Aynı otobüsteyiz. Denk geldi, yanımdaki boş koltuğa oturdu. Üç beş kelam ettikten sonra, sinsi bir gülümsemeyle, karşımızda bize dönük oturan adamı gizlice işaret etti.
Adam elli yaşına yakın, çok yeni görünmeyen ama özenle seçilmiş kıyafeti içinde kalıplı, dinç görünen birisi. Ama uçlarından aşağı doğru sarkan gür, bakımlı bıyıkları dikkat çekiyor. Arkadaşım bıyıklar üzerinden bir konu açacak, belli. Ancak adamın bakış açısından kurtulamadığı için birkaç teşebbüsüne rağmen konuşmaya cesaret bulamıyor. “Sağcı” diyebiliyor sadece, elini ağzına siper ederek.
Adam sağcı olarak tanımlanmayı ne kadar sahiplenir bilmem ama sorsam öncelikle “ülkücüyüm” diyeceğine kalıbımı basarım. Bıyıkları, estetik bir tercihten çok, bir simge gibi duruyor. İlk bakışta “kurucu önder” konusunda ne düşündüğünü kestirmek çok zor. Ama artık büyüklerimizin bir bildiği vardır demediğini tahmin ediyorum.
Arkadaşım birkaç dakika sonra bu kez koridorun sağında oturan genç bir kadına işaret ederek, aynı gizlilikle, “solcu” diyor.
Görüş açımıza denk düştüğü kadarıyla kadına bakıyorum, boynunda küçük bir yıldız dövmesi görüyorum. Kulağında, dövmesine işaret edercesine, ucunda ok bulunan uzunca bir zincir; bir çift de manşet var. Bir süredir boyatamadığı anlaşılan saçlarına boncuklu kırmızı bir ip takmış. Arka koltuğunda oturan adamın sesine yönelirken burnundaki hızmayı fark ediyorum.
Adam, “kızım suyu versene” diyor. Besmele çekip, kadının verdiği sudan birkaç yudum aldıktan sonra yanındakine öğretmen olan kızının altıncı senesinde, çok şükür sistem değişmeden atandığını anlatıyor. Oruç adağı varmış. “Allah’tan başka sığınacak kimsemiz kalmadı” diye devam ediyor.
***
İdris Küçükömer’e ait olmamasına rağmen ona atfedilen ve çokça dillendirilen bir ifade var: “Türkiye’de sağ, soldur; sol da sağ”.
Sağ ve sol kavramları siyasal dilimize büyük ölçüde 1960’larda girdi. Küçükömer’in de üyesi olduğu, işçi sınıfı öncülüğünde, emekçilerle ve aydınlarla yasal yoldan sosyalizme ulaşmayı hedefleyen TİP, sol idi. CHP ise, Bülent Ecevit partide henüz ikinci adam bile değilken, kendisini ilk defa siyasal yelpazede bir yere konumlandırdı: Ortanın Solu.
Doğan Avcıoğlu önderliğinde geniş bir okur kitlesi yaratan Yön dergisi, sosyalistti. Sosyalizmi, Kemalizm’in doğal bir uzantısı olarak görüyor; ancak Türkiye’de sosyalist mücadeleden önce emperyalizme karşı bir “İkinci Millî Kurtuluş Savaşı” verilmesi gerektiğini düşünüyordu. Bu mücadelede yer alacak bağımsızlık ruhuna sahip “sivil-asker aydın kesimin”, “milliyetçi devrimcilerin” önemli bir kısmı ilgi gösterdiği için, TİP kadar CHP’yi de önemsiyordu.
TİP, Atatürk’ü emperyalizme karşı mücadele etmiş bir devrimci olarak baş köşeye koyuyordu. Yön gibi “İkinci Millî Kurtuluş Savaşı” mücadelesi verilmesi gerektiğini de düşünüyordu. Ama bu antiemperyalist mücadelenin ancak sosyalist mücadeleyle birlikte verildiğinde başarılı olacağı şerhini düşüyordu. Bu şerh Yön’e ve onun gibi düşünenlere şunu söylüyordu: Antiemperyalist cephe adına önem verdiğiniz “sivil-asker aydın kesim” gerçek yol arkadaşlarınız olamaz; iki gün önce Ortanın Solu’nda olduğunu ilan etti diye de CHP’ye bu kadar ilgi göstermeyin.
TİP, 1965 seçimlerinde 15 vekil ile Meclis’e girdi. Yön, TİP Meclis’e girdiği süreçte farklı görünen iki duyguyu birden yaşadı: TİP’in aldığı oy bir hayal kırıklığıydı. Daha fazlasını umuyordu. Bir yönüyle endişe sebebiydi. Meclis’e girerek daha fazla saygınlık kazanması, TİP’i ve onun sosyalizm anlayışını daha fazla ilgi odağı haline getirebilirdi.
