Asırlar boyu Konfüçyüs felsefesinin hâkim olduğu güçlü bir medeniyet nasıl oldu da Afyon Savaşları sürecinde küçük bir ada devleti olan İngiltere karşısında ağır bir yenilgiye uğradı? 100 yıl süren aşağılanma dönemini yaşadı? Döneminde dünyanın en büyük ekonomisi, en gelişmiş bürokrasisi ve en zengin üretim kapasitesine sahip Çin neden Sanayi Devrimi’ni gerçekleştiremedi? Çin o zor dönemden bugüne ne dersler çıkardı?
ÇİN’İN İMPARATORLUK GEÇMİŞİ
Ming hanedanının Çin’i, 15. yüzyılın başlarında dünyanın en ileri medeniyetlerinden ve ekonomilerinden biriydi. Konfüçyüsçülük, liyakate dayalı bürokrasiyi, eğitimli devlet adamlarını, toplumsal düzeni ve merkezi otoriteyi öne çıkarıyordu. Bu anlayış sayesinde felsefe devleti Çin, dönemin birçok devletinden farklı olarak güçlü bir idari yapı ve istikrarlı bir yönetim sistemi kurmuştu. Hristiyan Avrupa ise aynı dönemde dinin dogması altında feodal savaşlar ve siyasi parçalanmışlıkla uğraşırken Ming Hanedanı güçlü bir merkezi devlet, gelişmiş bürokrasi, yüksek üretim kapasitesi ve dünyanın en büyük şehirlerine sahipti. Nüfus, sanayi üretimi, şehirleşme, mühendislik ve ticaret hacmi bakımından Çin, 15. yüzyılda Batı’nın çok önünde bulunuyordu. Nüfusu 70 milyon civarındaydı ve küresel üretimin %25 inden fazlasını üretiyorlardı. Aynı dönemde İngiltere’nin payı %2, Osmanlı İmparatorluğunun payı %4 civarındaydı.
DENİZCİ ÇİN
Kâğıt, matbaa, pusula ve barut gibi teknolojiler yüzyıllar önce Çin’de geliştirilmişti. Özellikle denizcilikte Çin, açık ara öndeydi. Çin’in 16.yüzyılda zengin denizci geleneğe sahip olduğunu hatırlatmakta fayda var. Gök Atlasını Avrupa’dan 500 yıl, çok direkli yelkenli gemilerde sızdırmaz bölme uygulaması ile omurga üzeri gemi dümenini 300 yıl, manyetik pusulayı 100 yıl önce başardılar. Çin tersaneleri binlerce denizci taşıyabilen çok güverteli gemiler inşa ederken Avrupalılar hâlâ Atlantik Okyanusunun sınırlarını keşfetmeye çalışıyordu. Coğrafi keşifler denince aklımıza 15’inci yüzyıl keşifleri gelir. Bu, aslında batı merkezci, ideolojik bir kavramdır. Burada söz konusu olan Avrupalıların ilkleridir. İnsanlığın değil. Bu kıtalar önceden diğer medeniyetler tarafından keşfedildi. Egemen ve hegemon Batı, daha sonraki üstünlüğüne dayanarak, kendi ilklerini insanlığın ilkleri gibi dayattı ve bunda başarılı oldu. Örneğin Hindistan’ı keşfettiğini bildiğimiz Portekiz, neden Çin’i keşfedememiştir? Zira batılılar sadece kendilerinden ilkel kavimlerin yaşadığı, daha doğrusu sömürgeleştirebilecekleri alanları keşfettiler. 16’ncı yüzyıl başında Portekizli denizciler Çin’e ulaştıklarında, onları gören Çin İmparatoru Wang Yang Mi, “barbarlar geldi” demişti. Çin’in üstün uygarlığı karşısında, Portekizliler orayı keşfedemeden geri döndüler.
Bu dönemde Müslüman bir Denizci olan Amiral Zeng He (Çinliler Çıng Hı olarak telaffuz ediyor) komutasında 60 gemilik, 27 bin askerlik filo ile 1405-1433 arasında 28 yıl boyunca Hint Okyanusu ve Pasifik Okyanusu’nda donanma ve ganbot diplomasisi uyguladı. Çok başarılı oldu. Ancak anlamsız bir şekilde denizcilikteki bu başarıyı devam ettirmediler ve denizcilikleri imparatorluk geleneğine dönüşemedi. Zeng He’nin büyük başarısına rağmen denizlerden geri çekilme ve donanmayı yok etme sürecine girmelerinin nedenleri bugün de tartışılıyor. Denizden uzaklaşmalarının nedenleri arasında, İmparatorun başına gelen bir seri felaketin sorumlusu olarak kâhinlerinin donanmayı göstermesi; Muhtemel sömürgelerde Büyük Çiçek, yani Çin’in sahip olmadığı yeni bir şey olmadığı gerekçesi ile içine kapanması; Amiral Zeng He ve ona yakın güç çevrelerinin deniz aşırı topraklarda kuracağı, özerkliğe sahip yönetim birimlerinin zamanı gelince anavatana karşı bağımsızlık ve güç mücadelesine girişebileceği nedenleriyle donanmanın varlığının ortadan kaldırıldığı tezleri gösteriliyor.
