Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,3014
Dolar
Arrow
44,7552
İngiliz Sterlini
Arrow
59,3977
Altın
Arrow
6670,0730
BIST
Arrow
10.729

Avukat Erdal Kuzu, Aydın Tonga’ya konuştu: Bilge Köyü dosyası kapatıldı, gerçek gömüldü

25 yaşındaki Sevgi Çelebi ile 27 yaşındaki Habib Arı’nın nişan töreni için davetliler akşam vakti bir araya geldiklerinde henüz olacaklardan haberdar değillerdi.

Takvimler 4 Mayıs 2009’u gösterdiğinde, Mardin’in Mazıdağı ilçesine bağlı Bilge Köyü’nde yapılan bu nişan, birkaç saat sonra Türkiye tarihine utançla kazınacaktı. Daha doğrusu, hayatta kalabilenlerin hafızasına…

Olayın görgü tanıklarından Cengiz Çelebi’nin anlatımına göre saat 20.40 sıralarında Mehmet ve Orhan Akyol ile “şeyh” lakaplı Hacı Mehmet Çelebi, ellerinde silahlarla erkeklerin bulunduğu eve gelirler. O sırada erkekler namaza durmak üzeredir. Sonrasında evin içinde bir savaş sahnesini aratmayan görüntüler yaşanır, eli silahlı kimseler kalaşnikof silahlarla topluluğun üzerine ateş açmaya başlar. Eş zamanlı olarak kadınların bulunduğu tarafa da aynı silahlı saldırı düzenlenir. Failler tanıdık ve hatta akrabadır.

Günün sonunda 7’si çocuk, biri hamile 17 kadın ve köy imamı Hacı Kazım Ozan’ın da aralarında bulunduğu toplam 44 kişi öldürülürken, 2’si çocuk 3 kişi de yaralanır. Öldürülenler arasında nişanlı çift de vardır.

Emin Alper imzasıyla geçtiğimiz günlerde vizyona giren Kurtuluş filmi, yukarıda sözünü ettiğimiz Bilge Köyü katliamını konu alıyor. Film gösterime girdikten sonra kimi yazar ve gazeteciler Bilge Köyü katliamından yola çıkarak filme dair eleştirilerini dile getirdiler. Peki, o günlerde bu olay nasıl tartışılmış, söz konusu katliamla ilgili neler söylenmişti?

İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) tam da o günlerde açıkladığı raporlar bu sorulara yanıt verir nitelikte. Bu raporu düzenleyen isimlerden biri olan dönemin İHD Mardin Şube Başkanı Erdal Kuzu ile yaptığım görüşmeyi birazdan aktaracağım. Yalnız ona geçmeden önce 21 Mayıs 2019 tarihli başka bir rapordan bahsetmek istiyorum. Raporda İHD, KESK, Halkevleri başta olmak üzere yedi kurumun imzası var. Raporda görüşüne başvurulan isimlerden dönemin Mazıdağı Belediye Başkanı Hasip Aktaş’a göre yaşanan vahşetin kaynağında töre, kan davası ya da tarla sorunu değil, Kürt sorunu yatıyor. Aktaş, Bilge Köyü’nde 1993 yılında da 6 kişinin öldürüldüğünü ve 2019 yılında gerçekleşen katliamın kökeninin bugünlere kadar uzandığını belirtiyor.

Dönemin Mardin Vali Yardımcısı Ahmet Ferhat Özen ise katliamla ilgili “Rant deniyor, husumet deniyor, kin deniyor; vahşet bunlarla tanımlanamaz. Kadın ve çocukları öldürmenin mantığını anlamış değilim.” ifadelerini kullanırken, “90 km hızla giden bir aracın 5-6 dakikada köye ulaşması mümkünken karakolun iki saat sonra olaya müdahil olmasını nasıl karşılıyorsunuz?” sorusuna “Yol stabilize, mayın döşenmiş olabilir ve olay anında kişilerin yaşadığı durumdan kaynaklı müdahaleyi geç tanımlayabilirler. Bir ihmal yok. 11 tutuklu var.” yanıtını vermekte.

