BERGAMA’DAN SİYANÜR GÜNLÜKLERİ-27
Dünyanın çevresel ve toplumsal anlamda en tehlikeli işlerinden biri olan “siyanürlü altın madenciliğine” Türkiye’yi, bizim “Siyanürcü Ahtapot” dediğimiz emperyalizmin şirketleri bulaştırdı.
Zaten bu zehirci emperyalizm; madencilik, sermaye, sigorta, siyanür üretimi, inşaat ve bilişim şirketleriyle bir ahtapotun kolları gibi bütün dünyayı sarmıştı.
Hele son yıllarda sermaye piyasasında, aslında bir değişim ve birikim aracı olan “altının” görülmemiş derecede değer kazanması, bu emperyalist şirketleri ve ülkemizdeki yerli ortaklarını ve taklitçilerini daha da azdırdı.
Ülkemizde faaliyet gösteren ve ortalığı zehirleyen siyanürlü altın madenlerinin anası, 2001 yılında Bergama’da işletmeye geçen “Eurogold” adlı çokuluslu şirkettir.

(Bergama-Ovacık’taki siyanürlü altın madeninin üçüncü zehirli atık barajı)
***
Onun şirket yapısı, ilişkileri, eylemleri, dönüşümü, “görünür emperyalizmin” Türkiye’ye nasıl girdiğinin ve kökleştiğinin adeta el kitabı gibidir!
1989’da kurulan ve önce Bergama’ya çöreklenen “Eurogold”un ilk ortakları, siyanürlü altın madenciliğinde tecrübeli ABD sermayesi destekli Avustralyalı “Normandy Poseidon” şirketi ile Kanadalı “MetallMining” adıyla kendini saklayan Alman “Metallgesellschaft” şirketidir.
Bu aşamada Normandy’nin payı %67, Almanların payı %33’tür.
Eurogold’un görünmez sahiplerinden Alman Metallgesellschaft şirketi, Bergama’daki altın varlığından yıllardır haberdar olmuş olmalıdır.
Zaten Alman Devleti, 19. yüzyıl sonunda ve 20. yüzyıl başında siyasal olarak Osmanlı Devleti’nin üzerine çöktüğü gibi, 1864’ten beri arkeologlarıyla, arkeolog kılıklı tarihî eser kaçakçılarıyla Anadolu’yu talan etti.
Bu soyguncular sözde tarihî eser buldular, çıkardılar; ancak Anadolu’yu karış karış gezerken muhtemelen yeraltı ve yerüstü değerlerini de kayıt altına aldılar.
Nedense Alman Metallgesellschaft, Bergama–Ovacık’taki altın madenine kendi adıyla girmedi. Örtündü; bu pis işte tanınmak istemedi belki.
Perde arkasından yönettiği, kâğıt üzerinde Kanadalı görünen “MetallMining” adlı şirketi öne sürdü.
Bu MetallMining’in paravan bir Alman şirketi olduğunu Türkiyeli çevreciler, İngiliz çevrecilerin yardımıyla Kanada–Montreal noter kayıtlarından ortaya çıkardı.
Kamuoyunun bilgisine sundu.
Bu süreçte Bergama’daki siyanürlü altın mücadelesi yavaş yavaş uluslararası bir mahiyet kazanıyordu.
“Karıncanın kardeşi var” deyimi hiç de yabana atılır bir deyiş değildir.
Çünkü dünyanın birçok yerinde insanlar bu zehirli işletmeler nedeniyle acı çekti, çekmektedir.

