TAŞ YERİNDE AĞIRDIR-173. UNUTMAYALIM, UNUTTURMAYALIM.
Bu ülkenin başına neler gelmedi ki!
19.yüzyılın sonlarında, biricik Anadolu’nun eşsiz değerlerini Alman Emperyalizmi soydu götürdü.Toprağın altını da üstünü de oydu.
Bugün Ortadoğu’da ABD neyse o zamanlar Avrupa’da Almanya oydu.
1871’de Fransa’nın doğusundaki Sedan kenti yakınlarında Almanların Fransızları kesin bir şekilde yenmesinin ardından, yürüttüğü "Kan ve Demir" (Blut und Eisen) politikasıyla Otto von Bismarck’ın önderliğinde Alman Birliği kuruldu.
Ardından gözünü Doğu’ya çeviren Alman yayılmacılığı Osmanlı İmparatorluğu'nda İngiltere ve Fransa gibi geleneksel güçlerin yerini almaya başladı.
Osmanlı üzerindeki Berlin merkezli emperyalist yayılma, doğrudan sömürgeci bir işgalden ziyade "barışçıl sızma" stratejisine dayanıyordu. Bu doğrultuda Alman sermayesinin ağırlığı, Osmanlı devlet yapısının ve coğrafyasının kritik kesimlerinde yoğunlaşmıştı.
Alman emperyalizmi bu süreçte Osmanlı Devleti’nin içine de yavaş yavaş girmiş, birçok devlet kurumuna nüfuz etmişti.
Bunda tabii Avrupa’da hızla gelişen sanayi ve kapitalizmden geri kaldığını gören Osmanlı’nın şeklen Avrupa’ya yetişme arzusu da vardı.
Oysa Osmanlı, o zamanlar için daha ileri bir üretim ilişkisi olan kapitalizme erişme yoluna girememişti.
Berlin yönetiminin Osmanlı'da en erken ve en kalıcı ağırlık kurduğu dal Osmanlı ordusuydu.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) yenilgisinden sonra Padişah II. Abdülhamid, orduyu modernize etmek için Berlin’den uzmanlar davet etti.
Colmar von der Goltz (Goltz Paşa) liderliğindeki askeri heyet, Osmanlı askeri okullarının (Mekteb-i Harbiye) öğretim programını tamamen Prusya (Almanya’nın önceki adı) modeline göre yeniden şekillendirdi.
Abdülhamit’e muhalif İttihatçılar dahil dönemin genç subay kuşağı Alman askeri disiplini ve hayranlığıyla büyüdü.
Osmanlı ordusunun silah, tüfek ve mühimmat ihtiyacı neredeyse tamamen Alman firmalarına bağlandı.
Mauser (Mavzer) tüfekleri ve Krupp topları Osmanlı ordusunun standart donanımı haline geldi. Bu durum, Alman sermayesi için devasa bir pazar yarattı.

(Bismark)
***
Bu süreçte ilgili Alman çevreler, Osmanlı coğrafyasını ekonomik olarak kendine bağlamak için stratejik altyapı projelerine odaklandı.
Bağdat ve Hicaz Demiryolları girişimi Alman sermayesinin Osmanlı'daki en büyük girişiminin sembolüdür.
Deutsche Bank finansmanıyla yürütülen bu proje, Berlin'i Basra Körfezi'ne bağlamayı hedefliyordu. Alman Devleti bu sayede İngilizlerin Süveyş Kanalı kontrolüne darbe vurmayı ve Mezopotamya petrol yataklarına ulaşmayı amaçlıyordu.
Bu iş yapılan anlaşmalarla demiryolu hatlarının geçtiği güzergahların sağ ve solundaki 20'şer kilometrelik alanda yer alan tüm maden arama ve arkeolojik kazı hakları Alman şirketlerine verildi.
Bu durum, tarımsal ve yer altı kaynaklarının kontrolünü Alman sermayesine teslim edilmesi anlamına geliyordu.