Dönemin Mardin Müftüsü Mehmet Kızılkaya ise yaşanan vahşetin ilk olmadığını, 1996 yılında da benzer bir vahşetin gerçekleştiğini, olayın PKK ile ilişkisinin olmadığını belirtiyor. Kızılkaya’nın vahşeti anlatırken dini bağlamda söyledikleri sözler ise bir hayli düşündürücü. Zira Kızılkaya şöyle diyor: “Bu olayda iki taraf da inançlı ama öldürülenler de Müslüman; ancak az namaz kılanlar. Diğerleri de Müslüman ve inançlı insanlar ve daha çok namaz kılanlar.” Çözümü ise dini eğitimde görüyor Müftü: “Dini eğitimde yoğunlaşmak gerek.” KESK, İHD ve Mardin Tabip Odası temsilcileri ise “vahşetin ardındaki gerçekler, koruculuk sisteminin açığa çıkması ile aralanabilir” diyor.

Gelelim söyleşimize.

Dönemin İHD Mardin Şube Başkanı Avukat Erdal Kuzu, katliamı “sistemin getirmiş olduğu rant kavgası” olarak nitelendiriyor. Peki, “namus cinayeti” diyorum. Kuzu, “Evet, meselenin namus cinayeti ile ilgili bir tarafı olabilir ama olayın bütünü bundan ibaret değil, sadece böyle yansıtıldı.” diyor.

Kuzu’ya “Bölgeye gittiniz, olayın görgü tanıkları ile konuştunuz, gözlemleriniz ne oldu?” diye sorduğumda ise oldukça çarpıcı bir yanıt verdi bana. Avukat Kuzu, “Her iki taraf da İnsan Hakları Derneği’nden hukuki yardım talebinde bulunmadı.” dedi. Sebebini sorduğumda ise “Olayların arka planında yatan gerçeklerin açığa çıkarılmama kaygısı olabilir.” yanıtını verdi.

“Tek mesele tarafların tutumu da değildi.” diye sözlerine devam etti Kuzu. Kamusal güçler de olayların aydınlatılması için yeterli çabayı göstermemişti. Kuzu’ya göre katliamla ilgili yürütülen soruşturma da meseleyi sadece namus cinayeti ile sınırlı tutmuştu.

“Peki, soruşturma daha genel bir çerçevede yürütülse ne olacaktı, hangi olaylar aydınlanacaktı?” soruma ise faili meçhuller, yargısız infazlar vb. karanlık olaylar cevabını verdi Kuzu.

Bir sonraki cümlede söyledikleri ise daha çarpıcıydı. Zira sanıklardan bazıları, tutuklanmalarından bir süre sonra savcılara mektuplar göndererek geçmişe dönük işledikleri suçları itiraf etmişti. “Niye böyle bir şey yaptılar?” soruma, “Zaten iki taraf da akraba, geçmişte işledikleri suçları karşılıklı olarak biliyorlar. Yalnızca kendilerinin değil, karşı tarafın da yargılanmasını istedikleri için.” yanıtını verdi.

“Fakat,” dedi Avukat Erdal Kuzu, “olay bir şekilde aydınlatılmadı, soruşturma genişletilmedi, mesele sadece namus cinayeti boyutu ile sınırlandırıldı. Akabinde de zaman aşımı olduğu için mesafe kat edilemedi. Aynı durum AİHM’de de karşımıza çıktı.”

Nihai olarak sözlerini şöyle tamamladı: Bu katliamın arkasında, içinde farklı güçlerin yer aldığı bir rant kavgası, koruculuk düzeni ve benzeri kirli ilişkiler bulunmaktadır. Bu ilişkiler açığa çıkarılmadığı sürece Bilge Köyü Katliamı da aydınlatılamaz.

Bilge Köyü’nde 4 Mayıs akşamı yalnızca hava değil, insanların yaşamları da kararmış, tarihe utançla geçecek bir katliam dakikalar içerisinde gerçekleştirilmişti. 

Namluları tutanlar tanıdıktı; aynı köyün içinde yaşayan ve hatta akraba olan kimselerdi. Vahşetin bitiminde bir de geride kalanlar vardı. 

Geride 67 öksüz ve yetim çocuk kaldı.

Demokratik kitle örgütlerine göre hakikat karanlığa boğuldu.

Zamanaşımı denilerek gerçeklerin üzeri açılmayacak biçimde örtüldü.

Ve toprağa yalnızca insanlar girmedi, adalet de orada öldürüldü.