Avcıoğlu, 1966 yazında sosyalizme gidecek yol konusundaki tercihi nedeniyle TİP’i ağır eleştirdi. Ardınlar eski kuşaktan (“eski tüfek”) komünist Mihri Belli ile ilişkili TİP üyeleri de parti yönetimine karşı kalemlerini çekti. TİP lideri Mehmet Ali Aybar ise CHP’nin sol olmadığı ve olamayacağı argümanını temellendirmeye çalışarak karşı atağa geçti: CHP, baskıcı (“ceberrut”) Osmanlı devlet yönetim geleneğinin bir uzantısıydı.
Aybar, bu sıralarda 1969 seçimleri için çok yüksek iddialarda bulunuyor, başa güreşeceğiz, diyordu. Oysa TİP, bu iddiaları karşılayacak gelişimden çok uzaktı. 1967 sonlarında çıkmaya başlayan ve Belli önderliğindeki Millî Demokratik Devrim (MDD) Hareketi’nin yayın organı Türk Solu dergisi de Deniz Gezmiş gibi çoğunluğu üniversite öğrencisi genci kendisine TİP’ten çok daha fazla çekmeye başlamıştı.
TİP, eleştiriler karşısında açılım geliştiremeyip yıpranınca, o güne kadar gün yüzüne çıkmayan ya da görmezden gelinen konular yöneticiler arasında ayrılık yarattı. Behice Boran ve Sadun Aren, Aybar’a karşı tutum aldı. Çatırdamakta olan TİP’i ayakta tutmak isteyen bir kesim partili “toparlayıcı muhalefet” oluşturdu. Bu kesim içinde yer alan Küçükömer, toparlanmaya katkı sunmak için Kasım 1968’deki TİP Kongresi’nden birkaç hafta önce gerçekleştirilecek CHP Kurultayı gündemi üzerinden Milliyet gazetesinde yazılar kaleme aldı.
Günün sonunda toparlayıcı muhalefet sonuç alamadı. Küçükömer ise Milliyet yazılarını Nisan 1969’da Düzenin Yabancılaşması: Batılaşma adıyla bastırdı. Kitapta, Türkiye’de var olduğunu iddia ettiği siyaset geleneğini çarpıcı bir tabloyla da sundu okura.
Tablonun “sol yan” başlığını taşıyan sütununda “yeniçeri-esnaf-ulema birliğinden gelen doğucu-İslamcı halk cephesine dayanan” bir hat vardı. Bu hat I. TBMM’de II. Grup’tan Demokrat Parti ve Adalet Partisi’ne dek uzanıyordu. “Sağ yan” başlığını taşıyan sütununda ise “Batıcı-laik bürokratik geleneği temsil edenler” olarak İttihat ve Terakki, I. TBMM’de I. Grup ve CHP vardı.
Küçükömer burada “sağ, soldur; sol, sağ” demiyordu. Ama Aybar’ın bir süredir dillendirdiği argümanı derinleştirerek CHP aslında sol değildir, yüzyıllardır iktidarı elinde tutan ve halkın karşısına düşen siyasal hattın devamıdır; bu yüzden de geniş halk kesimleri kendisine yabancı gördüğü CHP’ye değil, sağ partilere oy veriyorlar, diyordu.
***
Aynı otobüsteyiz. Gemide değil. Bu otobüsün kompartımanları yok. Yan yana gidiyoruz. Bazen ayakta bazen oturarak. Bu otobüsün katları, havuzları, kumarhaneleri, kral daireleri yok. Düz ayak giriyor, düz ayak çıkıyoruz.
Aynı otobüsteyiz. En iyimiz yoksulluk sınırının biraz üzerinde yaşıyor. Temel sorunlarımızın sorumluları burada değil. Güvenli barınma, sağlıklı beslenme, temiz su, temiz hava… çevreci, ucuz ulaşım… çocuk hakları, çevre hakkı, dijital haklar… düşünce özgürlüğü… iyi bir eğitim… yeteneğe göre iş, eşit işe eşit ücret… burada değil. Büyüklerimizin bir bildiği vardır demeyi tercih edenlerin çoğu da o özel çakarlı araçlara binip gittiler. Küçükömer’in geniş halk kesimleri ile Avcıoğlu’nun sivil-asker aydını var bu otobüste.
***
Küçükömer, kendi tarihsel ve toplumsal gerçekliğine yaslanmadan, Batı’yı taklit etmekle toplumsal bir ilerleme sağlanamayacağını söylerken haklıydı. Ama geniş halk kitlelerinin karşısına koyduğu bürokrasiyi, Avcıoğlu’nun “sivil-asker aydın” dediği kesimi, mutlaklaştırdı; çok uzaktan bakmayı tercih ettikçe, ona “yabancılaştı.” İşin içine sağ, sol girince de çanak çömlek patladı.
