Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,3965
Dolar
Arrow
43,6754
İngiliz Sterlini
Arrow
59,0889
Altın
Arrow
6791,1036
BIST
Arrow
10.729

ABD–İran hattında müzakere: Uzlaşma değil, maliyet hesabı

ABD ile İran arasında 6 Şubat’ta Umman’ın başkenti Maskat’ta yapılması planlanan müzakereler, uzun süredir devam eden gerilimin diplomatik bir zemine taşınması açısından dikkat çekici bir eşik niteliği taşıyor. Her iki taraf da müzakereye açık olduklarını ifade etse de sahadaki gelişmeler, sürecin kırılganlığını koruduğunu gösteriyor. İran’ın Hürmüz Boğazı’nda planladığı askeri tatbikat ve İran’a ait bir insansız hava aracının ABD savaş gemisi yakınlarında düşürülmesi gerilimin devam ettiğini göstermektedir. 

ABD’nin sürekli İran ile ilgili politika değişikliğine gittiği görülüyor. İran’daki protestolar sırasında protestoculara destek açıklamaları yapan ABD Başkanı Donald Trump, bu süreçte askeri müdahaleyi gündeme getirmiş ve savaş gemilerini Körfeze göndermişti. Ancak protestoların baskılanması ve durumun görece sakinleşmesiyle birlikte ABD’nin strateji değiştirdiği görülüyor. Bu durum ABD’nin İran’a yönelik politikasında net ve uzun vadeli bir stratejiden çok, gelişmelere göre şekillenen bir yaklaşım benimsediğini gösteriyor.

Buna karşın iki ülke arasındaki gerilim, şu ana kadar doğrudan ve kapsamlı bir askeri çatışmaya dönüşmüş değil. Sert söylemler ve caydırıcılık mesajları öne çıkmıştır. ABD ve İsrail’in zaman zaman askeri seçenekleri gündeme getirmesi gerilimi artırırken, İran daha çok diplomatik kanalları açık tutmayı tercih etmektedir. Bu tercih, olası bir savaşın İran açısından askeri ve ekonomik maliyetinin yüksek olacağı yönündeki stratejik hesaplarla açıklanabilir. Buna ek olarak, Avrupa Birliği’nin protestolarda yaşanan can kayıplarına tepki olarak Devrim Muhafızları’nı terör listesine alma yönündeki adımları da İran üzerinde psikolojik bir baskı oluşturmuş ve İran’ı müzakereye yönelten faktörlerden biri olmuştur.

Müzakere sürecinin başlamasıyla birlikte müzakere konuları da belirginleşmiştir. ABD tarafı, İran’ın nükleer faaliyetlerinin sınırlandırılması, zenginleştirilmiş uranyumun ülke dışına çıkarılması, özellikle İsrail güvenliği çerçevesinde füze menzilinin sınırlandırılması, İran’ın bölgedeki vekil güçler ile ilişkileri ve İran yönetiminin halka saygı göstermesini gündeme getirmektedir. İran ise müzakerelerin yalnızca nükleer program çerçevesinde yürütülmesini istemektedir. İran açısından ABD’nin tüm şartlarını kabul etmek egemenlik ve güvenlik algısı bakımından ciddi riskler barındırmaktadır. Bu nedenle İran, nükleer faaliyetlerini savunma ve barışçıl amaçlarla sınırlandırılması konusunda uzlaşma sinyali verirken diğer konularda temkinli davranmaktadır.

ABD açısından bakıldığında ise müzakere masasında elde edemediğini caydırıcılık yönündeki itibarını korumak için sembolik bir saldırı ihtimalini tamamen ortadan kaldırmamıştır. Bunun yanı sıra ABD’nin, İran’da rejimin devrilmesi yönündeki faaliyetlerinden vazgeçmeyeceği, protestoculara destek vermeye devam edeceği ve bunun için diplomatik ve ekonomik unsurları kullanmaya devam etmesi olasıdır. Ancak bu olasılıkların, müzakere sürecini daha da karmaşık hale getirebileceği de göz ardı edilmemelidir.

Müzakerelerin yeri konusu da ayrıca tartışma konularından biri olmuştur. Başlangıçta İstanbul’da yapılması planlanan görüşmelerin, İran’ın isteğiyle son anda Umman’da ve ikili görüşmeyle gerçekleştirilmesi kararlaştırılmıştır. ABD bu değişikliğe önce tepki vermişse de daha sonra kabul etmiştir. Türkiye’de bazı çevreler bu tercihi eleştirse de böylesi hassas bir süreçte görüşmenin nerede yapıldığından çok tarafların masaya oturmayı kabul etmesinin esas mesele olduğu unutulmamalıdır. Yer değişikliği, müzakerelerden mutlaka olumlu sonuç çıkacağı anlamına da gelmemektedir.

Neden Umman?