(Bünyesinde 250 dolayında şirket barındıran, Alman Emperyalizminin bayrak taşıyıcılarından METALGESELLSCHAFTşirketi belgelerinden)
***
Dünyanın en büyük çevre felaketlerinden birinin yaşandığı Papua Yeni Gine’deki “Ok Tedi” siyanürlü altın madenindeki payını “MetallMining” şirketi eliyle sürdüren Alman “Metallgesellschaft”, bu rezaletten sonra Bergama’yı zehirleyecek “Eurogold”’daki hissesini yine Kanada görünümlü bir Alman şirketi olan “Inmet”’e devretti (Financial Times, Mining International Yearbooks, 1977, s.199–244).
Gelin görün ki bu Inmet de Metallgesellschaft’ın bir yan kuruluşuydu.
İşlerin sarpa sardığı her yerde olduğu gibi Alman Metallgesellschaft, bir kez daha bir yılan gibi deri değiştirdi.
Böylece Bergama’daki Eurogold şirketine ortak Avustralyalı “Normandy” şirketinin yeni ortağı, “MetallMining” yerine “Inmet” olmuştu.
Kanada görünümlü bir Alman gitmiş, başka bir Alman gelmişti.
Tarihî eserlerini de soydukları Bergama’yı pek sevmiş olan Almanların altın üzerindeki vesayeti sürüyordu.
Üstelik Eurogold şirketinin işletmede kullanacağı paranın da Alman, İngiliz ve Amerikan bankalarından sağlanması planlanmıştı.
Bunun yanı sıra işletmede kullanılacak siyanürü de Alman “Degussa” şirketi satacaktı.
Degussa şirketi II. Dünya Savaşı’nda gaz odalarında yakılan Yahudilerin dişlerinde bulunan altınları toplamakla tanınıyordu.
Burada ironik olan, Alman şirketlerinin ön ayak olduğu bu işletmeye karşı çıkan yerli halk ve çevrecileri, Türkiye’de altın çıkarılmasını istemeyen Alman Devleti’nin kışkırttığı yönündeki utanmazca karalamalardır.

(Erzincan-İliç’teki siyanürlü altın madeninde Kanadalı zehirci şirketin yol açtığı çevre felaketinde ölen işçilerin resimleri. Bu tür madenleri savunanlar, yandaş olanlar bu işçilerin ölümüne “kaza”ydı deyip vicdani sorumluluktan kaçamazlar.)
Ne yazık ki daha sonraki başka yerlerdeki altın madenlerine karşı yürütülen direnişleri söndürmek için bu kara propagandayı, Eurogold’un ve diğer siyanürcülerin olağanüstü gayretleriyle Türk kamuoyunun büyük bir kısmı yuttu.
Sabah gazetesinde 25 Ağustos 1997’deki yazısıyla Hıncal Uluç, aynı gazetede 10 Ağustos 1997’de Necati Doğru, Yeni Yüzyıl gazetesinde 25 Temmuz 1997’de Tayfun Talipoğlu gibi tanınmış medyacılar bunların arasındaydı (Hayriye Özen. https://etd.lib.metu.edu.tr/upload/12608399/index.pdf, s. 260).
Siyanürlü altına karşı çıkan Bergamalıları, çil çil altın üstünde oturan cahil kasabalılara benzeten ünlü yorumcu Can Ataklı da bunların arasındaydı.
Üstelik bu kişiler, çevre olaylarına duyarlı oldukları düşünülen seküler toplum kesiminin sözcüleri gibiydiler, hala öyleler. Fakat bu konuda söyledikleri sözlerbirçok kişi için düşündürücü oldu.
Kim kimdi, kim kim değildi bu ortamda!

(Yeniden açılmaya çalışılan Erzincan-İliç siyanürlü altın cehenneminde ölü bedenler böyle arandı- Şubat 2024)
***
Alman ve (ABD kökenli) Avustralyalılar tarafından Anadolu’nun kapılarını zehirci emperyalizme açacak Bergama organizasyonu hazır gibi görünüyordu; ancak bu süreçte çıkabilecek herhangi bir olumsuzluğa karşı riski bölüşmek amacıyla Fransızlar da bu yatırıma davet edilmişti.
Bu tür risk paylaşımı ortaklıkları, Siyanürcü Ahtapotun kolları arasında yaygındı.
Sermaye zorda kalmadıkça risk sevmez.
Tabii ki dünyanın ilk sömürgeci ve emperyalistlerinden olan Fransızlar da zaten böyle bir ballı yatırıma katılmaya dünden razıydı.
Dünyayı sömüre sömüre bitirememişlerdi henüz!
Avustralyalı ve Almanların Bergama’daki ortağı, Fransız Devleti’nin şirketi BRGM (Bureau de RecherchesGéologiques et Minières) oldu.
BRGM, Fransa’da yer üstü ve yer altı kaynaklarını arama, bulma ve jeolojik uygulamalar için 1959 yılında kurulmuş bir kamu kurumuydu.
Aslında “La Source” adıyla Türkiye’deki Eurogold’un, Almanlarla ortak olan Avustralyalı Normandy ile önceden ortaklığı bulunan bir şirketti.
Yani dünyayı yeniden paylaşmaya girişen yeni emperyalizmin dev çekirdeği Almanlar, Amerikalılar ve Fransızlar, maskelerini takmışlar; farklı şirket adlarıyla Anadolu altınlarının üzerine çökmek için Bergama’da atağa kalkmışlardı.
Gene de Fransız Devleti mertti (!). Kendini gizlemiyordu!
Bergama–Ovacık–Çamköyartık onların üsleriydi.