Onun işaret ettiği sorun, tercih ettiği kurgusunun da fırsat vermesiyle, kimin sağcı kimin solcu olduğu yönündeki gerçeklikle bağı zayıflamış, anlamsız kategorik dalaşmaların sesinde boğuldu.
Aslında Avcıoğlu kimi noktalarda Küçükömer’in söylediği şeyi, başka kavramlarla söyledi. İçeriğini Kurtuluş Savaşı yıllarında kazanmış ilericilik ve gericilik kavramlarının zamanla içeriğinin boşaltıldığından; insanların sadece Batılı yaşam tarzına yakın veya mesafeli olmasına göre ilerici veya gerici olarak etiketlendiğinden yakındı. Bu kavramları yerli yerine oturtmayı, bunun için insanların kutsallarını kullanan kapitalistleri teşhir etmeyi önerdi.
Avcıoğlu, Aydın Yalçın’ı sırf Batılı yaşam tarzına sahip ve Nurculuk karşıtı diye “ilerici”; antiemperyalist tutum sergileyen Nurcu Osman Yüksel Serdengeçti’yi sırf kravat takmadığı için “gerici” saymayı doğru bulmadı. Aynı düşünceyle, Küçükömer’in siyaset geleneği tablosu henüz ortalıkta yokken, birkaç kez sesini duyurmaya çalıştı “milliyetçi-mukaddesatçı” Nurettin Topçu’ya. II. Grup’un lideri Hüseyin Avni Ulaş’a hem hürmet hem yakınlık duyan Topçu’ya. Sesi pek ulaşmadı.
Öte yandan Topçu’nun genç talebeleri Küçükömer’i ziyaret ettiler o tarihlerde, ileride “ ‘sağ-sol’ diyaloğunun ilk örneklerindendi” diyerek. Diyalogdan bugüne etiketler kaldı: sağ, sol. Çünkü diyaloğu gerçekleştirilenler etiketlerdi. Oysa gönülden gönüle konuşacaklardı. Etiketleri kaldırıp, birer insan olarak bakacaklardı birbirilerinin yüzüne.
Kolay değil elbette. Ama bakmak lazım. Geçmişin aktörlerine, partilerine, örgütlerine, tartışmalarına, kavramlarına, simgelerine… şaşmaz biçimde saf tutmak için değil; saf belirlemek için bakmak. Tarihin süregiden kavgası içinde bugünkü safları belirlemede, bize öğreteceklerine bakarak başlamak. Efsunlandığımız kavramların esiri olmadan. Gerçekliği, mesajını artık ulaştıramayan kavramlara, simgelere feda etmeden. Birbirimizin sesini duymamıza engel olan tüm tarihsel yükleriyle kaba, özensizce ilişkilendirilmiş düşünsel zincirlerin son halkası olmadan.
Aynı otobüsteyiz. Kapitalizmi yaratmış bir coğrafyanın kıyısında, modernleşmenin parça parça dönüştürdüklerinin yerine yenilerini konulurken, yerimizden yurdumuzdan oluyor, alışkın olmadığımız yaşam biçimleriyle karşılaşıyoruz. Endişeleniyoruz. Ayağımız kaymasın, bütünlüğümüz bozulmasın istiyor; bazen olur olmaz, bir yerlere tutunuyoruz.
Aynı otobüsteyiz. Aydınlanmayı yaratmış bir coğrafyanın kıyısında, devrim ruhunu nefes nefes içimize çekerken, yerimizde yurdumuzda alışkın olduğumuz düzenin insani olmadığını daha berrak görüyor, kabullenmiyoruz. İrade koyuyoruz. Ayağımız kaydırılmasın, bütünlüğümüz bozulmasın istiyor; hürriyet, eşitlik, kardeşlik ve adalet talep ediyoruz.
Aynı otobüsteyiz. Gemide değil.
Çok Okunanlar
10 seyahat sitesine erişim engeli talebi!
En yüksek promosyon veren bankalar belli oldu
4-5 bakanın değişmesi gündemde!
Barış Yarkadaş TGRT Haber'den ayrıldı: Yeni adresi belli oldu
PAOK taraftarını taşıyan minibüs TIR'la çarpıştı!
Şişli’deki vahşette gözaltına alınan 3 kişi hakkında yeni gelişme!
'Ünlüler ve iş insanları gizlice kayıt altına alındı'
İmamoğlu'nun danışmanından Özgür Özel'e miting tepkisi
Okullar açılır açılmaz etkisini artıracak
Sedef Kabaş'ın emniyetteki ifadesi ortaya çıktı