Tarihi eserlerin talan edilmesinin de!
Alman sermayesi, Osmanlı borçlarını yöneten Düyun-u Umumiye içinde ve liman işletmelerinde, örneğin Haydarpaşa Limanı’nda ağırlığını hissettirerek Osmanlı maliyesinde de söz sahibi oldu.
Alman çevrelerin nüfuzu Osmanlı coğrafyasında her yerde aynı değildi; belirli lojistik hatlarda yoğunlaşmıştı:
İstanbul ve Boğazlar artık onların siyasi ve askeri karargahıydı.
İmparator II. Wilhelm'in İstanbul ziyareti ve burada kurulan yakın diplomatik ilişkiler, payitahtı Alman nüfuzunun merkezi yaptı.
Eskişehir, Konya, Adana (Çukurova) gibi demiryolu hattının geçtiği bölgeler Alman ticari mallarının giriş kapısı ve ham madde-özellikle Çukurova pamuğu- toplama merkezleri oldu.
19. yüzyılın sonuna doğru petrolün önem kazanmasıyla birlikte Mezopotamya ve Musul-Bağdat Petrol Bölgeleri Almanların gözünü bu bölgeye çevirdi. Demiryolu projesi özellikle bu hat üzerinden geçirildi.
Osmanlı üzerindeki nüfuzu kalıcı kılmak için eğitim ve kültürel diplomasi de bir araç olarak kullanıldı.
Alman arkeoloji çevreleri ve bilim heyetleri, Osmanlı topraklarında, özellikle Bergama ve Mezopotamya'da geniş çaplı kazı izinleri alarak tarihi eserleri Almanya'ya taşıdı.
İngilizlerin sömürgelerindeki Müslüman nüfusu kışkırtmak için, II. Abdülhamid’in Osmanlı’nın varlığını sürdürmesi için gerekli gördüğü "Panislamizm" (İslam Birliği) siyaseti desteklendi.
Hatta İmparatoru II. Wilhelm, Şam'da Selahaddin Eyyubi'nin mezarı başında "300 milyon Müslüman’ın dostuyum" beyanında bulunarak bu nüfuz arayışını taçlandırmıştı.
ABD’nin günümüzde bölgede yaptıklarına ne kadar çok benziyor!
Kendine kültürel kök arayan zengin Almanya burjuvazisinin Anadolu’nun tarihi eserlerine göz ve el koyması bu süreçte hızlandı.
Alman arkeolojik emperyalizmi bu politikayla iç içe geçti.

(II.Wilhelm’in İstanbul seyahati)
***
1861-1876 yılları arasında hüküm süren Sultan Abdülaziz döneminde, Osmanlı'da Tanzimat reformları hız kazanmış, Batılılaşma adımları atılmış ve kültürel/sanatsal faaliyetlere (müzecilik, sergiler, operalar gibi) saray tarafından ciddi destek verilmişti.
Hatta Sultan Abdülaziz, 1867 yılında Avrupa seyahatine çıkan ve buradaki büyük müzeleri (Paris, Londra, Viyana) yerinde gören ilk ve tek Osmanlı padişahıdır.
Bu seyahat, İstanbul'da modern bir müze kurma fikrinin (Müze-i Hümâyun) arkasındaki en büyük ilham kaynaklarından biri olmuştu.
Bununla beraber Abdülaziz ve Osmanlı Devleti Avrupalı arkeolog kılığındaki ajanların ülke sınırları içinde cirit attığını görüyordu ve buna ilişkin 1869’dailk siyasi düzenlemeyi, 1.Asar-ı Atika (eski Eserler) Nizamnamesini (Yasasını) çıkarmıştı.
Buna paralel olarak Osmanlı’nın ilk Müze örgütlenmesi; Padişah Abdülaziz’in yönlendirmesi, Maarif Nazırı (Eğitim Bakanı) Saffet Paşa’nın gayretleriyle “Müze-i Hümâyun” adıyla resmen 1869 yılında kuruldu.