ÇİN’İN GERİLEMESİ
18.yüzyılın başlarında Çin pek çok alanda duraksamaya rağmen hâlâ dünyanın en büyük ekonomik merkezlerinden biriydi. Nüfusu Avrupa’nın tüm büyük devletlerinden daha kalabalık, iç pazarı daha geniş, çay, ipek ve porselen üretimi ise küresel ölçekte rakipsizdi. Ancak ekonomik büyüklük ile teknolojik üstünlük aynı şey değildi. Çin zenginliğini yüzyıllardır süregelen tarımsal üretim, zanaat ve ticaret ağlarından elde ederken Avrupa, özellikle İngiltere, Sanayi Devrimi ile bambaşka bir dönüşüm yaşıyordu. Buharlı makineler, modern tersaneler, demir-çelik üretimi, seri imalat ve yeni silah teknolojileri Batı’nın askeri ve ekonomik gücünü kökten değiştiriyordu. Çin ise dünyanın merkezi olduğu inancıyla geleneksel düzenini korumaya devam ediyor, değişen güç dengelerini yeterince kavrayamıyordu. 1820’de Çin dünya nüfusunun yaklaşık %37’sine, dünya ekonomisinin %33’üne ve dünya imalat üretiminin yaklaşık %30’una sahipti. Buna karşılık İngiltere birinci sanayi devriminin sahibi olmasına rağmen dünya ekonomisinin yalnızca %6’sını oluşturuyordu. Ancak İngiltere ekonomik büyüklükte değil, teknolojik ve askeri güçte çok öndeydi.
Çin, 18. yüzyılda Qing Hanedanı sırasında Avrupa’nın reform, aydınlanma, Fransız devrimi ve sanayi devrimlerini izleyen modernleşme ve atılım yıllarında süratle zayıfladı ve İngiltere’nin liderliğindeki Avrupalı emperyalistlerin ve Japonya’nın sömürgesine dönüştü. Bu gerileme tamamen dış güçlerin müdahalesi ile olmadı. Avrupa yağmalama, sömürgeleştirme ve merkantilizmin kapitalizm ve emperyalizm aşamasına geçmesi ile çok güçlenmişti. Sonunda Çin’de imalat sektörü geriledi, teknoloji üretilemedi ve sanayi devrimleri ıskalandı. Binlerce yıllık devlet geleneğine, güçlü bürokrasisine, yüksek kültüre sahip olmasına rağmen Çin, birkaç bin kilometre öteden gelen ve bir ada devleti olan İngiltere karşısında mağlup oldu. Üstelik bu savaşın konusu toprak değil, afyondu. Afyon savaşları ile Çin’in aşağılanma dönemi başladı. Söz konusu süreç, Çin’i zaten kopuk olduğu denizlerden tamamen uzaklaştırdı.
AFYON SAVAŞLARININ ARKA PLANI
18.yüzyılın sonları ve 19. yüzyılın başlarında Çin’in, çay, ipek ve porselen gibi ürünleri Avrupa’da büyük talep görüyordu. Ancak Çin yönetimi Avrupa mallarına sınırlı ilgi gösteriyor, ticaret büyük ölçüde gümüş karşılığında yürütülüyordu. Bu durum özellikle İngiltere için ciddi bir ticaret açığı yaratmıştı. Afyon Savaşları bu çelişkinin en çarpıcı sonucu olarak ortaya çıkacaktı. İngiltere sorunu çözmek için Hindistan’da ürettiği afyonu Çin’e kaçak yollarla sokmaya başladı. Başlangıçta sınırlı olan ticaret kısa sürede devasa boyutlara ulaştı. Milyonlarca Çinli afyon bağımlısı haline gelirken ülkenin gümüş rezervleri hızla erimeye başladı. Devlet gelirleri zayıfladı, bürokraside yolsuzluk arttı ve askeri disiplin bozuldu. Afyon meselesi artık yalnızca bir sağlık sorunu değil, doğrudan devlet güvenliğini tehdit eden bir kriz haline gelmişti.
