Almanya’da Münih’te toplanan 62. Münih Güvenlik Konferansı bir kez daha gösterdi ki, Atlantik ittifakındaki görüş farklılıkları, yabana atılacak gibi değil. Lakin Avrupalı liderlerin ettikleri onca iddialı sözlere karşın, bu sözleri hayata geçirecek, gereğini yapacak ne cesareti ne kabiliyeti ne de iradesi var.
Atlantik ittifakında yaşananlar yeni değil, eski bir tartışma. Batılı liderlerin, sadece dış siyasette değil, iç siyasette de işleri kolay değil. Yoksulluktan işsizliğe, enflasyondan sığınmacı – göçmen sorununa dek işleri zor. ABD Başkanı Trump da, görüyor bunu. Ülkesinin devlet kapasitesi, zayıflıyor. Hegemonya kabiliyetindeki, ekolojik hakimiyetindeki gerilemeyi, ne Demokratlar durdurabiliyorlar ne de Cumhuriyetçiler. ABD; Çin ve Rusya gibi hasımlarının yükselişini, kendi aralarında ittifak yapmasını önleyemiyor.
Uluslararası ilişkiler; tercihlerden ziyade, ihtiyaçların ve mecburiyetlerin öne çıktığı bir disiplin olduğundan; ihtiyaçlar değişince ittifaklar da değişiyor. Her ittifak, karşısında yeni bir ittifak doğuruyor.
ABD; değişen dengelere uyum sağlamakta zorlanıyor. Sertleşmesinin, hırçınlaşmasının, kurallarını kendisinin koyduğu, kurumlarını kendisinin kurduğu düzene artık uymayacağını söylemesinin sebebi bu. Bu gerçek, ülkenin ekonomisine, diplomasisine, toplumsal yapısına yansıyor zaten. Nüfusu 343 milyonu bulan ülkede, 7.3 milyon işsiz yaşıyor. Ülkenin federal borcu çok yüksek; 38.7 trilyon dolar. Ekonomik büyüklüğü, 31.2 trilyon dolar. Gelir dağılımı adaletsizliği ürkütücü düzeyde. En zengin 50 kişinin serveti, nüfusun yarısının servetine eşit. 2025 yılı sonunda, ABD’nin en zengin 10 milyarderi, servetlerine bir yılda, 698 milyar dolar daha eklediler. ABD’nin nüfusunun yüzde 40’ından fazlası, çocukların yarısı, düşük gelirli olarak kabul ediliyorlar. OECD verilerine göre ABD; göreceli yoksullukta birinci, çocuk yoksulluğunda ve bebek ölümlerinde ikinci, yaşam beklentisinde sondan ikinci sırada.
O nedenle, ABD hakkında konuşurken, ülkenin emperyalist karakteri yanında ekonomisine, toplumsal yapısına, sağlık ve eğitim sistemindeki sorunlara, yüksek suç oranlarına, dolup taşan hapishanelere dikkat etmek şart. ABD’de siyasal, toplumsal, kültürel, sınıfsal uçurumlar çok ve çeşitli. Bu sorunların kısa sürede çözümü zor.
ABD’NİN ÇİN VE RUSYA’YA İLİŞKİN POLİTİKALARI
ABD’nin en büyük rakibi Çin. Bu durum, dış politika, ulusal güvenlik ve savunma, strateji belgelerine yansıyor zaten. Çin, Rusya ile birlikte “hasım devlet”, “ABD hegemonyasına meydan okuyan devlet” olarak niteleniyor. Ne var ki ABD ve Çin, politik, diplomatik sorunlarına rağmen, iktisadi ölçekte hem işbirliği yapıyor hem rekabet ediyorlar. ABD’nin en fazla borçlu olduğu ülke Çin. Çin’in en fazla alacaklı olduğu ülke ABD. Ekonomik ilişkiler; karşılıklı yatırımcı boyutuyla, borçlu - alacaklı boyutuyla, ihracat - ithalat boyutuyla, rekabet boyutuyla öne çıkıyor. Birbirlerinden vazgeçmeleri olanaksız.
ABD’nin ardından dünyanın ikinci en büyük ekonomisi olan Çin, satın alma paritesi üzerinden yapılan hesaplarda ABD’yi geçti, en büyük ekonomi oldu. Çin; mal ticaretinde, Avrupa Birliği’nin, ABD’den sonraki ikinci ortağı. Çin’in döviz rezervi, 2025 yılı sonunda, 3.357 trilyon dolara ulaştı. Çin; üretimde 2011’de, mal ticaretinde 2013’te, patent sayısında 2019’da ABD’yi geçti. 2020’de dünyanın en büyük tüketici pazarı oldu. 2030’da dünyanın en büyük ekonomisi olması bekleniyor.