Müzenin başına müdür olarak İstanbul’da yaşayan İngiliz uyruklu Edward Goold getirildi. Goold, Galatasaray Lisesi’nde (Mekteb-i Sultani) öğretmenlik yapan, ancak arkeoloji konusunda derin bir uzmanlığı olmayan biriydi.
Goold pek varlık gösteremeyince görevden alındı ve 1871 yılında müzenin başına Malta kökenli İtalyan bir sanat tarihçisi ve restoratör olan Terenzio Schiavon getirildi, ama o da ertesi yıl vefat etti.
Müze-i Hümayuna yeni bir müdür gerekiyordu.
1872 yılında Osmanlı Maarif Nazırı (Eğitim Bakanı) olan Ahmed Vefik Paşa, müzecilik faaliyetlerine büyük önem veren bir kişilikti.
Bir ara askıya alınmış veya ihmal edilmiş olan Müze-i Hümayun’u, Padişah Abdülaziz’in teşvikiyle daha kurumsal ve profesyonel bir şekilde yeniden canlandırmak istiyordu.
Paşa’ya göre bu iş için, bu kurumsallaşmayı yürütebilecek, Avrupa bilim çevrelerini tanıyan ve İstanbul'u iyi bilen bir uzman gerekiyordu.
Ve sahnede, siyasal ve kültürel etkenlikleriyle Almanlar vardı.

(Padişah Abdülaziz)
***
Ahmet Vefik Paşa bu görev için en uygun aday olarak Berlin Üniversitesi’nde tarih alanında doktora yapmış, 1847 sonrasında İstanbul’a gelmiş ve şehirde 20 yıldan uzun bir süre yaşamış, henüz 68 yaşında olan Philipp Anton Dethier’i belirledi.
Dethier'nin İstanbul’da bulunduğu süre boyunca, özellikle dönemin siyasi hayatına yön veren nüfuzlu yabancı diplomatlar, elçiler ve bürokratlarla, tabii ki Alman Devletiyle de çok yakın ilişkileri vardı.
O dönemde Payitaht’ta görev yapan yabancı uyruklular emperyal devletlerini potansiyel aparatlarıydı.
Bu güçlü çevre Osmanlı sarayına yaptığı tavsiyeler, belki baskılar, P.A.Dethier’in Müze Müdürlüğü gibi kritik bir göreve getirilmesinde ciddi bir destek ağı oluşturmuştu.
Artık koca Osmanlı ülkesine miras kalmış tarihi eserlerin ve kültür varlıklarının korunması görevinin başında, bu eserleri yurt dışına götürmeye, kaçırmaya pek istekli, çıkar çevrelerinin tebaası bir Alman vardı.
1869’da çıkarılan 1.Asar-ı Atika Nizamnamesi pek ayrıntılı değildi, ama tarihi eserlerin yurt dışına çıkarılmasını kesinlikle yasaklıyor, ağır yaptırımlar getiriyordu.
Emperyalist yağmacıların hiç de hoşuna giden bir uygulama değildi bu durum.
Tarihi eserler edinerek kendilerine kültürel geçmiş arayan İngiltere ve Fransa ile küresel bir rekabet içinde olan Alman Emperyalizmi büyük bir imparatorluk olmanın şanını, dünyanın en köklü medeniyetlerine ait eserleri başkentleri Berlin’in büyük müzelerinde sergileyerek göstermek istiyordu.
Hırsla kazıp, alıp götürmek istiyorlardı Anadolu’nun eserlerini.
Bunun için etik gerekçeler ve tipik emperyalist meşrulaştırma araçları çoktan hazırlanmıştı:
"Osmanlı bu eserlerin kıymetini bilmiyor, onları koruyamıyor; biz bunları insanlık adına koruma altına alıyoruz."
Peki öyleyse ne yapmak lazımdı?
Yasayı değiştirmek: Kim değiştirecek?