1839’daki Birinci Afyon Savaşı öncesinde Çin nüfusunun küçük bir bölümü afyon bağımlısıydı. Tarihçilerin tahminlerine göre yaklaşık 400 milyonluk nüfus içinde düzenli afyon kullananların sayısı 4–12 milyon arasında, yani nüfusun yaklaşık % 1–3’ü, en yüksek tahminlerle ise %5’i civarındaydı. Ancak sorun kullanıcı sayısından çok, afyonun devletin ekonomik ve idari yapısını çökerten etkisiydi. Gümüş ithalat ile ülke dışına çıkarken para arzı daraldı, vergi tahsilatı zorlaştı, köylünün vergi yükü arttı ve Qing maliyesi ciddi biçimde sarsıldı. Aynı dönemde afyon kullanımı memurlar, askerler, tüccarlar ve zanaatkârlar arasında yaygınlaşarak iş gücü verimliliğini düşürdü ve kaçakçılığın büyümesiyle liman görevlileri, gümrük memurları ve yerel yöneticiler arasında rüşvet ve yolsuzluk hızla arttı.
1. VE 2. AFYON SAVAŞLARI
Qing hanedanı afyonun yarattığı yıkıcı etkileri durdurmak için ticaretini yasakladı. İmparatorun özel temsilcisi Lin Zexu 1839 yılında Kanton ‘da İngiliz tüccarlara ait büyük miktarda afyona el koyarak imha ettirdi. Londra yönetimi bu olayı ticaret özgürlüğüne yönelik bir müdahale olarak değerlendirdi ve askeri güç kullanmaya karar verdi. Ortaya çıkan çatışma yalnızca afyon ticaretiyle ilgili değildi. Mücadele sanayi devrimini gerçekleştirmiş ve küresel deniz gücü haline gelmiş Batı ile geleneksel düzenini korumaya çalışan Çin arasındaki güç dengesizliğiydi. Buharlı savaş gemileri, modern topçu sistemleri ve sanayi üretimiyle desteklenen İngiliz askeri gücü karşısında Qing İmparatorluğu hazırlıksız yakalandı. Böylece Çin’i “Yüzyıllık Aşağılanma” dönemine sürükleyecek trajedi tam da Osmanlı’da İngiltere’nin yarı sömürgesi durumuna düşülen 1838 Baltalimanı Serbest Ticaret Anlaşmasının imzalanmasından bir yıl sonra başlamış oldu. (Osmanlının çöküşü ile Çin’in çöküşü büyük benzerlikler içeriyor.)
Birinci Afyon Savaşında (1839–1842), Kraliyet Donanması Çin’in kıyı savunmasını kısa sürede çökertti ve önemli limanları ele geçirerek Yangtze Nehri üzerinden Nanjing’e kadar ilerledi. Savaşın sonunda imzalanan Nanjing Antlaşması (1842) ile Hong Kong İngiltere’ye bırakıldı, beş liman yabancı ticaretine açıldı, Çin ağır tazminat ödemeyi kabul etti ve “Eşitsiz Antlaşmalar” dönemi başladı. Ancak bu antlaşma dahi arsız emperyalizmin temsilcisi İngiltere ve diğer Batılı devletleri tatmin etmedi. Yaklaşık 14 yıl sonra, 1856’da patlak veren İkinci Afyon Savaşının amacı artık yalnızca afyon ticaretini korumak değil, Çin’i tamamen dış ticarete açmak, yabancı devletlere Pekin’de daimî elçilik kurma hakkı kazandırmak, misyoner faaliyetlerini serbest bırakmak ve Batılı tüccarlara çok daha geniş ekonomik ve hukuki ayrıcalıklar sağlamaktı. Kraliyet Donanmasının devasa üstünlüğü ve bu kez İngiltere’ye katılan Fransa’nın askeri desteği sayesinde müttefik kuvvetler Tianjin’i ve ardından Pekin’i ele geçirerek Qing hanedanını çok daha ağır tavizler vermeye zorladı. Savaş 4 yılın sonunda İmparatorluğun askeri ve siyasi açıdan ağır bir yenilgisiyle sonuçlandı. İngiliz ve Fransız kuvvetleri Pekin’e kadar ilerleyerek başkenti işgal etti, İmparator şehirden kaçmak zorunda kaldı ve Çin’in ihtişamının simgesi olan Eski Yazlık Saray yağmalanıp yakıldı. Savaş sonunda imzalanan Pekin Anlaşması ile Çin daha fazla limanını yabancı ticarete açtı, yabancı devletlerin Pekin’de sürekli elçilik bulundurmasını kabul etti, Hristiyan misyonerlere ve yabancı tüccarlara geniş ayrıcalıklar tanıdı, ağır savaş tazminatları ödemeyi kabul etti ve afyon ticareti fiilen yasallaştı. Bu yenilgi, Qing Devleti’nin egemenliğini ciddi biçimde zayıflatırken, Çin’in “Yüzyıllık Aşağılanma” döneminin en travmatik dönüm noktalarından biri olarak tarihe geçti.
