Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
52,0104
Dolar
Arrow
43,9828
İngiliz Sterlini
Arrow
59,2528
Altın
Arrow
7329,6070
BIST
Arrow
10.729

'PKK kalmadı, dindar-laik kutuplaşması verelim'

İktidarının devamı mümkün kılmak için bugüne kadar şapkasından çıkardığı tavşanlar bir türlü bitmedi, yakın vadede bitecek gibi de görünmüyor.

Kimse boşuna umutlanmasın.

Düne kadar, “Bunlar, terör örgütü ile işbirliği yapıyor” diye CHP'yi yerden yere vuruyordu; ta ki siyasetin matematiği, - siz ona Meclis aritmetiği diyebilirsiniz – Saray’daki koltuğunda oturabilmesi için DEM'cilere muhtaç olduğunu gösterene kadar.

Oysa elindeki en kuvvetli kutuplaştırma aracı, muhalefeti “terörle iltisaklı” gösterme stratejisiydi.

PKK üzerinden yürüyor, böylece milliyetçi muhafazakar tayfayı kolayca tahkim edebiliyordu. Hele CHP'de terör örgütüne her fırsatta nağme yapan etnikçi, mezhepçi tayfa Şam'da kayısı gibiydi.

CHP'yi PKK ile yanyana koydu mu, gerisini fazla düşünmüyordu; bu siyaseti şimdiye kadar hep sonuç vermişti.

Özellikle Kürt meselesini ve PKK başlığını sürekli gündemde tuttu. Fakat son dönemde bu söylemin dozunu düşürdü.

Sanki o kart, şimdilik masanın altına çekilmiş gibi.

Daha açık yazalım; moda tabiriyle “Terörsüz Türkiye” diye ittirdikleri ve Kürtçülerle cümbür cemaat halvet oldukları “süreç” başlayınca stratejisini değiştirdi, değiştirmek mecburiyetinde kaldı.

Hem Kürtçülerle iş tutup hem de CHP'yi PKK ile işbirliği yaptığı için suçlamanın bir mantığı olmayacağından tornistan etti.

Bundan sonra CHP'yi PKK üzerinden sopalamanın bir anlamı yoktu; o sebeple eski defterleri karıştırmaya başladı.

Gelin yakın gözlüğümüzü takalım.

Emri hak vaki olmadan önce bu işi kesin kes halletme niyetinde, gizli saklı değil; “Cumhurbaşkanı” olarak kalabilmesi, Anayasa değişikliğine, Anayasa değişikliği de DEM'cilerin istediklerinin yerine getirilmesine bağlı.

İslamcı-Kürtçü bir federasyona giden yolun taşlarını adım adım döşüyorlar.

Bunları zaten herkes biliyor.

Bizim de anlatmaktan dilimizde tüy bitti ama buradaki asıl kritik mesele her bir satırı üzerinde ince ince hesap yaptığı formülasyonun iktidarını sürmesini garanti altına alacak kadar kuvvetli olmaması.

En azından şimdilik!

Meclis'te işler daha kolay ama ya bir erken seçime mecbur kalırsa...

İşte zurnanın zırt dediği yer burası.

Çünkü, dengeler bıçak sırtı.

Yer yarılsa, dünya yıkılsa, gök kubbe başımıza geçse yine de bir tuğlanın bile eksilmeyeceğini düşündüğü yüzde 30'un üzerine nereden ne koyarım diye kafasında kırk tilki dolaştırıyor ama üzerine DEM'cileri, MHP'lileri, BBP'lileri, Hüda-Par'lıları eklese de, yine ucu ucuna.

Kaldı ki, kararsız seçmenler ile “erken seçim” isteyenlerin oranı kendisi için korkutucu seviyede.  Bu oranla birlikte risk artıyor. Ne yapıp ne edip onları kafeslemek mecburiyeti olduğunu biliyor.

Hasılı kelam, bugünkü siyasi, sosyal tablo yarınki planlamaları açısından pek hayra alamet değil.

Memleketin çivisi çıktı demeyelim ama çıktı çıkacak.

