Yapay zekâ sandıkta kaybetti mi?
ABD'de 3 Kasım'da yapılan ara seçimler, Başkan Donald Trump ve Cumhuriyetçiler açısından ağır bir yenilgiyle sonuçlandı. Demokratlar hem Temsilciler Meclisi'nde hem de Senatoda çoğunluğu ele geçirdi. Böylece Trump, Amerikan siyasetinde sıkça kullanılan ifadeyle, görev süresinin kalan iki yılında bir topal ördek (lame duck) başkana dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Ancak takdir edersiniz ki seçimlerin sonuçları yalnızca Amerikan iç siyasetiyle sınırlı kalmayacaktır. Demokratların zaferi, son yıllarda küresel ekonominin ve uluslararası rekabetin merkezine yerleşen yapay zekâ teknolojilerinin geleceği açısından da önemli gelişmelerin habercisi olabilir ve bunu doğru okumak çok önemli. Bu konuyla ilgili Barış Doster ile hazırladığımız “Dijital Egemenlikten Hız Egemenliğine: Yapay Zekâ Çağında Medya, Algoritmik Platform Gücü ve Teknolojik Zamanın Siyasal Ekonomisi” isimlibir kitap bölümü çalışması yakında yayınlanacak.
Trump yönetiminin yapay zekâ politikası büyük ölçüde Amerikan teknoloji şirketlerinin önündeki düzenleyici engellerin kaldırılmasına, yatırımların hızlandırılmasına ve özellikle Çin karşısında teknolojik üstünlüğün korunmasına dayanıyordu. Demokratlar ise genel olarak bu teknolojilerin yol açabileceği ekonomik, toplumsal ve çevresel sorunlara karşı daha güçlü düzenlemeler yapılmasını savunuyor. Elbette Demokrat Parti içinde de farklı görüşler bulunuyor. Bazı siyasetçiler güvenlik denetimleri ve şirketlerin hukuki sorumluluklarının artırılmasını isterken bazıları ileri düzey yapay zekâ sistemlerinin geliştirilmesinin geçici olarak yavaşlatılmasını, hatta durdurulmasını öneriyor. Örneğin, Trump’ın seçim kampanyasında doğrudan hedef aldığı Michigan'dan Senatoya seçilen Abdul El-Sayed gibi siyasetçiler ileri düzey yapay zekâ geliştirme çalışmalarının geçici olarak durdurulmasını savunuyor. Buna karşılık Lori Trahan ve Zoe Lofgren gibi isimler bağımsız güvenlik denetimleri, şirket sorumluluğu ve yenilikçiliği koruyan düzenlemeler üzerinde duruyor.
Bu nedenle seçim sonuçları teknoloji dünyasında pek de olumlu karşılanmadı demek yanlış olmaz. Yapay zekâ yatırımlarının ve özellikle veri merkezlerinin geleceğine ilişkin kaygılar, seçimlerden hemen sonra teknoloji şirketlerinin hisse senetlerine de yansıdı. Öte yandan kripto para teknolojileri konusunda uzmanlar Trump’ın yaklaşımının özellikle pazarladığı meme-coinler nedeniyle oldukça zarar verdiğini düşünüyor.
Üstelik yapay zekâya yönelik tepkiler artık yalnızca akademik çevrelerin veya teknoloji uzmanlarının tartışmalarıyla sınırlı kalmamakta. Ekim ayında Reuters/Ipsos tarafından yapılan bir araştırmada Amerikalı seçmenlerin yüzde 84'ü yapay zekâyı çalışanların geleceği açısından bir tehdit olarak değerlendirmiş. Demokrat seçmenlerin yüzde 80'i, Cumhuriyetçi seçmenlerin ise yüzde 61'i yapay zekâya yönelik daha sıkı düzenlemeleri destekliyor. Bu rakamlar, teknolojinin olası zararlarına ilişkin endişelerin siyasi görüş farklılıklarını aşmaya başladığını gösteriyor.
Seçimlerin dikkat çekici sonuçlarından biri de yapay zekâ sistemlerinin çalışması için gerekli olan devasa veri merkezlerine yönelik tepkiler oldu. Pek çok yerel yönetimde seçmenler, elektrik ve su tüketimini artıracağı, çevresel sorunlara yol açacağı ve enerji maliyetlerini yükselteceği gerekçesiyle yeni veri merkezlerinin kurulmasını sınırlandıran kararları destekledi. Anlaşılan yapay zekâya yönelik toplumsal kaygılar, insanların gündelik yaşamlarını doğrudan etkileyen sorunlarla birleştiğinde seçim sonuçlarını etkileyebilecek bir güce ulaşmış durumda. Ben bunun teknolojinin gelişimi açısından oldukça sağlıklı bir süreç olduğunu düşünüyorum. Teknolojik gelişmelerin toplumsal kaygılar nedeniyle törpülenmesi değil, bu kaygılar doğrultusunda yönlendirilmesi çok önemli.