FELSEFE, DİN VE DENİZCİLEŞMEK
Afyon Savaşları yalnızca askeri bir yenilgi değildi. Daha derinde, bir medeniyetin değişen dünya koşullarına uyum sağlayamamasının sonucuydu. Bu nedenle tarihçiler ve Çinli düşünürler uzun yıllardır aynı soruyu tartışmaktadır. Konfüçyüs’ün ahlakı, Buda’nın bilgeliği ve Çin’in binlerce yıllık devlet geleneği neden Batı’nın yükselişi karşısında Çin’i koruyamadı? Dahada öte gerek Konfüçyüs gerekse Buda öğretileri neden Çin nüfusunun 12 milyonunun uyuşturucu kullanmasını engelleyemedi. Bu soruların cevabı yalnızca askeri güç mukayeselerinde değil, Çin’in siyasal kültüründe, eğitim sisteminde, teknolojiye yaklaşımında ve dünyayı algılama biçiminde aranmalıdır. Afyon Savaşları’nın ağırlık merkezi de budur. Çünkü Çin’in 1949 yılına yani Mao’nun komünist devrimi ile milli bütünlüğü sağladığı ve sınırlarını emniyete aldığı döneme kadar yaşadığı yenilgi, bir ordunun değil, bir medeniyet modelinin krizini ortaya çıkarmıştır. Konfüçyüsçülük esasen bir devlet ve toplum felsefesiydi. Merkezinde aile, ahlak disiplin, hiyerarşi ve devlete sadakat olan Konfüçyüs’ün temel sorusu şuydu: “Toplum nasıl düzen içinde tutulur?” Fakat Afyon Savaşlarının ortaya çıkardığı sorun farklıydı. Sorun artık toplumun nasıl yönetileceği değil, sanayi devrimi yaşamış emperyal güçlerin nasıl durdurulacağıydı. Konfüçyüsçü bürokrasi ahlaki yozlaşmayı teşhis edebiliyordu ancak buharlı gemilere, modern toplara ve sanayi üretimine cevap veremiyordu. Başka bir ifadeyle Konfüçyüsçülük devleti yönetebiliyordu fakat sanayi çağında devleti dönüştüremiyordu. Çin’in sorunu ahlak eksikliği değildi. Teknolojik üstünlüğe sahip rakiplerle karşı karşıya kalmış olmasıydı. Diğer yandan Çin’de aynı dönemde Budizm de çok etkili idi. Budizm ise bambaşka bir soruya cevap arıyordu. Buda’nın odağı devlet değil insandı; Toplum değil bireydi; Savaş değil acıydı. Budist düşünce insanın arzularından kurtulmasını, iç huzura ulaşmasını ve dünyevi bağlılıkları aşmasını öğütlüyordu. Devlet inşası, sanayi politikası veya askeri strateji üretme konusunda aynı ölçüde işlevsel değildi. İngiliz savaş gemileri Çin kıyılarına ulaştığında Budist manastırlar modern donanma inşa edemezdi. Nirvana arayışı ile sanayi devrimi arasında doğrudan bir bağ yoktu. Dolayısıyla Budizm Çin toplumuna manevi güç verebilirdi ancak emperyalist saldırıya karşı teknolojik çözüm üretemezdi. Benzer şekilde Budizm uyuşturucu müptelalığını da önleyememişti. Ancak uyuşturucu ile mücadele sadece Çin için değil tüm dünya için o gün de bugün olduğu gibi bir sorundu. O nedenle afyon krizi, tek başına Budizmin ya da Konfüçyüsçülüğün başarısızlığı olarak açıklanamaz. Tarih göstermektedir ki uyuşturucu gibi bağımlılık yaratan maddeler, yalnızca bir dinin veya felsefenin ahlaki öğretileriyle önlenemez. Budist, Konfüçyüsçü, Hristiyan, Yahudi, Müslüman ya da seküler toplumların tamamı farklı dönemlerde benzer sorunlarla karşılaşmıştır. Hatta tarih boyunca devletler ve büyük güçler, uyuşturucuyu yalnızca ekonomik kazanç için değil, rakip toplumları zayıflatmak amacıyla bir jeopolitik araç olarak da kullanmıştır. Afyon Savaşları bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Bu nedenle uyuşturucuyla mücadelede kalıcı başarı, yalnızca ahlaki öğütlerle değil, güçlü devlet denetimi, etkin hukuk sistemi, kaliteli eğitim, sağlam aile yapısı, toplumsal değerler ve bilinçli bir kamu politikasıyla mümkündür. Aksi halde en köklü dinler ve en güçlü felsefi gelenekler bile, ekonomik çıkarlar ve organize suç ağları karşısında tek başına yeterli olamaz.