ABD; Çin’i yakın çevresinden kuşatmak için QUAD denilen dörtlü ittifaka (ABD, Japonya, Hindistan, Avustralya) öncülük etti. Bu ittifakı daha da genişletmeye çabalıyor. ABD; Çin ve Rusya’nın yakınlaşmasını önlemeye, bu iki ülkenin birlikte katıldığı, öncülük ettiği kurumları (Şanghay İşbirliği Örgütü, BRICS gibi) etkisizleştirmeye çalışıyor. Çin’e karşı, özellikle Hindistan’ın ABD’yle yakın işbirliği içinde olmasını çok istiyor. Bu konuda Hint – Pasifik Stratejisi denilen özel bir strateji geliştiriyor. Ama şimdiye dek umduğunu bulamadı.
Münih Güvenlik Konferansı’nda bir kez daha görüldü, Almanya; ekonomik, endüstriyel, teknolojik gücüne koşut bir politik, diplomatik, askeri güç olmak istediğini söylediğinde, ABD’yle ilişkilerinde sorun yaşıyor. Fakat Almanya, bu sözlerine karşın, eyleme geçemiyor. Savunma bütçesini artırıyor, Fransa’yla birlikte savunma, güvenlik, dış politika konularında, hatta nükleer caydırıcılıkta ortak adımlar konusunda büyük sözler ediyor, ama gereğini yapamıyor. Anımsayalım, geçtiğimiz yıllarda ABD ve Almanya, birbirlerinin liderlerini istihbarat örgütleri aracılığıyla dinlediklerini itiraf etmişler, birbirlerinin büyük şirketlerine yüksek miktarda para cezaları vermişlerdi.
ABD; Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönmesiyle, Rusya’ya daha ılımlı mesajlar vermeye başladı. Ukrayna konusundaki hassasiyeti azaldı. Rusya’nın, Çin’le olan yakın ilişkisini biraz soğutmak için adımlar attı. Umduğunu bulamadı.
Rusya; zengin doğalgaz ve petrol kaynaklarıyla, yüksek teknolojiye dayalı savunma sanayisiyle, nükleer santral yapabilme kapasitesiyle büyük güç. Dünyanın en büyük yüzölçümüne sahip. Yetişmiş insan gücü açısından zengin. Devlet deneyimi, bürokratik geleneği, Putin’le birlikte öne çıkan liderlik yeteneği sağlam. ABD’nin aşınan gücünden de yararlanıyor, özellikle de Ukrayna’da.
TÜRKİYE’NİN BATIYLA İLİŞKİLERİ
ABD; Türk siyasal yaşamında, bürokrasisinde, sivil – asker güvenlik kurumlarında, iş dünyasında, akademisinde, sendikalarında güçlü ve köklü bir nüfuza sahip. Türkiye’de NATO’ya sadakat, iktidarda ve muhalefette güçlü. Diplomatik düzlemde, Türkiye: ABD ve Avrupa Birliği’yle ilişkilerinde bazen sorunlar yaşasa da, iktisadi ilişkiler sağlam. Türkiye’nin dış ticarette en büyük ekonomik ortağı Avrupa Birliği, Avrupa Birliği özelinde de Almanya. Onu Rusya ve Çin takip ediyor. Rusya, Türkiye’nin en büyük enerji tedarikçisi. Mersin Akkuyu’da, Türkiye’nin ilk nükleer santralini de Ruslar yapıyor.
Türkiye’nin bağımsızlığı, bütünlüğü ve egemenliğine yönelik en büyük tehditler, ABD ve Avrupa kaynaklı. FETÖ, PKK – PYD – YPG gibi Türkiye karşıtı terör örgütlerinin en büyük destekçileri ABD ve Avrupa Birliği. ABD’nin terör örgütleri yanında, darbelere, darbe girişimlerine verdiği destek de biliniyor. ABD; bölgedeki 4 ülkeyi (İran, Irak, Suriye, Türkiye) bölerek bir Kürt devleti kurmaya çalışıyor. Geçmişte Johnson Mektubu, U- 2 Casus uçak krizi, füze bunalımı, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası konan ambargo, 1 Mart tezkeresi, günümüzde CAATSA yaptırımları, F – 35 savaş uçağı ve S – 400 krizi, Halk Bankası davası, Rahip Brunson krizi, sözde Ermeni soykırımı iddialarına verilen destek gibi pek çok sorun yaşandı ve yaşanıyor Türkiye – ABD arasında. ABD; Türkiye’nin taraf olduğu ikili ve çok taraflı sorunlarda hep Türkiye’nin karşısında konum alıyor.
ABD; emperyalist bir devlet. Öncelikleri, beklentileri, siyasal kültürü, ilkeleri, değerleri, hedefleri, çıkarları, kaygıları, tehdit tanımları, tehdit algıları, Türkiye’ninkilerden farklı. Ayrıca ABD, Beyaz Saray’dan ibaret değil. Kongre, bürokrasi, istihbarat örgütleri, Hazine, Dışişleri ve Savunma bakanlıkları, askeri – endüstriyel yapı başta olmak üzere iş dünyası, akademi, düşünce kuruluşları, medya, lobiler mutlaka dikkate alınması gereken güç odakları.