Lafı uzatmadan; yandaşlarına, sonradan görme beslemelere, iktidarın nimetlerinden sonuna kadar yararlanan azgın azınlığa sermaye transferi yapmak için sosyo-ekonomik dengeleri öyle bozdu ki, yurdum insanında artık bıçak kemiğe dayandı.

Millet tık nefes. Emeklilerin kahir ekseriyeti açlıkla sınanıyor, asgari ücretlinin hali harap; üretim durma noktasına gelmiş, tarım bitmiş, küçük esnaf kan ağlıyor.

“Seçimden hemen önce kallavi bir zam, ibreyi bize çevirir” klasiği bu kez pek tutmayacak gibi.  Bunu ben söylemiyorum, geçenlerde iktidarın kalemşörlerinden Şamil Tayyar yazmış. Yurdum insanı her ne kadar balık hafızalı olsa da bir önceki seçimin arifesinde kaşıkla dağıttığını seçimden sonra kepçeyle geri aldığını henüz unutmadı.

Ekonomik kriz can yaktıkça iktidar zemin kaybediyor. Hayat pahalılığı, genç işsizliği, barınma meselesi…

Bu başlıklarda kuvvetli bir hikâye yazamadığı için duygusal mobilizasyona ihtiyaç duyuyor.

Kimlik siyaseti de rasyonel tartışmaları boğmanın en kestirme yolu.

Bunu 2002'den bu yana cümleten öğrenmiş vaziyetteyiz.

Besleme televizyon kanallarının köpürtmesiyle emeklinin, asgari ücretlinin, ev kadınlarının bir kısmı muhtemelen dümeni yine kırar ama kafi gelir mi, orası meçhul.

Tayyip Erdoğan, son derece kritik dönemeçte.

Bundan sonrası için ihtimaliyat planlamalarını çok iyi yapması ve seçim sonuçlarını riske atmayacak şekilde yürümesi gerekiyor.

Vaziyet böyle olunca cümbür cemaat, şimdi şapkadan hangi tavşanı çıkaracak diye beklemeye başlamıştık ki, bir de baktık 2002'den bu yana siyasal İslamcıları iktidarda tutan aynı ezber yine tedavüle sokulmuş.

Diyelim, memleketteki siyaset tiyatrosunda aynı oyun yine sahnede. Dekor değişiyor, oyuncular yaş alıyor, replikler güncelleniyor; fakat senaryo neredeyse hiç değişmiyor; yurdum insanını bir fay hattı üzerinden ikiye böl, gerilimi yükselt, sonra o gerilimin “doğal lideri” olarak sahneye çık.

Bugün o yeni –ya da daha doğrusu eski ama yeniden ısıtılmış– gerilim hattı “din ve laiklik” ekseni üzerinden kurgulanıyor. 

Bu da demektir ki yurdum insanını bir kez daha din-iman üzerinden karşı karşıya getirmeye çalışacak.

Bunun ne kadar tehlikeli olduğunu ayrıca vurgulamanın manası yok.

Dindar-laik, Müslüman-seküler, milli manevi değerlere saygılı-İslam düşmanı gibi saflaşmalar işlerine geliyor.

Ramazan ayı üzerinden toplumsal hassasiyetlerin kaşınması, seküler kesimin yaşam tarzına yönelik üstü kapalı mesajlar, muhafazakâr tabana “bakın değerleriniz tehdit altında” hissi verilmesi…

Bunlar spontane gelişmeler değil, siyasal psikolojinin bilinçli kullanımı.

Okullara gönderilen genelgeler, oruç tutmayan öğrencilerin fişlenmesi, ders zili yerine ilahi çalınması, Ramazan etkinliği diye açık açık dini ritüellerin empoze edilmesi...

Sonra...

Yandaş bir televizyon kanalında muhafazakâr bir ailenin önüne özellikle domuz eti konduğu yönündeki provokatif yayın…

Sanki Türkiye'de seküler kesim her ramazan özellikle domuz eti yiyormuş gibi!

Tayyip Erdoğan’ın partisinin grup toplantısında verdiği mesajlar zaten çok tanıdık; “Çocuklarımızın namazı, orucu öğrenecek olması sizi neden rahatsız ediyor” demesi filan...