DÜZENİ KORUMAK MI DEĞİŞMEK Mİ?
544 yıl hüküm süren Ming ve Qing Çin hanedanları, devlet felsefesi olarak Konfüçyüsçülüğün istikrarı önceleyen bürokratik anlayışını, toplumsal kültürde ise Budizm’in dünyevi hırsları sınırlayan yaklaşımını benimsedi. Bu zihniyet düzeni korumayı, devrim ve değişim yaratmaktan daha değerli görüyordu. Buna karşılık Protestan Avrupa, özellikle İngiltere ve Hollanda, ticareti, bireysel girişimi, kârı, denizaşırı yayılmayı ve teknolojik yeniliği ahlaki olarak meşru kabul eden bir kültürel iklim geliştirdi. Burada esas fark denizcilikti. 15.yüzyıl başında Amiral Zheng He’nin savaş filosu teknik olarak Avrupalılardan üstündü. Ancak Ming sarayı denizciliği devletin temel varlık alanı olarak görmedi. Çin’in zenginliği zaten içerideydi. Verimli tarım havzaları, dev nüfus ve büyük iç pazar sayesinde dış ticarete yaşamsal bağımlılığı yoktu. Denizcilik bir zorunluluk değil, tercih olarak görülüyordu. İngiltere ve Hollanda için durum tam tersiydi. Az nüfus, sınırlı tarım arazisi ve ada coğrafyası onları ticarete ve denize mecbur bıraktı. Protestan ahlakı da bunu destekledi. Alman sosyolog Max Weber’in işaret ettiği gibi Protestan kültüründe çalışma, tasarruf, sermaye birikimi ve dünyevi başarı ahlaki değer ve cennete giden yolun şartı haline geldi. Bu durum doğrudan gemi inşasına, sigortacılığa, bankacılığa, denizaşırı ticarete ve sanayi yatırımlarına dönüştü. Çin aynı dönemde başarılı bürokrat yetiştirmeye devam ederken Avrupa başarılı armatör, tüccar ve mühendis yetiştiriyor, bunları koruyacak ve destekleyecek askeri güce hayat veriyordu.
Çin ahlaki olarak çökmemişti ancak dünyanın değişen güç dengesini yeterince hızlı okuyamamıştı. İngiltere Hristiyanlığın dogmasını en radikal şekilde sorgulayan Protestan ahlakı sayesinde Katolik ve Ortodokslardan çok daha ileriye sıçramış, aklın ve bilimin önündeki bütün engelleri kaldırmış, ufkun ötesine denizcilik sayesinde gidebilmiş ve sanayi devrimini yaşamıştı. Küçücük bir adada çelik, buharlı gemiler ve ağır gemi topları üretiyordu. Modern finans sistemine sahipti ve güçlü donanması sayesinde küresel deniz ticaret ağını ve deniz ticaretinin düğüm noktalarını kontrol ediyordu. Protestan ahlakı ile denizciliğin bir araya gelmesi o yıllarda dünyanın gördüğü en büyük ve güçlü emperyalist devleti yaratmıştı. İngilizler, Doğu Hint ve Levant Kumpanyaları üzerinden özel girişimcilerin devlet desteği ile ticaret yapmasını sağladılar. 1675 yılında Royal Society (Bilimler Akademisi)’ni kurarak dinin dogma ve tutuculuğuna karşı Protestan inancın yanında bilim ve aklı çıkardılar. “Royal Society” nin kurucusu Bacon, denizlerin önemini çok iyi kavramış bir bilim ve devlet adamıydı. Denizlere egemenlik konusunda da şunları söylemişti: “Ancak denize hâkim olan kişinin, büyük özgürlüğe sahip olduğu ve savaştan istediği kadarını alabileceği kesindir.” Böylece Protestan ahlakını ticaret ve donanma ile bütünleştirerek sürekli denizde büyüdüler.