(Fransa Devletinin öz şirketi BRGM, Türkiye’ye zehir saçıp altın toplamaya gelmiş!)
***
Öte yandan, T.C. yasalarına göre kurulmuş olmakla birlikte inanılmaz güçlü emperyalist şirketlerin uzantısı olan “Eurogold” şirketi, ortakları adına madeni işletmek için gerekli izinleri almak üzere sabırla uğraşırken birçok zorlukla karşılaşıyordu.
Türk Devleti’nin ağır bürokrasisini aşmak da kolay değildi!
Üstelik Bergama köylüleri olayı fark etmiş, Bergama Belediyesinin de katkılarıyla karşı çıkış yükselmeye başlamıştı.
Köylülerin kırmadan dökmeden yaptıkları sevimli eylemler, yaşamak için verilen kavganın haklılığını o kadar güzel ortaya koymuştu ki Türkiye kamuoyu Bergama’nın çevre savaşımını benimsemişti.
Belediye de bu işin içindeydi; çünkü maden sahası, Bergama kentinin su kaynaklarının bulunduğu yerlerin hemen dibindeydi.
Bu süreçte bilimsel ve hukuki tartışmaların yanı sıra çevrecilerden yükselen sesler, daha sert ve etkili eylemlere dönüşme eğilimi gösteriyordu.
Bu ortamda Eurogold Genel Müdürü İskoç McCrodock, işi beceremediği için uzaklaştırılmış; yerine gelen İngiliz J. Ashley de aynı akıbete uğramıştı.
Türkiye genelinde oluşan tepki yurt dışına da yansımış, hatta zaman zaman Bergama köylerinden yapılan naklen yayınlarla — Avustralya’daki çevrecilerin yaptığı radyo yayınları sayesinde “NormandyPoseidon”’un hisseleri Sydney Borsası’nda %70 değer kaybetmişti.
Daha sonraları Bergama’yı ziyaret eden bu Normandy’nin genel müdürü Robert de Crespigny, hem hayranlık hem şaşkınlıkla bu propagandanın nasıl başarıldığını sormuştu.
Bu tür sivil dayanışma ağı dünyada ender görülür bir durumdu.
Aynı yansıma Almanya ve Fransa’da da olmuş; bu kirli madene finansman sağlayan Alman “Dresdner Bank”’ın Berlin’deki merkezi önünde Bergama’dan giden dört otobüs gencin yaptığı gösteriler ve Almanya’da oluşturulan kamuoyu sonucunda Dresdner Bank desteğini çekmişti.

(9 Ağustos 1995. Bergama Belediye Başkanı Sefa Taşkın, eşi Macide Taşkın, Belediye Meclis üyesi Rıfat Korkmaz, halkla ilişkiler sorumlularından Şükret Sevgener ve Bergamalılar Berlin’de Dresdner Bank önünde protesto gösterisi yapıyor.)
**
Bergama çevre olayının “ekolojik paradigması” sürüyordu.
Bilim, hukuk, barışçıl eylemler ve kamuoyu oluşturma, siyaset siyanürcülerin mesafe alamamasında etkili oluyordu. Ancak olayın yurt dışına taşınmasının da yararlı olduğu anlaşılmıştı.
Avrupa’da duyarlı toplumsal güçler, geniş ve sonuç alıcı bir çevre hareketivardı.
Alman ve Fransız şirketleriyle Avrupa’da da mücadele edilmeliydi.
Bergamalıların sesi oralarda da duyulmalı, “çevreci yardım” sağlanmalıydı.
Ekolojik paradigma yeni bir boyut kazanıyordu:Uluslararası dayanışma!
Düşmanlık da dostluk da sınır tanımaz.
Bu doğrultuda; yörede bir turizm işletmesi olup,Balıkesir–Havran’da işletilmek istenen altın madenine karşı bölgede oluşan direnişe destek olan,Almanya’daki çevrecileri iyi tanıyan turizmci Birsel Lemke’den yardım istendi.
Bu yönde Almanya’da Yeşiller Partisi ve çevreci sivil toplumcularla toplantılar düzenlenmek istendiği iletildi.
Bergama Belediye Başkanı, köylülerin ve İzmir’deki CHP’li ileri gelenlerin uğurlamasıyla önce Münih’e uçtu, çeşitli kentlerde toplantılar yapıldı; sonra Brüksel’e gitti.