Bütün bu parçalar bir araya geldiğinde ortaya çıkan resme aslında aşinayız.

Yurdum insanının sinir uçlarına itinayla basıyorlar ki ses gelsin.

Mesela, İstanbul'daki Necip Fazıl Kısakürek İmam Hatip Ortaokulu'nda öğrencilere okul bahçesinde Tevhit ve Sünnet Cemaati’nin kullandığı selefi andının okutulması...

“Rabbimiz Allah, önderimiz Muhammed (sav), gündemimiz vahiy, davetimiz tevhit ve sünnet, mücadelemiz şirk, bidat ve masiyetedir. Korkumuz günahlarımız, ümidimiz ilahi rahmettir. Dileğimiz; sıddık, şehit ve salihlerden olmaktır”

Üstelik görüntüler cemaatin sosyal medya hesabından da paylaşıldı.

Şimdi sıkıysa biri çıksın, eleştirsin.

Üç nano saniye içinde birileri düğmeye basar ve sosyal medyada linç harekatı başlatır. Kafi gelmez, yargı harekete geçer, anında “Halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik ettiği” ya da “Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağıladığı” iddiasıyla gözaltına alıp tutuklayıverirler.

Hiç şaşmaz.

Nerede kaldı, Anayasa ile güvence altına alınan laiklik, ifade özgürlüğü, memleketin siyasi birliği filan...

Sonrasında Tayyip Erdoğan'ın vereceği her tepki, kendi tabanını tahkim etmekle kalmaz, kafası karışık seçmenin de dümeni iktidardan yana kırmasına sebep olur.

Yaklaşan seçim sürecinde ekonomik tabloyu lehine çeviremeyeceğini düşünüyorsa ki pek mümkün görünmediği herkesin malumu; kontrollü bir toplumsal gerilim üretip seçime o atmosferde gitmeyi tercih edecektir.

“Değerlerimiz saldırı altında” söyleminin, sandıkta rasyonel değerlendirmelerin önüne geçmesi ihtimali yok değil.

Ancak bu stratejinin iki riski var.

Birincisi, aşırı kutuplaşma toplumda geri dönülmesi zor kırılmalar yaratır. Bugün kısa vadeli bir seçim hesabıyla kaşınan fay hattı, yarın kontrol edilemez bir toplumsal gerilime dönüşebilir.

İkincisi, seçmenin artık eski seçmen olmadığı gerçeği...

Özellikle genç kuşak, kimlik siyasetine eskisi kadar teslim olmuyor. İnançlı gençler dahi ekonomik geleceklerini, özgürlük alanlarını ve liyakati öncelikli görüyor. Sürekli kriz ve gerilim üreten bir siyaset dili, bir noktadan sonra yorgunluk yaratmış vaziyette

Muhalefet açısından da tablo basit değil.

Eğer din-laiklik ekseninde kurulan tuzağa duygusal reflekslerle cevap verirse, iktidarın kurduğu oyuna gelir.

Özellikle CHP’nin laikliği, tuzağa düşmeden ama utangaç da olmadan özgüvenle ve tarihsel sorumluluğunu bilerek savunması kritik önemi haiz.

Bu noktada herhangi bir çekingen tavrı ya da attığı bir geri adım Tayyip Erdoğan’ın siyaseten mevzii kazanmasına neden olur.

İktidarın siyaseten “Bir tarafta Müslüman halk karşısında ise CHP” denklemini kurumasını engellemek mecburiyetinde.

Kurulan tezgahı bir şekilde yurdum insanının anlayacağı dilde ifşa etmek gerekiyor.

Gerilimi, iktidarın işine gelecek şekilde büyütmeden ama soğukkanlılıkla gündemi tekrar ekonomi, hukuk ve adalet başlıklarına çekmesi son derece önemli.

Başka çaresi yok.

Aksi takdirde yandı gülüm keten helva.

Bunun altını kalın kalemle birkaç kez çizmiş olalım, diyerek yazımıza noktayı koyalım.