlayacak. Zaten de son girişimler sözü geçen dip dalgasını, tıpkı 2015'teki Haziran günlerinde olduğu gibi, ele geçirmeyi ve boşa düşürmeyi hedefliyor.
İslamcı iktidarın tüm planı bu doğrultuda. Ama işin içinde “muhalefet” de var.
Toplumcu bir iktidar için şartların oluştuğunu düşünseydi muhalefet, bu toplumcu iktidarın, mevcut iktidardan da alışılmış muhalefetten de, hadi CHP ve DEM diyelim, programatik açıdan nasıl farklılaşacağını gösterirdi herhalde.
Yaptılar mı?
Yapabilirler mi?
Kimler?
Bütün bu soruların şu anda yanıtı yok.
Ama bildiğimiz, tanıdığımız Türkiye uzun yıllardır zaten sahneden çekilmiş ve İslamcı bir iktidarın yumruklarıyla ezilip bükülmüş, hatta küçülmüş durumda. Cumhuriyet yok artık.
Parçalanıyor göz göre göre...
İyi de neden parçalanmasın? Sonuçta çevresi döküm döküm dökülen bir siyasi birim, bir ülke, neden çevresindekilerin, yakın ve uzak komşularının kaderinden farklı bir süreç yaşasın? Yugoslavya-Suriye hattından neden farklı bir hatta kalınsın ki? Oraya itiliyoruz.
KORKUNÇ PLANLAR
Bu bölgenin kilit hattının Türkiye-İran hattı, Türkiye'nin de kilit ülke olduğunu, planın son büyük aşamasının bu iki büyük siyasi birimin çözülmesinden geçtiğini burada yazmıştık. Galiba Oded Yinon Planı'na da dikkat çekmiştik.
Neydi o plan?
Çok ama çok kısa bir özetle şuydu: İsrail’in bölgesel bir emperyal güç olarak ayakta kalabilmesi için mevcut Arap devletlerinin mutlaka etnik veya dini temelli daha küçük devletlere bölünmesi, bu sürecin desteklenmesi gerekiyordu. 1980'ler için hazırlanmış ve ünlü Yahudi aydını Israel Shahak tarafından dünyaya açıklanmış olan bu planın gündemden kalktığını 1989'dan bu yana (özellikle Türkiye'nin yakın çevresine de bakarak) acaba kim iddia edebilir?
O planın son aşamasındayız: Demek ki, dünya sisteminin Türkiye merkezli bölgede ayakta kalabilmesi için sözünü ettiğimiz hattın, etnik ve dinsel temelli küçümen “mafyöz” devletlere bölünmesi gerekiyor.
Neyse...
Mesele o değil. Söylemek istediğimiz, yeni dünya düzensizliğinde bölgemizdeki tüm devletlerde akıldışılığın (irrasyonalizmin) yönetim dizginlerini ele almış olduğu ve halkları da kendilerine benzetmeye çalıştıkları...
İrrasyonalizmin devlet yönetimindeki en önemli göstergelerinden biri, herhalde, mevcut olmayan bir düşmana karşı deli gibi silahlanmak ve sonuçta şu veya bu ölçekli bir savaşı tetiklemek olmalıdır. Bu, ABD açısından olduğu kadar, AB, daha doğrusu “Almanya Avrupası” açısından da son derece belirgin. Daha önce, Sovyetler Birliği varken de Avrupa'nın durumu böyleydi, ama şimdi “düzey atlamış” bulunuyor. Çünkü Soğuk Savaş'ta, “perdenin soğuk tarafındaki suyun başında” gerçekten makul eller bulunuyordu ve barış istiyorlardı.
Artık öyle bir şey yok.