(Bergama’da siyanürlü madenden etkilenen köylerin muhtarları, yurttaşlar, CHP İzmir İl Başkanı Memiş Yıldırımcan, İzmir–Konak Belediye Başkanı Ahmet Sarışın, CHP İzmir–Karşıyaka İlçe Başkanı Hüseyin Çalışkan, Avrupa Parlamentosu’nda Bergama ile ilgili konuşma yapmak için giden Belediye Başkanı Sefa Taşkın’ı İzmir Adnan Menderes Havaalanı’ndan yolcu ediyor. Köylüler simgesel olarak ayakkabılarını çıkarıyor.)
***
İleriki yıllarda Alternatif Nobel Barış Ödülü alacak çevre dostu turizmci Birsel Lemke ve eşi Johann bu temaslarda rehberlik yaptı.
Bu süreçte Alman Münih Üniversitesi’nden çevre kimyacısı emekli Prof. Friedhelm Korte ziyaret edildi, ondan bilimsel yardım istendi.
Ekolojik kimya biliminin kurucusu olan F. Korte, daha önce T.C. Devleti’nin davetiyle Çevre Kanunu’nun hazırlanmasında da danışmanlık yapmış seçkin, dünyaca ünlü bir bilim insanıydı.
Bergama’daki siyanürlü altın madeninin tehlikeleri konusunda verdiği bilgiler ve gösterdiği dayanışma nedeniyle Belediye Meclisi kararıyla Bergama’da adı bir caddeye verilecek, ancak daha sonraları göreve gelen bir yerel yönetici bu adı sessizce değiştirecekti.
Yapılan toplantılarda Eurogold’a ortak Metallgesellschaft şirketinin, siyanür tedarikçisiDegussa’nın, finans sağlayıcıDresdner Bank’ın Bergama’dan elini çekmesi konuşulmuştu.
Bergama Belediye Başkanı, Alman çevrecilerden bu şirketlere bu yönde baskı yapmalarını istiyordu.
Bergama’nın Almanya’da itirazı netti:
Almanya’da siyasal iktidara ortak olma noktasına kadar yükselmiş çevrecilerin Yeşiller Partisi ve Sosyal Demokratlar, siyanürün açıkta satılmasının yasak olduğu ülkelerinde, Alman şirketlerinin Türkiye’de siyanürlü altın madeni işletmesine, siyanür satmasına ve finans sağlamasına nasıl göz yumardı?
“Avrupa’da siyanürlü altın madenleri yasaksa neden Avrupa şirketleri Bergama’yı zehirlemeye girişiyordu?”
Bu ziyaretin sonunda Bergama Belediye Başkanı bu yönde, Birsel Lemke’nin ve Alman Yeşiller Partisi’nin ön ayak olmasıyla Brüksel’deki Avrupa Parlamentosu Genel Kurulu’nda bir konuşma yapmış, Bergama’daki zehirli girişimin durdurulmasını için yardım istemişti.

(Prof. Friedhelm Korte ve Sefa Taşkın Bergama’da adı verilen caddede)
Bergamalıların canı yanıyordu!
Denize düşen yapılacak yardıma sarılacaktı!
Bu çabalar elbette sonuç verdi.
Almanya’daki kamuoyu baskısına dayanamayan siyanürcü Alman şirketleri Bergama’dan çekildi.
Benzer gelişmeler Fransa’da da yaşanıyordu.
Fransa’da da Mayıs 1968 öğrenci hareketinin önderlerinden ve 1994’te Fransa Ulusal Meclisi’ne seçilen Daniel Cohn-Bendit, Paris’te bu yönde Bergamalıları savunan tavır alacak; Fransa Çevre Bakanı Dominique Voynet konuyla ilgilenecekti.
Sanki Dünya ayağa kalkmıştı!
İngiliz Minewatch çevre örgütü dünyadaki siyanürlü madenlerin yarattığı çevre felaketleri hakkında doküman topluyor ve Bergama’ya gönderiyor; Avustralyalı çevre gönüllüleri radyo yayınlarıyla Eurogold’un ortağıNormandy’yi finansal olarak batma noktasına sürüklüyor, Alman çevreciler siyanürcü Alman şirketlerinin Bergama’da ayrılmasına yardımcı oluyor, Fransız siyasetçiler Fransız Devletini sıkıştırıyordu.
Bergama için tam bir uluslararası dayanışmaydı bu: Enternasyonalizm!
Türkiye’nin pek tanık olmadığı!