OSMANLI ÇİN BENZERLİĞİ
Osmanlı İmparatorluğu ile Çin İmparatorluğu’nun son iki yüzyıllık tarihi incelendiğinde, birbirine şaşırtıcı ölçüde benzeyen jeopolitik kırılmalar görülür. Her iki devlet de yaklaşık beş-altı asır boyunca kıtalarının en güçlü siyasi organizasyonları olarak varlığını sürdürmüş, ancak sanayi devrimini kaçırmalarının ardından deniz gücünü küresel ölçekte kullanan Batılı devletlerin baskısıyla karşı karşıya kalmıştır. Çin için bu süreç 1839-1842 Birinci Afyon Savaşı ve 1856-1860 İkinci Afyon Savaşı ile başlamış, İngiliz donanmasının ateş gücü Çin’in kapılarını zorla açmış, Qing Hanedanı ağır tavizler vermek zorunda kalmıştır. Ardından 1900 Boksör Ayaklanması sonrasında İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya, Japonya, ABD, Avusturya-Macaristan ve İtalya’dan oluşan Sekiz Devlet İttifakı Pekin’e girerek Çin’in siyasi iradesini fiilen baskı altına almıştır.
Osmanlı Devleti de benzer bir kader yaşamıştır. 1838 Baltalimanı Ticaret Antlaşması ile İngiltere karşısında ekonomik bağımsızlığını büyük ölçüde kaybetmiş, 1807’de Amiral Duckworth komutasındaki İngiliz filosu İstanbul önlerine kadar gelerek III. Selim yönetimini doğrudan tehdit etmiş, 1878’de İngiliz donanması İstanbul Boğazı’na girerek Rusya’yı durdururken bunun karşılığında Kıbrıs’ın yönetimini elde etmiş, 1881’de Düyun-u Umumiye ile Osmanlı maliyesi Avrupalı alacaklıların denetimine bırakılmış, 1882’de Mısır İngiltere tarafından işgal edilmiştir. Daha sonra 1908 Reval Görüşmesi ile İngiltere ve Rusya Osmanlı coğrafyasının geleceğini kendi aralarında tartışmış, 1915 Çanakkale Savaşı ise Batılı deniz güçlerinin Osmanlı başkentini ele geçirmek amacıyla gerçekleştirdiği en büyük müşterek istila girişimi olmuştur. Bu sürecin devamı niteliğinde 15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgali, Anadolu’nun paylaşılmasına yönelik son büyük hamleyi temsil etmiştir. Her iki imparatorluğun tarihsel ömrü de dikkat çekici biçimde birbirine yakındır. Çin’de Ming Hanedanı (1368-1644) ve ardından Qing Hanedanı (1644-1912) yaklaşık beş buçuk asırlık kesintisiz bir imparatorluk geleneği oluştururken, Osmanlı Devleti 1299-1922 arasında yaklaşık altı asır hüküm sürmüştür. Her iki devlet de önce dış müdahalelerle zayıflatılmış, ardından içeride büyük siyasi dönüşümler yaşamıştır. Çin’de 1911 Devrimi, Osmanlı’daki 1908 II. Meşrutiyet ve İttihat ve Terakki dönemine benzer bir geçiş safhası olarak görülebilir. Ancak modern devletlerin gerçek kuruluşu, Çin’de 1911’de Sun Yat Sen ve 1949’da Mao Zedong, Türkiye’de ise 1919-1923 Milli Mücadele sonrasında Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde gerçekleşmiştir. Her üç lider de işgal edilmiş, parçalanmış ve dış müdahaleye açık devletleri yeniden bağımsız ve egemen ulus-devletlere dönüştürmüştür.
Ancak 1949 sonrasında Çin ile 1952 sonrasında Türkiye farklı stratejik yollar izlemiştir. Çin, dış dünyaya açılırken devlet egemenliğini, milli sanayisini ve jeopolitik önceliklerini korumaya büyük önem vermiş; küresel sisteme kendi şartlarıyla entegre olmaya çalışmıştır. Türkiye ise NATO üyeliğiyle Batı güvenlik mimarisinin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş, bunun stratejik sonuçları üzerine farklı değerlendirmeler yapılmıştır. Bu açıdan Osmanlı ve Çin’in ortak tarihi yalnızca emperyal müdahalelerin tarihi değildir; aynı zamanda egemenliğin nasıl kaybedildiği ve nasıl yeniden kazanıldığına ilişkin iki büyük medeniyetin ortak hafızasıdır. Asıl ders, bağımsızlığın yalnızca askeri zaferlerle değil; ekonomik, teknolojik, denizcilik ve jeopolitik alanlarda sürdürülebilir millî güç inşa edilerek korunabileceğidir. Tarih, Çin’in bu konuda uzun vadeli ve devlet merkezli bir strateji izlediğini; Türkiye’nin ise kendi tarihsel tecrübelerinden hareketle stratejik özerkliğini sürekli güçlendirecek bir denge siyaseti geliştirmesinin önemine işaret etmektedir.