Peki bütün bunlar yapay zekâ teknolojilerinin gelişmesinin durdurulacağı anlamına mı geliyor?
Bu soruya cevap vermeden önce teknoloji şirketlerinin son yıllardaki davranışlarını değerlendirmek gerekiyor.
Züccaciye dükkânındaki fil
Bana göre yapay zekâ teknolojilerini geliştiren büyük şirketler, toplumsal yaşamın hassas dengelerini yeterince dikkate almadan hareket ediyor. Adeta züccaciye dükkânına girmiş bir fil gibi davranıyorlar. Bu benzetmeyi yıllar önce ve bizzat Mark Zuckerberg Facebook için yapmıştı. Girdikleri her alanda mevcut iş yapma biçimlerini, meslekleri, ekonomik ilişkileri ve toplumsal kurumları köklü biçimde değiştirebilecek teknolojiler geliştiriyorlar. Ancak bu değişimlerin insanlar üzerindeki sonuçları konusunda aynı ölçüde sorumluluk üstlendiklerini söylemek güç.
Bir şirketin geliştirdiği yapay zekâ sistemi sayesinde binlerce çalışanın yaptığı işleri çok daha düşük maliyetle gerçekleştirebilmesi, şirket açısından büyük bir başarı olabilir. Peki işini kaybeden çalışanlar açısından durum nedir? Yıllarca eğitim alarak edindikleri mesleki bilgi ve becerilerin birkaç yıl içinde ekonomik değerini kaybetmesi ihtimaliyle karşılaşan insanların geleceğini kim düşünecek? Yapay zekâ sayesinde artan üretkenlikten elde edilen kazançlar yalnızca şirket sahiplerine ve yatırımcılara mı kalacak?
Benzer soruları eğitim, sağlık, medya ve kamu hizmetleri için de sorabiliriz. Yapay zekâ sistemlerinin ürettiği yanlış bilgilerin, ayrımcı kararların veya güvenlik sorunlarının maliyetini kim üstlenecek? Bu teknolojilerin geliştirilmesinden kazanç sağlayanlarla olumsuz sonuçlarından etkilenenler farklı kesimler olduğunda ortaya çıkan eşitsizlikler nasıl giderilecek?
Teknoloji şirketlerinin bütün bu sorulara verecek cevapları olmalı. Çünkü bir teknolojiyi geliştirebilecek bilimsel ve ekonomik güce sahip olmak, onu toplumsal sonuçlarını düşünmeden kullanma hakkını da beraberinde getirmiyor.
Ancak burada bir başka yanılgıya düşmemek de gerekir.
Teknolojik gelişme yasaklarla durdurulabilir mi?
İnsanlık tarihine baktığımızda teknolojik gelişmenin her zaman sorunsuz ve kesintisiz ilerlemediğini görüyoruz. Yeni teknolojiler zaman zaman yasaklandı, sınırlandırıldı, toplumsal dirençle karşılaştı. Manuel Castells, Enformasyon Ağları kitabında barut, pusula, büyük tonajlı gemiler ve matbaayı icat eden Çin’in sonradan modernleşme konusunda çok geri kalmasında hanedanların “statükoyu koruma”dürtüsünün etkisinden bahseder. Bazı teknolojiler terk edildi, bazıları uzun yıllar kullanılamadı. Buna rağmen insanlığın bilgi üretme, yeni araçlar geliştirme ve doğayı kendi ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürme çabası hiçbir zaman bütünüyle sona ermedi.
Sanayi Devrimi sırasında İngiltere'de ortaya çıkan Luddite hareketini de hatırlayalım. Yeni makinelerin işlerini ve geçim kaynaklarını tehdit ettiğini düşünen tekstil işçileri bazı makineleri tahrip ederek tepkilerini gösterdiler. Bu hareketi yalnızca teknoloji düşmanlığı olarak değerlendirmek doğru olmaz. İşçilerin karşı çıktığı, makinelerin varlığından çok, bu makinelerin kullanıldığı ekonomik düzenin çalışma koşulları ve geçim kaynakları üzerindeki etkileriydi. Bugün yapay zekâ nedeniyle ortaya çıkan kaygılarla o dönemin tartışmaları arasında önemli benzerlikler bulunuyor. Tam olarak örtüşmese de benzer bir durum olarak söyleyebiliriz ki Osmanlı'da da II. Mahmut döneminde özellikle askeri alanda gerçekleştirilen yenilikler, mevcut düzenin değişmesinden çıkarları zarar gören kesimlerin direnişiyle karşılaşmış, bu direniş zaman zaman şiddetli çatışmalara dönüşmüştü.