ABD açısından Türkiye; jeopolitik konumu, Müslüman kimliği, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip olmasıyla önemli. ABD’nin stratejik müttefiki değil. Ortadoğu’daki sorunlarda işbirliğini önemsediği bir çözüm ortağı. Türkiye; Rusya’dan S – 400 hava savunma sistemi aldığı için, Türkiye’ye, parası ödenmiş olan F – 35 savaş uçaklarını vermedi ABD. Türkiye’yi bu uçakların üretim sürecinden dışladı. CAATSA yaptırımlarını devreye soktu.
ABD – ORTADOĞU İLİŞKİLERİ
ABD; Suriye’de kazandı. Rusya ve İran etkisini kırdı. ABD; her ne kadar önceliğini Çin’e verse de, enerjisinin önemli bölümünü Çin’i çevrelemeye ayırsa da, Ortadoğu’dan tamamen çekilmez. Bu bölgedeki askeri varlığını azaltsa bile, asla bütünüyle çıkmaz. ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik ilgisi, temelde şu 7 maddeyle açıklanabilir:
Birincisi, İsrail’in güvenliğidir. İkincisi, enerji kaynak ve güzergâhları üzerinde ABD’nin etkinliğidir. Üçüncüsü, İran’da rejim değişikliğidir. Dördüncüsü, Kürt devletinin kurulmasıdır. Beşincisi, Suudi Arabistan ve liderlik ettiği Körfez ülkelerinin güvenliğinin sağlanmasıdır. Altıncısı, Rusya’nın bölgedeki etkisinin azaltılmasıdır. Yedincisi, Çin’in bölgede artan ağırlığının dizginlenmesidir.
ABD; azalan devlet kapasitesi nedeniyle, son yıllarda daha açık görüldüğü üzere, bölgedeki müttefiklerini daha çok öne sürmektedir. Terör örgütlerini kullanmak dahil, bölgeyi istikrarsızlaştırmak için karanlık savaş yöntemlerine, vekâlet savaşlarına, hibrit savaşlara daha fazla öncelik vermektedir.
Gücünde ABD’ye Ortadoğu’da meydan okuyan bir büyük güç yoktur. Küresel ölçekte hegemonya kurmak isteyen bir devlet, ABD’yle ekonomik, endüstriyel, teknolojik, askeri ölçekte rekabet edebilmelidir. Askeri açıdan taarruz yeteneği, caydırıcılığı, ittifak kurma kabiliyeti, hasmını alan hakimiyetinden yoksun bırakma becerisi olmalıdır. Başka ülkeleri etkileyen ekonomik, kültürel gücü, kamu diplomasisi araçları bulunmalıdır. Rıza üretebilmeli, başkalarını kendi liderliğine ikna edebilmelidir.
DÜNYADAKİ DEĞİŞİMİN YÖNÜ
ABD’nin, dünyada 150’den fazla ülkede, irili ufaklı 800 dolayında üssü vardır. Bu askeri varlığı, aynı zamanda onun ekonomik gücünün güvencesidir. ABD dolarının küresel ölçekte tedavül para birimi olarak kullanılmasının garantisidir. Fakat ABD açısından bu durum, küresel ölçekte sürdürülebilir değildir. Bunu da kabul etmektedir, Donroe Doktrini’yle. Öncelikle yakın çevresine, Amerika kıtasına odaklanmasının nedeni budur. ABD’nin, açık denizlerde donanması olduğu halde, Trump’ın askeri güç kullanma konusunda daha az istekli olması, bir tercih değildir, zorunluluktur.
ABD; Soğuk Savaş sonrasında ele geçirdiği şu 4 alandaki üstünlüğü, ne pahasına olursa olsun korumaya çalışmaktadır: Ekonomi, teknoloji, savunma, kültür. Fakat ABD; eski gücünde değildir. Mutlak, açık ara önde olan bir ABD hegemonyası yoktur günümüzde. ABD; ekonomisi, sanayisi, teknolojisi, askeri gücü yanında, kültürü, sineması, müziği, akademisi, yaşam tarzı, giyimi- kuşamı, sporu, beslenme alışkanlıklarıyla dünya ölçeğinde liderlik ettiği günlerden uzaktır. Büyümenin, üretimin lokomotifi olmaktan çıkmıştır. Eski cazibesini kaybetmiştir.
Aynı anda Ortadoğu’dan Orta Asya’ya, Afrika’dan Latin Amerika’ya dek geniş bir coğrafyada hem işgaller hem renkli devrimlerle öne çıkan bir ABD yoktur artık. Dünya bu gerçeği görüp, buna göre davranmalıdır.
Çok Okunanlar
PTT'den emeklilere 14 bin TL'ye kadar geri ödemesiz destek
Özgür Özel'den Akbelen için AYM'ye çağrı
Şubat ayında yapılan genel seçim anketinden çarpıcı sonuç
İkinci cumhuriyetin adını 'Terörsüz Türkiye' koydular!..
Atatürk kazanıyor da CEHAPE neden yeniliyor?
Erdoğan'dan Furkan Torlak vetosu
Münih Güvenlik Konferansı ve ABD’nin gücünün sınırları
Can Yücel, 'G.te g.t denir' dedi mi?
Belediye Başkanı tutuklanmıştı
Seküler dinler ve iktidarın kutsallaşması