Umman, uzun süredir bölgesel ve küresel krizlerde tarafsızlığıyla öne çıkan ve arabuluculuk rolünü dış politikasının önemli bir unsuru haline getiren bir ülkedir. İran açısından Umman hem güven duyulan hem de geçmişte sonuç alınmış diplomatik süreçlere ev sahipliği yapmış bir aktördür. Nitekim 2024–2025 yıllarında ABD ile İran arasında yürütülen ve dolaylı görüşmelerin önemli bir bölümü Maskat’ta gerçekleşmiştir.

İran’ın Maskat konusunda ısrarcı olmasının temel nedenlerinden biri, müzakere sürecini etkileyecek baskılardan uzak olmak istenmesidir. Türkiye’nin bölgesel barış yönündeki girişimlerinin göz ardı edilmediği, ancak İstanbul’da yapılacak görüşmelerin geniş katılımlı bir bölgesel toplantıya dönüşmesinin istenmediği ve müzakere sürecinin siyasi bir boyuta dönüşmemesi amacıyla bu yönde bir tercih yapıldığı yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır.

İstanbul’da yapılması planlanan görüşmeye Mısır, Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Umman ve Pakistan’ın da katılacağı açıklanmıştı. Bu ülkelerin Müslüman devletler olmaları, İran lehine alınabilecek kararlarda etkili olabilecekleri yönünde bir beklenti yaratırken, aynı zamanda ABD ile yakın ilişkilere sahip olmaları çelişkiye neden olmuştur. 

ABD’nin Hedefleri

ABD’nin, görüşme yeri ya da İran’ın nükleer faaliyetlerini gerekçe göstererek saldırı planlarını sürekli gündemde tutması, protestolar sırasında İran halkına verdiğini iddia ettiği destekle açık bir çelişki oluşturmaktadır. Bu yaklaşım, yalnızca İran yönetimini değil, doğrudan İran halkını da hedef alan bir baskı stratejisine dönüşmektedir.

ABD’nin, İran’a saldırı konusundan vazgeçmiş olmadığı görülmektedir. ABD’nin İran’a yönelik yaklaşımı, yalnızca nükleer programla sınırlı değildir. ABD, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatma ihtimaline karşı önlem almak ve Körfezdeki varlığını güçlendirerek bölgedeki üslerini koruma ve İran’dan daha geniş kapsamlı tavizler elde etme hedefini de gözetmektedir. Bölgeye gönderilen savaş gemileri ve askeri unsurlar, bu çerçevede bir caydırıcılık mesajı olarak değerlendirilebilir. 

ABD, müzakerelerden sonuç alınamaması halinde, protestolar ve ekonomik sıkıntılar nedeniyle zayıfladığı değerlendirilen İran’a yönelik olarak İsrail’den gelen askeri müdahale yönündeki baskıları dikkate almak durumunda kalabilir. Ancak İran ile olası bir savaşın son derece zorlu ve maliyetli olacağı açıktır. Nitekim 1980–1988 yılları arasında yaşanan ve sekiz yıl süren İran-Irak Savaşı’nda İran, yalnızca Irak’la değil, aynı zamanda Irak’ı destekleyen çok sayıda güçle de savaşmıştır. Bu nedenle ABD açısından, İran’ın parçalaması yerine merkezi otoritesi zayıflamış, bölgesel etkisi sınırlandırılmış, güçsüz ve iç sorunlarla uğraşan İran’ın,İsrail’in güvenliği ve ABD’nin bölgesel çıkarları bakımından daha öngörülebilir aktör olacağı yönünde bir yaklaşım öne çıkmaktadır. Bunun yanı sıra ABD’nin, Orta Doğu’daki nüfuz mücadelesinde Rusya ve Çin’in alanını daraltma hedefi de İran politikasıyla doğrudan bağlantılıdır. 

Öte yandan Körfez ülkeleri de olası bir bölgesel savaşın hem güvenlik hem de ekonomi üzerindeki yıkıcı etkilerinin farkındadır. Bu nedenle hava sahalarını askeri operasyona açmayacaklarını ifade ederek bölgesel bir savaşın çıkmasını istememektedirler. Olası bir savaşı ciddi güvenlik ve ekonomik açıdan bir tehdit olarak algılayan bu ülkelerin, kriz anında hava sahalarını kullandırmama ya da savaşı durdurma konusunda ne kadar direnebilecekleri ise zaman içinde görülecektir. 

Sonuç 

ABD ile İran arasında başlayan bu müzakere süreci, tarafların temel hedeflerinden vazgeçtiği bir uzlaşma arayışından çok gerilimi azaltma ve maliyetleri sınırlama çabası olarak okunmalıdır. Olası bir askeri çatışmada ABD’nin sınırlı bir bölgesel ve küresel destek bulabileceği, böyle bir ihtimal kısa süreli olsa dahi yüksek maliyetler doğuracağı açıktır. Bu nedenle müzakereler, “kim taviz verecek” sorusundan çok, “krizin ne ölçüde kontrol altında tutulabileceğine” odaklanmaktadır.