ÇİN’İN ÇIKARDIĞI DERSLER
Bugün Çin Devlet Başkanı Xi Jinping birçok konuşmasında Çin’in gerilemesini Afyon Savaşlarında örneklenen emperyalist güçlere tamamıyla bağlamaz. Aksine, Çin’in zayıflamasının önemli nedenlerinden biri olarak kendi tarihindeki hataları da gösterir. Özellikle, Ming Hanedanı’nın son dönemlerinde ve ardından Qing döneminde görülen kapalı kapılar politikası ve bilim ve sanayi devrimini zamanında yakalayamaması ile kendini dünyadan tecrit etmesi gibi iç faktörleri eleştirir. Xi, bu yaklaşımı Çin’in bugün dışa açılmasının ve teknolojik gelişmesinin gerekçelerinden biri olarak kullanır. Diğer yandan Çin Komünist Partisi’nin resmi anlatısında hem iç hem de dış faktörler kapsanır. Batılı emperyalist güçler ve daha sonra Japonya’nın Çin’in iç zayıflıklarından yararlanarak eşitsiz antlaşmalar dayatmalarını eleştirir. Bugünkü Çin’in davranışlarını anlamak için Afyon Savaşlarının bıraktığı psikolojik izi anlamak gerekir. Çinliler bu dönemi bir uyuşturucu sorunu olarak değil, ulusal güç eksikliği sorunu olarak görürler. Bugün Pekin’de alınan birçok stratejik kararın arkasında hâlâ Afyon Savaşlarının gölgesi bulunmaktadır. Çin, bir daha hiçbir yabancı gücün afyon gemileriyle kapısına dayanamayacağı bir ülke yaratmaya çalışmaktadır. Bu nedenle modern Çin’in temel öncelikleri arasında ulusal birlik, ekonomik bağımsızlık, teknolojik üstünlük, sanayi kapasitesi, bilimsel araştırma ve deniz gücü yer alır. Çin Komünist Partisi’nin meşruiyetinin önemli bir bölümü de tam burada yatmaktadır. Parti kendisini, Afyon Savaşlarıyla başlayan aşağılanma dönemini sona erdiren ve Çin’i yeniden büyük güç statüsüne yükselten yapı olarak sunmaktadır. Felsefenin yanına ideoloji gelmiştir. Ancak ideoloji de teoride komünist olmasına rağmen pratikte devlet kapitalizmi ile bir dönüşüme girmiştir. Bu yönü ile Çin, ideolojik olarak Marksist-Leninist bir devlettir ancak yönetim kültürü bakımından büyük ölçüde Konfüçyüsçü, ekonomik sistemi bakımından ise devlet kapitalizmi ile piyasa mekanizmalarını birleştiren hibrit bir model uygulamaktadır.
TÜRKİYE’NİN ÇIKARMASI GEREKEN DERSLER
Afyon Savaşları ve Çin’in yaşadığı “Yüzyıllık Aşağılanma”, aslında yalnızca Çin’in değil, aynı dönemde benzer kaderi paylaşan Osmanlı İmparatorluğunun da hikâyesidir. Her iki imparatorluk da yüzyıllar boyunca büyük güç olmuş, ancak değişen dünyayı zamanında okuyamamış, sanayi devrimini, bilimsel dönüşümü ve deniz gücünün belirleyici rolünü kavramakta gecikmiştir. Sonuçta Batı’nın teknolojik ve denizcilik üstünlüğü karşısında geri çekilmek zorunda kalmışlardır.