***

(P.A.Dethier)
Tabii ki Osmanlı’nın Müze-i Hümayun Müdürü, Payitaht’ta bu işten en iyi anlayan kişi: Philipp Anton Dethier.
Dethier’in hazırladığı yeni yasa, 1874 yılında çıkarılan2.Asar-ı Atika Nizamnamesiyle; bazı koşullarla yabancılara tarihi eser kazısı yapma ve çıkarılan eserleri yurt dışına çıkarma olanağı veriyordu.
Bu yasayla kazılarda bulunanların 1/3’ü arazi sahibine, yani Osmanlı Devleti’ne, 1/3’ü hak olarak yine Osmanlı Devleti’ne, 1/3’ü kazı yapana, yani yurt dışına çıkarılabilecek şekilde verilecekti.
Bu yasanın çıkarılmasının istenmesi için en önemli neden 1864 yılından beri Bergama/Pergamon’u soyup soğana çeviren Carl Humann adlı Alman Mühendisin yaptığı yasa dışı tarih eser kaçakçılığını ve yapacaklarını meşrulaştırmaktı.
Ancak Padişah Abdülaziz özellikle, sonradan bir süre İmparator olacak Prens III.Friedrich’in ve İngiliz karısının baskısına rağmen bu yasayı uygulamadı; kazı yapmaya ve eserlerin yurt dışına götürülmesine izin vermedi.
Bu soygunculara direnen Abdülaziz 3 Mayıs 1876’da tahttan indirildi ve 4 Haziran 1876’da muhtemelen öldürüldü.
Bazı yorumculara göre bu durum, Abdülaziz'in dış güçlerin baskısına direnmesiyle ilişkilendiriliyor; ancak bunu kanıtlayan kesin veriler bulunmuyor.
V.Murat’ın kısa süreli padişahlığını ardından padişah olan II.Abdülhamit 23 Aralık 1876’da Meşrutiyet ilan etti. Osmanlı’nın ilk anayasası olan Kanun-ı Esasi yürürlüğe girdi, ilk Meclis-i Mebusan (Millet Meclisi) açıldı.
Bu dönemde yaşanan Ruslarla savaşta Osmanlı Ordusunun ağır yenilgi alması ve Rusların İstanbul kapılarına dayanması üzerine Savaş 3 Mart 1878’de Aya Stefanos-Yeşilköy’de imzalanan anlaşmayla sona erdi.
Berlin’de 13 Haziran – 13 Temmuz 1878 tarihinde Almanya’nın ön ayak olmasıyla düzenlenen konferansla bu anlaşma yeniden düzenlendi.
Konferansa Almanya şansölyesi Otto von Bismarck başkanlık etti. Arkasında İmparator I.Wilhelm ve onun oğlu prens III.Friedrich vardı.
Anlaşmayla Bulgaristan’ın kaybedilmesi kesinleşti. Sırbistan, Karadağ ve Romanya’nın bağımsızlığı tanındı, Bosna-Hersek’in yönetimi Avusturya-Macaristan’a bırakıldı, İngiltere Kıbrıs’ı aldı.
Tabii ki Almanların payına da özellikle Prens III.Friedrich ve İngiliz eşinin ısrarla takip ettikleri, 1874’de çıkarılan ama yürürlüğe sokulmayan II.Asar-ı Atika Nizamnamesinin uygulanması düştü.
Böylece, Carl Humann adlı mühendis kılıklı kaçakçı tarafından Berlin’e götürülen tarihi eserlerin kaçırılması meşrulaştırılacak, soygunun önünü açılacak, talan devam ettirilebilecekti.
Kökü bataklıklara ve ormanlara dayanan Alman İmparatorluğunun ne kadar yüce kültürlü olduğu cümle aleme gösterilecekti.
Soyluluğu satın almak eski bir Avrupa geleneğiydi.
Şaibeli izinler alındı, Bergama’da sistematik olarak eser kaçırılması artarak sürdü.