(Birsel Lemke)
***
Sonunda SiyanürcüAhtapot’un Almanya kolu şirketler, Bergama projesinden Eurogold Bergama’dan çekilmişti. (https://www.metalurji.org.tr/dergi/dergi126/dergi126_4146.pdf).
Şirketteki ağırlık, bir Avrupalı olarakFransa Devleti’nin zehirci şirketi BRGM’nin eline geçti.
Fransızlar Eurogold’un başına 1996 Ocak ayında Jacques Testard’ı atadı.
Arkasından şirket Yönetim Kurulu, ağırlıklı olarak Fransız yöneticilerden oluşmaya başladı.
Fransız Devleti Avrupa’da ve Türkiye’de oluşan siyanür karşıtı rüzgara aldırmıyordu anlaşılan.
J. Testard da Bergama’ya gelince burada yaşanan hareketliliği küçümsemişti.
Muhtemelen sorunları kısa zamanda çözeceğini sandı.
Üstelik onun da davranışları önceki Britanyalı Eurogold müdürlerine benziyordu.
Hindistan’da ve Afrika’da olduğu gibi Anadolu insanına tepeden bakan Fransız emperyalizminin emrinde bir devlet memuruydu.
İngilizler becerememişti ya, J. Testard Bergama’da halkı, Ankara’da devleti, Türkiye’de kamuoyunu ikna edecekti.

(JaquesTestard)
İşe Ankara’dan başladı.
Ankara’da birçok devlet kesimi artık “siyanürlü altın madenciliğine” ikna olmuştu.
“Çil çil altınlar çıkacaktı topraktan.”
“Zararlı diyorlardı ama varsın oluversin o kadarcık zehir.”
“Bir de bu kadar çok altın varsa Anadolu’da, hepsini yabancıya kaptırmamak gerekir.”
“Yerli sermayedarlar ne güne duruyor?”
“Üstelik devletin kurumları vardır ve her zaman olduğu gibi devletin de yeni kaynağa, paraya, altına ihtiyacı vardır; bu kurumlar bu işi yapabilir.”
Önce devlet kurumu MTA’da çalışırken Eurogold şirketine transfer olan, Türkiye’deki siyanürlü altıncılığın sosyal teorisyenliğine kalkışan Vedat Ali Öngör neler anlatıyor:
(Alıntı bölümleri imla açısından düzenlenmiştir; ancak anlam korunmuştur.)
“Fransız Genel Müdür Jack Testard, o yıl (1996), Madencilikten Sorumlu Devlet Bakanı (Konya Milletvekili) Teoman Rıza Güneri’yi ziyaret ederek Ovacık Altın Madeni’nin açılması için yardım talep etmiştir. Bakan müşaviri olarak görüşmede ben de bulundum. Sayın Güneri, Türkiye’nin ilk altın madeni olan (Bergama) Ovacık’ın önemini bildiğini belirterek ‘Eurogold’un tek başına bu açmazdan çıkamayacağını’ söylemiştir.”
“Genel Müdür’e (J. Testard’a), ‘Eurogold’un hisselerinin yarısını devlete (Türkiye Cumhuriyeti’ne) devretmeleri karşılığında (!) madene Etibank’ın adını vermeyi’ önermiştir; ‘elbette yönetim yine Eurogold’a ait olacaktır.’”
“Şirket (Eurogold) bu öneriye yanaşmamıştır. Benzer öneriyi, şirket yönetimi Türkleştirildiğinde (!) göreve gelen Genel Müdür Sabri Karahan, ruhsatı elinde bulunduran Eczacıbaşı’na yapmış; fakat tepki çekmek istemeyen şirket yönetimi bunu da kabul etmemiştir.”(https://alivedatoygurmadencilik.wordpress.com/2018/01/06/ovacik-altin-madeni-bugunlere-nasil-geldi.dip.13/)
Neler olmuş neler!