Çin’deki hanedanlıkların tutumu ve Mandarin bürokrasisi ile Osmanoğulları hanedanının devlet yaklaşımı ve Enderun ile merkezî bürokrasi arasında dikkat çekici benzerlikler vardır. Her iki sistem de kuruluş ve yükseliş dönemlerinde dünyanın en başarılı devlet kadrolarını yetiştirmiş, liyakat esasına dayanan güçlü bir yönetici sınıf oluşturmuştur. Ancak zamanla her iki yapı da değişimi yöneten kurumlardan çok mevcut düzeni koruyan kurumlara dönüştü. Çin’de Konfüçyüs klasiklerini ezbere dayanan sınav sistemi mühendis ve mucitten çok bürokrat yetiştirirken, Osmanlı’da da Enderun ve ilmiye teşkilatı askerî ve idarî kabiliyeti önceledi, dinin muhafazakâr yapısı akıl mı nakil mi diyalektiğinde nakli seçerek sanayi, mühendislik ve bilimsel araştırmaları ikinci plana itti. 17. ve 18. yüzyıllardan itibaren ise her iki devlette de rüşvet, iltimas, makamların satılması ve kişisel çıkar ilişkileri devlet kapasitesini aşındırdı. Osmanlı’da devşirme sistemi ilk dönemlerde liyakat üreten güçlü bir mekanizmayken, sonraki yüzyıllarda sistemin bozulması, saray hizipleri ve çıkar gruplarının güçlenmesi merkezi otoriteyi zayıflattı. Çin’de ise Mandarin bürokrasisi reformlara direnç gösterirken, Osmanlı’da bürokratik ve askerî elitler birçok modernleşme girişimine karşı ihtiyatlı davrandılar. Sonuçta her iki imparatorluk da birinde Konfüçyüs ve Budizm diğerinde İslam dininin öğretileri hüküm sürerken bilim, teknoloji, sanayi ve denizcilikte yaşanan büyük dönüşüme zamanında uyum sağlayamadı. Bu nedenle Batı’nın üstünlüğü yalnızca daha güçlü ordulardan değil, daha hızlı öğrenen, yenilik üreten ve değişime uyum sağlayan devlet kurumlarından ve bu kurumların yetiştirdiği karar verici ve uygulayıcılardan kaynaklandı.
Başkomutan ve ebedi liderimiz Mustafa Kemal Atatürk, tarihî çöküşlerden önemli dersler çıkarmış ve Cumhuriyet’i yalnızca yeni bir devlet olarak değil, aynı zamanda bir medeniyet dönüşümü projesi olarak inşa etmiştir. Cumhuriyetin temelini oluşturan Altı Ok, yalnızca bir siyasal program değil, büyük devletlerin çöküşünü önlemeye yönelik kapsamlı bir kalkınma modelidir. Devletçilik, sanayileşme ve stratejik sektörlerde millî yetenek oluşturmayı; Halkçılık, eğitimli ve üretken bir toplum yaratmayı; Laiklik, aklın ve bilimin önündeki dogmatik engelleri kaldırmayı; Devrimcilik ise değişen dünyaya uyum sağlayacak sürekli yenilenmeyi hedeflemiştir. Cumhuriyetçilik ve milliyetçilik ise ulus devlet ile üst kimliğe aidiyeti yaratmıştır. Çin’in ve Osmanlı’nın hemen hemen aynı dönemlerde gerilemeleri aynı gerçeği göstermektedir. Fransız ihtilalinin yarattığı iklimde birinci ve ikinci sanayi devrimlerinin yaşandığı dönemde düzeni korumaya çalışmak, değişimin yerine geçemez. Dünyanın güç dengesi değişirken yerinde sayan devletler, en köklü medeniyetlere sahip olsalar bile geride kalırlar. Bu nedenle Cumhuriyet’in en büyük mirası, aklı ve bilimi devlet yönetiminin temel rehberi haline getirmesidir. Nitekim Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözü, jeopolitik bir kalkınma stratejisidir.
Bugün Türkiye’nin de karşı karşıya olduğu küresel rekabet ortamında çıkarılması gereken ders aynıdır. Güçlü devlet, güçlü ekonomi, ileri teknoloji, nitelikli eğitim, bilimsel üretim, sanayileşme ve denizcilik birbirinden ayrı düşünülemez. Tarih göstermektedir ki dinler ve felsefeler toplumlara ahlaki bir çerçeve sunabilir; ancak büyük güç olmanın belirleyici unsurları akıl, bilim, teknoloji, üretim, hukuk, eğitim ve devlet kapasitesidir. Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi de tam olarak bu gerçeğin üzerine inşa edilmiştir. Türkiye’nin geleceği, Atatürk’ün gösterdiği çağdaş uygarlık hedefini, bilim ve aklı esas alan, sürekli yenilenen ve denizlere açılan bir kalkınma anlayışıyla sürdürmesine bağlıdır.
Çok Okunanlar
Kadir İnanır'a Harbiye'de hüzünlü veda
Özgür Özel'den gündeme oturan transfer iddiasına açıklama!
4 yaşındaki Aren Eren açlık ve susuzluktan öldü
Deniz kültürü yasakla değil aşkla gelişir
Cumhuriyet Halk Partisi'nin bagajı
308 milyon TL yatırana İngiliz pasaportu yolu açılıyor
Koş Sevim, akademiye liyakat geliyor!
Özgür Özel’in yeni partisi: Yürüyüş Partisi
Deniz Göktaş'tan stand-up gösterisi için şaşırtan hamle
Komünizm, kapitalizm ve bir su deposu