Dolayısıyla Putin yönetiminin de işler sarpa sarınca Avrupa'nın şurasını veya burasını taktik nükleer silahlarla vurmayacağının hiçbir garantisi yok. 27 milyon (dolaylı etkilerle belki 40-45 milyon) ölü verdiği halde, SSCB'nin, Nazi Almanyası'nın şehirlerini yukarıdan fosfor bombalarıyla imha etmediği, tarihe geçmiş bulunuyor. Emekçi halklara bir kutsiyet atfeden herhangi bir sol hükümet oralarda bulunmuyor artık. Savaşın korkunç boyutları olacaktır. Dünyayı oraya itiyorlar.
Avrupa bir irrasyonalizmin elinde, yani aklın, makul olanın devre dışı bırakıldığı bir siyasal iklimin elinde epeydir.
Bize bakalım.
Türkiye'de İslamcı bir politikacı, halkın AKP'ye çok inandığını, Ay'a bir yol yaptıklarını söyleseler buna bile inanacaklarını söylememiş miydi? Halkı “şallak mallak” yapmak böyle bir şey olmalı. Bunu da ancak etnik ve dinsel bir delirme eşliğinde yapabilirsiniz.
Demokratik Avrupa'da durum çok mu farklı?
ABD'yi bir yana bırakalım, Trump deliliğine kitle desteği ortada. Biz AB'ye bakalım.
İrrasyonallik arıyoruz ya.
Bulmak zor değil. Hele demokrasilerde bol bol var.
GREENPEACE'İN ARAŞTIRMASI
Şöyle: Hafta içinde Greenpeace'in bir araştırması yayımlandı. Orada Avrupa'daki NATO üyeleriyle Kanada'nın hep birlikte yaptıkları yıllık (2025) silahlanma harcamalarının (626 milyar dolar), Rusya'dan (190 milyar dolar) kat kat üstün olduğu vurgulandı. Hele asker sayıları, tam bir gösterge. Bu Avrupa'daki NATO üyeleri ve Kanada'nın (ABD hariç yani) asker sayısı 3,3 milyon iken, Rusya'nın asker sayısı yaklaşık 1,3 milyonmuş... Yani Avrupa Rusya'yı askeri alanda kat kat aşmış durumda.
Aradaki farka, bu araştırmayı yapan ve “Russever olmadığı kesin” kadro da şaşırmış olmalı.
Söylemek istediğimiz şu: Ortada bir saldırgan veya düşman yok. Ama deliler gibi silahlanan bir Avrupa var. Halkları da buna inandırmayı, en azından izlenen irrasyonel siyasete karşı çıkmamasını sağlamayı başarmış görünüyorlar.
Sözün özü: İrrasyonalizm, aklın hangi gerekçeyle olursa olsun sahnenin dışına itilmesi, yöneticilerin böyle bir delirmenin elindeki ekiplerden oluşması, sadece Ankara'ya özgü bir çarpıklık değil.
Demokrat Avrupa da benzer bir akıldışılığın elinde çok kötü zamanlara, bir savaşa veya savaşlar dönemine doğru doludizgin yol alıyor.
Çağımız siyasette rasyonalizmin ıskartaya çıkarıldığı bir çağ. İrrasyonal yönetimler aklı, mantığı devre dışı bırakabilirse eğer, ancak o zaman halkları yönetebileceğine inanıyor.
Böyle politikacıların elinde kıvranan ülkeleri ne bekliyor dersiniz?
Durum, vahimin ötesinde artık.
Çok Okunanlar
Premier Lig'e yükselen Hull City'e soruşturma başlatıldı
Kılıçdaroğlu'ndan 'Kahraman Kemal' afişleri
İran 'ABD İHA’sını imha ettik' dedi, CENTCOM açıklama yaptı
Adalet Bakanlığı’ndan e-Duruşma için yeni düzenleme
Meteoroloji'den çok sayıda kente sağanak uyarısı
Teröristbaşına statü verip Yunanistan’a kızan 'Kadim Devlet Aklı'!..
Enerjide yerli ve yenilenebilir devrimi
Buruk bir bayramın sosyo-ekonomik anatomisi
Turist kazıklama sezonu açıldı, vatana millete hayırlı uğurlu olsun
Aklın devre dışı bırakıldığı ülke sadece Türkiye mi?