Zaten o güne kadar, Dünyanın sekizinci harikası sayılacak kadar güzel olan Bergama’nın Zeus Sunağının birçok parçası/frizi, heykeller C.Humann’ın ve Alman devletinin becerikli organize hırsızlık şebekeleri tarafından Berlin’e götürülmüştü.

(Zeus Sunağının Berlin’e kaçırılan frizlerinden Aither-Üst Evren. Berlin Müzesi/Hapishanesinde)
***
Yapılan kazılarda, o yıllarda Bergama Akropolünde Zeus Sunağının bulunduğu düzlemin kuzey tarafında 215 cm boyunda görkemli bir erkek heykeli bulundu. İ.Ö.150-130 yıllarına tarihlendi.
Bu heykeldeki kişi arkeologlar tarafından daha önce İ.Ö.4.yüzyılda yapılmış Zeus Ammon heykelinin bir kopyası sayıldı.
Başındaki iki küçük keçi boynuzu onun bir Mısır tanrısı olan Ammon ile Zeus’un birlikte anılmasına neden oldu.
Mısır mitolojisinde Amon, krallığın baş tanrısıydı; Güneş tanrısı Ra ile birleşerek Amon-Ra adını aldığında 'Tanrıların Kralı' konumuna yükselmişti.
Antik Yunanlar, Mısır'daki Amon kültüyle karşılaştıklarında, onun "Tanrıların Kralı" olma özelliğini kendi baş tanrıları Zeus ile eşleştirmişlerdi. Böylece ortaya hibrit bir tanrı olan Zeus-Ammon çıktı.
Zeus-Ammon heykellerinde, klasik, sakallı, olgun ve güçlü Yunan tanrısı Zeus figürünün kafasına, Mısır'ın Amon'undan miras kalan kıvrık koç boynuzları eklenmişti.
Persleri/İranlıları, yaklaşık 200 yıl işgal ettikleri Anadolu’dan kovan Makedonyalı Büyük İskender Mısır'ı fethettiğinde Zeus-Ammon’un tapınağını ziyaret etmiş ve rahipler tarafından "Zeus-Ammon’un Oğlu" ilan edilmişti.
İskender bu unvanı zengin Mısır’daki egemenliğini kanıtlamak için tepe tepe kullanmış; hatta ölümünden sonra basılan paralarda İskender, kafasında Zeus-Ammon’un koç boynuzlarıyla tasvir edilmişti.
Pergamon’un bir kent ve uygarlık olarak yükselmesinde Anadolu’daki Büyük İskender sonrası dönemdeki siyasal gelişmelerin önemli bir payı vardı. Kentte büyük saygınlık kazanmıştı.
Bununla beraber tarih boyunca Pergamon’un Mısır’la ticari ve kültürel ilişkisi yoğundu. Hatta Romalılar döneminde İmparator Hadrianus kentte görkemli, bugün Kızıl avlu denilen, kızıl tuğla duvarlı “Serapion” ya da “Mısır Tanrıları” tapınağını yaptıracaktı.

(Zeus Ammon heykeli -Önce kaçırıldı, şimdi İstanbul Arkeoloji Müzesinde)
***
2.15 mt yüksekliğindeki mermer erkek tanrı heykelinin Zeus-Ammon’un yanı sıra, Anadolu’nun Ana Tanrıçası Kibele’nin yoldaşı olan Dionysos Tauros ya da Zeus-Sabazios’un bir heykeli olabileceği de düşünüldü.
Zeus-Sabazios ise, Trakya'dan Anadolu'ya göç eden Frigler'in baş tanrısı Sabazios ile Zeus'un Helenistik dönemde harmanlanmasından doğan bir Yunan-Anadolu bireşimiydi. Ayinlerinin coşkulu olma (ekstatik) niteliği nedeniyle Yunanlıların şarap ve sanatçılar tanrısı Dionysos ile de bağdaştırılırdı.