(Şimdiki TBMM Başkanı Numan Kurtuluş’la birlikte HAS partiyi kuran ve sonra birlikte AKP’ye geçen, o zamanın Devlet Bakanı Teoman Rıza Güneri)
***
Bakın, bir ulusal marş gibi zikrettiğimiz:
“Havasına suyuna taşına toprağına
Bin can feda bir tek dostuma
Her köşesi cennetim ezilir yanar içim
Bir başkadır benim memleketim”,
dediğimiz Anadolu üzerine ne pazarlıklar yapılmış.
Üstelik bu lanetli Eurogold’u, Alman şirketi Metallgesellschaft’dan satın alan Fransızlara karşı çıkanları Alman casusu diye suçlayarak.
Anlaşılan birilerinin gözleri açılmış, iştahı kabarmış; bu teklifle, üstelik bakan seviyesinde, memleketin yüce menfaatleri adına emperyalist şirketi zehirli altın için devletle ortak olmaya davet ediyor.
Yarı yarıya!
Hem de “Halkın direnişiyle sen baş edemezsin, bu açmazdan çıkamazsın; ben ederim,” diyor devlet adına sayın Bakan.
Koca Türkiye Cumhuriyeti’nin anlı şanlı memurları, yalın ayaklı, başı kabak Bergama köylüsüne pabuç mu bırakacak!
Çoğunluğu Fransızların eline geçen siyanürcü şirket tabii ki buna yanaşmadı.
İşletmenin ruhsatını, altının sarısını elinde bulunduran Eurogold şirketi bu teklifi reddetti.
Koca Anadolu pastası, hazır yetkiyi ele geçirmişken başkasıyla paylaşılır mı?
Ancak Türk Devleti de akıllıdır tabii!
O gün,zehir karşılığında çok servet vadeden Bergama–Ovacık madenine sahip olamamıştı ama bir süre sonra birçok varyasyonla buradaki işletmeyi TMSF eliyle ele geçirmeyi başaracaktır.
Kervan yürümeyi sürdürdü!
Türk Devletini reddedişe rağmen devletin ilgili birimleri Eurogold’a gerekli işletme izinleri için yardımcı oldu.
Zehirci şirket adım adım hedefe yaklaşıyordu.
Ama Fransız Testard da Bergama çevrecilerinin direnişini tadacaktı.
Türk kamuoyunu da yanına alan Bergama hop oturup hop kalkıyordu.
Köylüler çoluk çocuk yollardaydı.
Bandolu, cenaze marşlı mitingler yapıyordu.
J. Testard, Eurogold’un halkla ilişkiler organlarıyla birlikte yeni bir propaganda dalgasına girişti.
Bir de “o” denesin!
Büyük gazetelere sayfa sayfa, on binlerce liralık paralı reklamlar verildi. “Siyanürlü altının” erdemlerinden söz edildi.
Nereye baksan zehir propagandası!
Bu durum çok geçmeden köylülerin tepkisin çekti.
Ülkenin değişik yerlerinden toplanan çevreciler, 16 Şubat 1996’da Eurogold Genel Müdürü Jack Testard’ın maketini sembolik olarak katranlayıp kuş tüyüne buladılar ve Bergama’dan kovdular.
Ertesi gün Ovacık köyünde şirketin arazisine incir ağacı diktiler (Özer Akdemir, https://www.polenekoloji.org/ekoloji-mucadelelerine-devletin-mudahalesi-bergama-ornegi/).
***

(Kırgızistan-Issık Gölü)
Bu arada, verdiği konserlerle Bergama’yla yakın ilişkileri bulunan ve kentin fahri hemşerisi olan Zülfü Livaneli, çok okunan Sabah gazetesinde köşe yazarlığı yapıyordu.
Bergama’da yaşanan çevresel ve toplumsal olaylar da tabii ki ilgisini çekmiş olmalıydı. Her yerde siyanür konuşuluyordu.
Dostu büyük yazar Cengiz Aytmatov’la yakınlığı nedeniyle Kırgızistan’la bağlantılı olduğundan, bir yazısında bu ülkede 1998 yılında yaşanan bir siyanürlü altın madeni kazasından söz etmişti.
Siyanür Issık Gölü’nü de perişan etmişti.
Orta Asya’da Kırgızistan’ın Issık Gölü (Issyk Kul) havzasında 20 Mayıs 1998’de, Kumtor siyanürlü altın madenine giden siyanür yüklü bir kamyonun Barskoon Nehri üzerindeki köprüde kaza yaparak nehre devrilmesi ve raporlara göre yaklaşık 1.700–1.800 kg sodyum siyanürün suya karışması, siyanürlü altın madenciliğinin “olası risk” değil, yaşanmış bir felaket olduğunu gösteren en çarpıcı örneklerden biriydi. (https://ec.europa.eu/health/ph_projects/2003/action3/docs/2003_3_09_cs4_en.pdf).
Barskoon’da yaşanan olay, “olmaz” denilenin bir sabah olduğunu hatırlatıyor; Türkiye’de “olursa ne olur” sorusunun artık teorik değil, pratik bir kamusal güvenlik sorunu olduğunu gösteriyordu.
Barskoon Nehri’nin Issık Gölü havzasıyla ilişkisi nedeniyle olay yalnızca bir “iş kazası” değil, bölgesel ölçekte bir çevre ve sağlık krizine dönüşmüştü. Olaydan sonra yüzlerce, hatta binlerce kişinin tıbbi yardım aldığı bildirilmişti. Olayın toplumda panik, tahliye ve uzun süreli güvensizlik yarattığı görülmüştü.