Peki teknolojik gelişme neden bütünüyle durdurulamıyor?
Çünkü teknoloji yalnızca bilim insanlarının laboratuvarlarda geliştirdikleri araçlardan ibaret değil. İnsanların ihtiyaçları, ekonomik çıkarlar, devletlerin rekabeti, bilimsel merak ve toplumsal sorunlara çözüm arayışları teknolojik gelişmeyi sürekli besliyor. Bir ülkede yasaklanan bir teknolojinin başka bir ülkede geliştirilmeye devam etmesi mümkün. Bir şirketin vazgeçtiği araştırmaya başka bir şirket yatırım yapabiliyor. Üstelik bir kez üretilen bilimsel bilgi, onu ortaya çıkaran teknolojik ürün ortadan kalksa bile çoğu zaman varlığını sürdürüyor.
Yapay zekâ açısından bu durum daha da belirgin. ABD, Çin ve Avrupa başta olmak üzere çok sayıda ülke yapay zekâyı yalnızca ekonomik büyümenin değil, ulusal güvenliğin ve uluslararası güç mücadelesinin de önemli bir unsuru olarak görüyor. Böyle bir ortamda bütün ülkelerin ve şirketlerin aynı anda yapay zekâ çalışmalarını durduracağını düşünmek pek gerçekçi görünmüyor.
Ancak teknolojik gelişmenin bütünüyle durdurulamaması, onun her biçiminin ve her kullanımının kaçınılmaz olduğu anlamına da gelmiyor. İnsanlık bazı teknolojileri yasaklamayı, bazılarını sıkı biçimde denetlemeyi, bazılarının kullanımını ise belirli alanlarla sınırlandırmayı başardı. Dolayısıyla teknolojik gelişmenin sürmesi ile bu gelişmenin nasıl yönlendirileceği birbirinden farklı meseleler.
Yapay zekânın geleceğini kim belirleyecek?
ABD seçimlerinin yapay zekâ açısından en önemli sonucu, bu teknolojilerin geleceğine ilişkin kararların yalnızca teknoloji şirketlerinin yöneticilerine ve yatırımcılarına bırakılamayacağının daha güçlü biçimde dile getirilmeye başlanması olabilir.
Demokratların Kongrede çoğunluğu kazanmasıyla yapay zekâ sistemlerinin bağımsız güvenlik testlerinden geçirilmesi, teknoloji şirketlerinin neden oldukları zararlardan sorumlu tutulması ve veri merkezlerinin topluma yüklediği maliyetlerin sınırlandırılması gibi konuların daha fazla gündeme gelmesi bekleniyor. Trump'ın veto yetkisini koruduğu düşünüldüğünde bu girişimlerin ne kadarının yasalaşacağını şimdiden söylemek güç. Ancak teknoloji şirketlerinin eskisi kadar rahat hareket edemeyecekleri bir döneme girildiği anlaşılıyor.
Burada gözden kaçırılmaması gereken bir başka konu da yapay zekâ teknolojilerini geliştiren şirketlerin sahip olduğu ekonomik ve siyasal güçtür. Dünyanın en büyük teknoloji şirketleri yalnızca yeni ürünler geliştirmiyor. Aynı zamanda bilgiye erişimimizi, çalışma biçimlerimizi, iletişim ilişkilerimizi ve giderek toplumsal karar alma süreçlerini etkiliyor. Kanımca bu büyüklükte bir gücün demokratik denetimden ve kontrol mekanizmalarından bağımsız hareket etmesinin yaratacağı sorunları yalnızca teknolojik güvenlik önlemleriyle çözmek mümkün değil.
Öte yandan yapay zekânın geliştirilmesini durdurmayı savunanların da bu teknolojinin insanlığa sağlayabileceği yararları göz ardı etmemeleri gerekiyor. Sağlık araştırmalarından bilimsel keşiflere, eğitimden üretime kadar pek çok alanda önemli olanaklar sunan bir teknolojiyi bütünüyle reddetmek, çözmeye çalıştığımız sorunların bir kısmını daha da ağırlaştırabilir.
İhtiyacımız olan şey, teknolojik gelişmeyi her koşulda hızlandırmak ile tamamen durdurmak arasında tercih yapmak değil. Bu gelişmenin hızını, yönünü, kullanım alanlarını ve toplumsal sonuçlarını birlikte değerlendirebileceğimiz bir anlayış oluşturmak.
Teknoloji şirketleri züccaciye dükkânındaki fil gibi davranmaktan vazgeçmeli. Ancak teknoloji karşıtları da dükkânı korumanın tek yolunun fili dışarıda tutmak olmadığını anlamalı.
Yapay zekânın geleceğini belirleyecek olan yalnızca mühendislerin neleri başarabileceği değil, toplumların bu başarılarla nasıl bir gelecek kurmak istediği olacak.