O dönem Helen inancında en büyük Tanrı olan Zeus inancı yerel tanrılarla birleştirilip öyle de anılabiliyordu: Zeus Ammon, Zeus Sabazios gibi.
Hala süren ne muhteşem bir sentez vardır şu Anadolu kültüründe!
Bu bilimsel değerlendirmeler sonucunda, Zeus Sunağının hemen yanı başında bulunan bu görkemli heykelin kırık sağ elinde yıldırım tutuyor olabileceği yaklaşımı onun Zeus Ammon olduğu yönündeki görüşün ağır basmasına neden oldu.
Ta çok eskilerden, Hitit çağından beri Anadolu’nun en büyük Erkek Tanrısının simgesi “boğa”nın yanı sıra “yıldırım” idi. İkisi de onun ne kadar “güçlü” olduğunu gösteriyordu: Yerde boğa, gökte yıldırım.

(Berlin’e kaçırılan Zeus Sunağının frizlerinden biri. Zeus’un Titanların/Devlerin önderiPoryforion ile savaşı. Berlin Müzesi/Hapishanesinde.)
***
Ve talan resmileşiyordu!
19.yüzyıl sonunda, 93. Harbi/Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Alman çevrelerin zorlamasıyla çıkarılan 2.Asar-ı Atika yasası uyarınca, Almanlar kazılarda çıkan buluntuların 1/3’ü alacaklardı ve bunun düzenlenmesi Osmanlı Müzelerinin Müdürü P.A.Dethier yapacaktı.
Güya Osmanlı Devleti adına çalışan, Osmanlı ekmeği yiyen Dethier devlete sürekli bu taşların değersizliği konusunda tavsiyede bulunuyor, soygunculara yardım ediyordu.
Onunla beraber hangi eserlerin, yani hangi1/3’ün verileceğini de Osmanlı Bankasının İzmir Müdürü Göttingen kökenli W.Heinze belirliyordu.
Anadolu kuzuları Avrupalı kurtlara teslim ediliyordu! Ne kadar da doyumsuzmuşlar!
Bu götürüş de buram buram şaibe kokuyordu.
Bu “1/3 yasası”gereğince Zeus Ammon ya da Zeus Sabazios heykeli Osmanlı’yı içten soyan Alman memurların eliyle, kendi paylarına düştüğü bahane edilerek 1879’da Berlin’e götürüldü.
Tabii ki mantık ve eylem açıktı: Muhteşem heykeller Berlin’e, düz taşlar İstanbul’a!

(Berlin’e kaçırılan Zeus SunağınınTelephos frizlerinden Dionysos. Berlin Müzesi/Hapishanesinde)
***
1881 yılında P.A.Dethier öldü.
Yerine, Osmanlı Müzeler Müdürlüğüne Sakızlı İbrahim Ethem Paşanın oğlu Osman Hamdi Bey getirildi.
Yöneticiler değişse de eser kaçırılması ve tartışmalı izin uygulamaları devam ediyordu.
Osman Hamdi Bey'in uygulamaları, kimi araştırmacılar tarafından Anadolu eserlerinin yurt dışına taşınmasına dolaylı katkı sağlamakla eleştiriliyor.
Ancak zaman gösteriyor ki Osman Hamdi Bey de Dethier’i aratmayacaktı!
Bu bağlamda giden gidiyor, yağma devam ediyordu.
Alman emperyalizmi bastırıyordu; “daha çok, daha çok”.
Devlet içindeki dürüst görevliler ve Mehmet Vahit Bey gibi Serveti Fü’nün gazetesinde yazan yurtsever aydınlar; “aman dikkat”, diyordu.
Bu konudaki kanuni düzensizliği gidermek için Devlet Osmanlı Müzeler Müdürü Osman Hamdi Bey’den yeni bir yasa çıkartılmasını istedi.
13 Şubat 1884’te çıkarılan 3.Asar-ı Atika Nizamnamesiyle; eski eserlerin devlet malı olduğunun daha güçlü biçimde vurgulanması, izinsiz kazıların yasaklanması, tarihi eser kaçırılmasının sınırlamaya çalışılması, yabancı arkeoloji heyetlerini denetim altına alması amaçlanıyordu.