(20 mayıs 1998. Kırgızistan. Issık Gölü-Barskoon nehri kıyısında kamyonlar)
Kırgızistan–Issık Gölü’ndeki siyanür felaketi, birçok yönüyle 9 işçinin yaşamını yitirdiği Erzincan–Çöpler siyanürlü altın madeninde yaşanan felaketi andırıyor.
Burada felaket yaşanan zehirli madeni de Erzincan’da olduğu gibi, Kanadalı bir şirket olan “Centerra” işletiyordu. Kırgızistan devleti de bu madene ortaktı.
2021’de Kırgızistan hükümeti, çevresel ve mali anlaşmazlıklar gerekçesiyle madenin fiilî kontrolünü devraldı. 2022’de Kumtor madeninin mülkiyeti tamamen Kırgız devletine geçti (https://www.reuters.com/business/kyrgyzstan-full-control-kumtor-gold-mine-centerra-takes-legal-action-2021-06-01/).
Tabii Zülfü Livaneli bir yurtsever olarak olayı köşe yazısında duyurmuştu; ancak bu kadar ayrıntılı yazmamıştı.
Eurogold şirketinin yeni sahibi olan ve Türkiye’deki tartışmaları ve madene karşı çevreleri yakından izleyen Fransızlar, Sabah gazetesindeki köşesinin yanı sıra NTV televizyonunda “Aklın Yolu” adlı bir program yapan Zülfü Livaneli’den bu konuda bir program yapmasını istemişti.
Bu çok tanınmışkişi ve programı sayesinde sözüm ona “siyanürün erdemlerini” kamuoyuna bir de Fransız Müdür Testard anlatmak istiyordu.
NTV’de, Livaneli’nin moderatörlüğünde yapılan programda, Jacques Testard’ın karşısına Bergama Belediye Başkanı Sefa Taşkın tartışmacı olarak çıktı

(Türkiye’nin çok değerli yurtsever kültür insanlarından Zülfü Livaneli)
Gayet seviyeli geçen tartışmalarda J. Testard ne S. Taşkın’ı ne de kamuoyunu ikna edebildi. Hatta zaman zaman agresif tavırlar aldı.
Çünkü elleri kirliydi.
Bir Fransız devlet kurumu olan BRGM’ye bağlı şirketlerin Güney Fransa’daki Salsigne siyanürlü altın–arsenik madeninde çevreye verdiği ağır ve kalıcı kirlilik (https://multinationales.org/en/investigations/extractive-industries-and-the-right-to-water/salsigne-a-century-of-mining-10-000-years-of-pollution) ve Fransa’daki eski uranyum madenlerinde radyasyon kirliliğine neden olunması gibi konularda Fransız Devleti ile birlikte BRGM de sabıkalıydı. (https://journals.openedition.org/geocarrefour/11855?lang=en).
Bu açık tartışma Bergama’da, köylerde ve tüm Türkiye’de binlerce kişi tarafından izlendi.
Çevreciler, bu madene karşı çıkmakta ve bu emperyalist şirketlere güvenmemekte ne kadar haklı olduklarını bir kez daha gördüler.
Tabii ki siyanürlü altıncılar ve onlara yandaş olup kapı açanlar da ellerini çabuk tutmak zorunda olduklarını anladılar.
Hem de çok hızlı!
Ne dolaplar çevirdiler, ne dolaplar…