Bu olumlu bir durumdu.
Ancak bu Nizamnamenin bir 32. Maddesi vardı ki evlere şenlik:
“Kazılarda çıkan bütün âsâr-ı atîka (eski eser) Devlete aittir. Ancak Müze-i Hümâyun Müdürü (yani Osman Hamdi Bey) uygun görürse, Maarif Nezaretinin izniyle bunların bir kısmını kazı yapana armağan edebilir.” “Eğer kazılarda aynı türden çok sayıda benzer eser bulunursa, bunların bir kısmı kazı heyetine bırakılabilir, yani yurt dışına çıkarılabilir.”
Çok zarif (!) bir kılıf mıydı bu?
Yani bu yasa ile tarihi eserin yurt dışına götürülmesine karşı getirilen bütün önlemler bir kalemde siliniyor, her türlü şaibeye açık bu hükümle Osman Hamdi Bey tek seçici, tek verici durumuna geliyordu.
Bir elle alınan, öbür elle veriliyordu!
Bu arada aynı yıl Gaziantep-Zincirli’de, Bergama kazıcısı Carl Humann’la birlikte buldukları muhteşem Geç Hitit Devleti eserleri Osman Hamdi Bey ve C.Humann arasındaki yakın dostluk çerçevesinde Berlin’e götürüldü/kaçırıldı.
Aynı zamanda Avrupalı oryantalistlerin resimlerine benzer resimler yapan ve Avrupa çapında bir ressam olma sevdası taşıyan Osman Hamdi Bey’in bu tutkusunu sezen ve iyi değerlendiren soyguncu C.Human, çok büyük yetkilere sahip Osmanlı Müzeler Müdürü’nün bir resim tablosunu Alman Devletine satın aldırmayı başarmıştı; bu ilişkiler Gaziantep ve birçok başka Anadolu bucağındaki tarihi eser talanını yürütmesini kolaylaştırmıştı.
Kurnazlık soygunculuğun bir elidir!
Anadolu'nun paha biçilmez mirası bir tablo karşılığında mı elden çıkıyordu?

(Carl Humann ve Osman Hamdi Bey)
***
Böylece, C.Humann yönetiminde Bergama eserlerinin Berlin’e kaçırılması 1884 yılında Müze Müdürü olan Hamdi Bey’in gözetiminde sürdü.
1886’ya kadar Zeus Sunağının, sözde yalnızca az bir kısmı Bergama’da kalmış bazı parçalarının götürülmesine izin verildi.
Bu arada Zeus Sunağının 1885 yılında yeni bulunan birkaç parçasını, güya eserleri bütünleştirmek amacıyla Almanların ısrarla istemesi üzerine Osman Hamdi Bey bu parçaya karşılık daha önce Berlin’e götürülen bazı heykellerin geri verilmesini talep etti.
Bergama eserlerinin izinli izinsiz yurt dışına çıkarılmasıyla ilgili söylentiler o kadar ayyuka çıkmış olmalıydı ki birçok eserin yurt dışına çıkarılmasına göz yuman ressam Hamdi Bey böyle tavır takınmıştı
Belki de birileri “ayıp yahu!” diyordu.
Belki de birileri “bak, bunun sonu kötü olur.”
Bütün bu kanıtlı yaşananlara, Osman Hamdi ülkeye verdiği tamir edilemez zararlara rağmen çömezleri tarafından günümüze kadar kamuoyuna muteber bir kişi olarak takdim edilecekti.
***
(Hermaphrodite heykeli. Önce kaçırıldı, şimdi İstanbul Arkeoloji Müzesinde)
Bu durum 1906 yılına kadar sürdü.
Milliyetçi tutumların güçlendiği 1906 yılında İttihatçı Enver Paşa etkisiyle Bergama eserlerinin sözde izinlerle Avrupa’ya götürülmesi kesinlikle yasaklandı.
İnanılmaz bir tutkuyla Zeus Sunağının Bergama’da kalmış parçalarını da almak isteyen Almanlar, Hamdi Bey’in onların karşılığında bazı heykellerin geri verilmesi önerisine razı oldular.
Bu kadar zamandır Bergama’da, Gaziantep’te onlara yardımcı olan Osmanlı Müzeler Müdürünü kırmamalıydılar.
Nasıl olsa ellerinde, Berlin’e götürdükleri onlarca heykel, binlerce tarihi eser vardı.
Bunca olan bitenden sonra ister istemez insanın aklına kanıtlanamaz kötü şeyler de geliyor!
Bu bağlamda, Alman yetkililer bir Hermaphrodite heykelini, başsız ve ayaksız dans eden bir kadın heykelini ve sözünü ettiğimiz Zeus Ammon heykelini İstanbul’a (kaçırdıkları Bergama’ya değil) geri gönderdiler.
Berlin'e götürülen muazzam koleksiyon düşünüldüğünde, evine geri gönderilen birkaç heykel kaybın büyüklüğünü gölgelemeye yetmiyor.
Alman Devletinin elemanları kaçırdıkları Bergama heykelleri ve eşsiz Zeus Sunağı parçaları yerine, Zeus Ammon'u ve Hermaphrodite'yi İstanbul'a hatıra (!) olarak mı göndermişlerdi?
Mitolojide Hermaphrodite, bir bedende hem erkeklik (Hermes) hem kadınlık (Aphrodite) organlarını taşıyan bir varlık olarak tanımlanır.
İroniye bakın!
Bu heykeli göndermekle Almanlar, Türklerin bu tür görünümlü heykelleri kendi kültürlerine pek uygun görmeyeceklerini elbette biliyor olmalıydılar.
Alçıdan bir kopyasını yapıp kendilerine saklamışlar.
İşte böyle alavere dalaverelerle Bergama kentinin bir parçası olan Zeus Sunağı ve Bergama heykelleri Berlin’de tutsak.
Zeus Ammon ve Hermaphrodite ise İstanbul Arkeoloji Müzesinde.
Gidip görülebilir.
Bu iğrenç ilişkilerin nişanesi olarak TC. Kültür Bakanlığı ve İstanbul Arkeoloji Müzesi de Bergama’nın heykellerini Bergama’nın mütevazi müzesine gönderse ne iyi olur!
ZEUS SUNAĞI VE BERGAMA ESERLERİ SOĞUK ve PUSLU BERLİN’E DEĞİL, GÜZEL BERGAMA’YA AİT. MUTLAKA GERİ GELMELİ, EVİNE DÖNMELİDİR
(Kaynak:http://www.my-favourite-planet.de/english/middle-east/turkey/pergamon/pergamon-photos-02-019.html.-…. Zeus Ammon’un İstanbul Arkeoloji Müzesindeki heykelinin bir fotoğrafını bize gönderme nezaketinde bulunan İstanbul Müze Müdürlüğüne teşekkür ederim.)
Sefa Taşkın
14.06.2026
Karşıyaka/Dikili
Çok Okunanlar
İstanbul Havalimanı metrosunda seferlere bir hafta ara
Galatasaray’dan TFF’ye yabancı kuralı başvurusu
Mesele tavuk değil, hukuk…
Çağlar Söyüncü sigara içerken görüntülendi!
Özgür Özel Kılıçdaroğlu CHP'sinin oy oranını ilk kez açıkladı!
Artvin'de imam ve müezzin girdikleri gölette boğuldu
Soyulan Anadolu, tutsak Zeus
Amerikalı tarihçinin Balkanlardaki Türk soykırımını anlattığı video gündem oldu
Hepimiz Güney Koreliyiz
Doğru Parti Lideri Serdaroğlu'ndan İçişleri Bakanı Çiftçi'ye sert tepki