(Bergama’da direnişçi kadınlar ve gençler)
***
Siyanürcü emperyalistlerin Türkiye’deki koç başı olan çokuluslu “Eurogold” şirketi; İskoç McCrodock, İngiliz Ashley, Fransız Testard gibi genel müdürlerle Bergama köylülerini aşamayınca, Sabri Karahan adlı bu işlerde tecrübeli, yaşlı başlı bir maden mühendisini Eurogold’un başına getirdi.
Sabri Karahan, Anadolu’yu zehirleyecek “siyanür projesinin” stratejisini açıkça ilan ediyordu: Sorunları yalnızca Bergama değildi.
Eurogold’un yeni Türk Genel Müdürü, “prestij için Bergama’ya bağlı Ovacık Altın Madeni konusunda direndiklerini, bırakıp gidecek olurlarsa dünya çapında çevreci direniş karşısında işletmeden vazgeçildiği imajı yaratabileceklerini, ancak bunu da istemediklerini” söylüyordu.
Zaten direniş karşısında o güne kadar harcadıkları para, neredeyse Bergama’da kazanmayı umdukları paraya yaklaşmıştı (https://bianet.org/haber/eurogold-prestij-icin-gitmiyoruz-1202).
Bergama’da köylüsü onlara kazandıkları parayı haram etmişti!
Açık açık söylüyordu Sabri Karahan:
Aslında zehirciler Bergama için değil, Anadolu’yu ele geçirmek için savaşıyorlar, ortalığa her seviyede para saçıyorlardı.
Bergama’daki yeşil direniş, aynı zamanda bir dünya sorunu olmuştu.

(Sabri Karahan: Memleketin yüce menfaati (!) uğruna amma çok zehirperver varmış bu ülkede!)
***
Bergama’da yaşananlar, yalnızca bir altın madeni tartışması değildir.
Bu hikâye; küresel sermayenin, devletlerin ve çokuluslu şirketlerin birbirine dolanmış çıkar ağlarının yerel bir coğrafyada nasıl somutlaştığının açık bir örneğidir.
İsimler değişmiş, şirketler el değiştirmiş, ortaklık yapıları yeniden düzenlenmiş; fakat öz değişmemiştir.
“Siyanürcü Ahtapot”un kolları bazen Alman, bazen Avustralyalı, bazen Fransız, bazen Türk görünmüş; ama hedef hep aynı kalmıştır:
Anadolu’nun toprağı, suyu ve yeraltı zenginlikleri.
Bu süreç aynı zamanda başka bir gerçeği de göstermiştir: Küresel sermaye ne kadar örgütlü ise, halk direnişi de o kadar örgütlenebilir.
Bergama köylülerinin barışçıl ama kararlı mücadelesi, yerel bir çevre sorununu uluslararası bir vicdan meselesine dönüştürmüştür.
Bankalar geri adım atmış, şirketler isim değiştirmiş, ortaklıklar dağılmıştır. Bu bile tek başına bilime ve hukuka dayanan örgütlü toplum iradesinin gücünü göstermeye yeterlidir.
Ancak mesele yalnızca bir şirketin çekilmesi ya da bir hissenin devri değildir. Asıl mesele, kalkınma adı altında doğayı zehirlemeyi meşru gören anlayıştır.
Altını “zenginlik” sayıp suyu, toprağı ve insan sağlığını birer maliyet kalemi olarak gören zihniyet değişmedikçe, ahtapotun kolları başka adlarla yeniden uzanacaktır.

(Bergama-Kozak-Yerli Tahtacı köyünde köylü ninenin bildiğini anlamayan, anlamak istemeyen ilgililer var.)
Bergama deneyimi bize şunu öğretmiştir:
Toprak yalnızca maden değildir; su yalnızca kimyasal analiz sonucu değildir; Anadolu yalnızca bir yatırım alanı değildir.
Bu ülkenin gerçek zenginliği, toprağına sahip çıkan insanlarıdır.
Ve tarih göstermiştir ki, karıncanın kardeşi vardır.
Bugün mesele yalnızca Anadolu’yu pıtrak gibi saran siyanürcü şirketler ve altın değil, geleceğimizdir.
Sefa Taşkın
08.03.2026
Karşıyaka/İzmir
Çok Okunanlar
'Türk sosyal medya topluluğuna selamlar olsun'
Dubai’de engellenen hava saldırısında düşen enkaz 1 kişinin ölümüne neden oldu
Ceza kapsamına alınan APP plaka nedir ve nasıl anlaşılır
Gazeteci Ercan Küçük’ün telefonuna el konuldu, hakkında soruşturma açıldı
Londra’da yüzlerce kişiden İran protestosu
Eski eşinden çocuğunu almaya giden adam, silahla vuruldu
Mösyö Testard
Beşiktaş, derbi devam ederken paylaştı: Daha ne olması gerekiyor?
Galatasaray, Beşiktaş derbisini 10 kişiyle kazandı
Emekli Büyükelçi Uluç Özülker değerlendirdi