Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,8909
Dolar
Arrow
43,7681
İngiliz Sterlini
Arrow
59,5426
Altın
Arrow
7073,6026
BIST
Arrow
10.729

İktisadi liberalizmin ve neoliberalizmin iflası: Siyasi çıkmazdan savaşa doğru

“Ulusların Zenginliği” kitabının 250’nci yılı önümüzdeki mart ayında dolacak. “(B)ir ülkede alışılmış kâr oranını haliyle olacağından daha fazla yükselten her ne ise bu, o ülkeyi, tekeline sahip bulunmadığı her ticaret kolunda ister istemez hem mutlak hem de nispi olarak zarara uğratır” diye yazmış Adam Smith 1776’da.

Karl Marx’ın özellikle Ricardo ve Smith’e karşı yazdığı eleştirileri daha sonra ele almak üzere, önceliği iktisadın kurucu babası da kabul edilen A. Smith’in liberal anlayışının günümüzdeki yansımasına vereceğiz doğal olarak. Kendisinin emeğin değeriyle üretildiğini teslim ettiği metaları kâr eden sermayedarla işbölümü ve uzmanlaşmayla sistemleştirerek öne çıkardığını biliyoruz. Aynı zamanda Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin açıklandığı ve Amerika Birleşik Devletleri’nin kurulduğu yıl 1776. Bu arada 1789 Fransız Devrimi’ndeki bağımsızlık bildirgesini de atlamayalım.

Bütün bunlar ulus devletlerin çizdiği sınırlarda imparatorlukların çözüldüğü ve “eşit” yurttaşların iktisadi refahını aristokrasinin pençesinden kopardığı siyasi düzlemi anlatıyor. Acaba bireyin merkezi analiz birimi olduğu liberal iktisadi kâr/zarar anlayışı hem emeğin verimliliğini hem de sermayenin etkinliğini sağlayıp toplumsal refah üretebilecek miydi?

Kitabın yazıldığı 1770’lerde çivi üreten işçiler bira içmek için bir pub’a gittiklerinde ceplerinde getirdikleri çivileri harcayabiliyorlardı. Küçük işlikler sermayenin büyüklüğünü açıklamasa da Adam Smith hocanın yukarda belirttiği ticaret tekelleri, doğal olarak, liberalizm ilerledikçe sanayide de tekelci konumlarını güçlendirecektir.

Bankacılık sistemiyle özdeşleşen finans sermayesi ise bu tekelleri kollayarak, küçük sermayenin rakip olmasını engelleyeceklerdir, şüphesiz.

Sisteme liberalizm desek de iktisadi açıdan sürekli sermayenin kârlılığına çalıştığından kapitalizm adı daha da yakıştı. Bu sistem üzerinden gelen devasa klasik ekonomi politik 19’uncu yüzyılın ortalarına doğru literatür oluşturabildi. 20’nci yüzyıla 1870’lerden gelen klasik emperyalizm evresiyle girildi.

''BELLE EPOQUE'' VE LİBERALİZM VAHŞETİ

Klasik emperyal çağ kapitalizminin dünyaya açıldığı ve sömürgelerin uluslararası şirketlerin kârlılık hesabıyla yönlendirildiği fakat aristokrasinin hâlâ toprak sahipliğinde egemen olduğu bu ilk küresel döneme, Fransızlar nedense “belle epoque” (güzel çağ) derler. Oysa bütün Avrupa’da aristokrasiden gelen toprak sahipliğinde ve servet eşitsizliğinde tepe noktasına ulaşıldığı dönemdir “belle epoque”. Siyaseten inandırıcı olmadığı bu “güzel yılların” kanlı bir  dünya savaşıyla bitmesinden belli zaten.

İki dünya savaşı arasında ise liberalizmden bir miktar uzaklaşıldığı düşünülmesin. Biz sadece dış yatırımların azaldığını, gümrük korumacı yıllarda ABD finansının aşırı üretimin doruklarında 1929 krizini yaşattığını ve ağır işsizlik ile yoksulluk çukuruna giren iktisadi liberalizmi aklımızda tutalım. İkinci Dünya Savaşı’nda ölen yaklaşık 50-56 milyon asker ve sivilin yaklaşık yarısı SSCB’deydi (resmi kaynaklara göre 27 milyon). Buna 30 milyona yakın hastalık ve kıtlık kaynaklı ölümü de katarsak, iktisadi liberalizmin yarattığı vahşetin boyutu daha da korkunç bir hal alıyor.

1945 sonrası “Pax Americana” olarak anılan Amerikan barışı, Sovyetlerle karşılıklı silahlanma yarışına giriştiğinden, bir türlü sosyal refah devletini kuramadı. Avrupa kısmen sosyal refahı yaşadıysa da, bu dönem ne sermayedarın aşırı kârını ne de emeğin verimliliğini ortak bir zeminde artık değerin eşit paylaşımına yöneltemedi. Tersine ihtiyacı bile olmayan mal ve hizmetleri tüketmedikçe kendini iyi hissetmeyen, ihtiyacı olan temel mallara ise muhtaç “bireyler” yarattı sistem (yabancılaşma).

Tekeller daha fazlasını 1990’lardaki uluslararası anlaşmalarla kopardılar tabii. Washington Uzlaşmasıyla başekonomist (J. Williamson-World Bank) kanalından bu yeni iktisadi nizamın (neoliberalizm) başta gelişmekte olan ülkeler olmak üzere, herkese yararlı olduğu ilan edildi.

Tabii başta sermaye girişleri olmak üzere, vergi sistemi (transfer fiyatlaması) ve ticarette ev ödevi verildi yarı çevre ve çevre ülkelere... Adam Smith’in açtığı yoldan giden Dünya Bankası başekonomisti (1989) John Williamson farkında mıydı bunun sizce?

Ölü ve canlı iktisatçıların eliyle üretilen iktisadi liberalizm kavramsal çerçevesi, kapitalizmin vahşi yanını, köle emeğini, ezilen emekçileri ve sömürülen ulusları ya görmezden geldi ya da “sıranı bekle” öğüdünü verdi. Son 35 senede ev ödevlerini harfiyen yerine getiren ülkelerde ne emek verimliliği istenilen düzeye çıktı ne de o ülkelerin yerel sermayeleri yabancı ortaksız kârlarını yeterince yükseltebildiler. Üstelik 200’e yakın ülkenin yaklaşık yüzde 80’ni oluşturan ülke grubundan Çin dışında kendi artık değerini yönlendirme kabiliyetine ulaşabilen yok. Bu da tabii siyaseten sorunları çıkmaza sokuyor.

SİYASİ ÇIKMAZ VE SAVAŞ

Çin’in artık değer üretme kapasitesi kapitalist uygulamalarla arttı. Fakat bunu kendi yönlendirebileceği ve sermaye yatırımlarına dönüştürülebileceği bir iktisadi yetkinliğe ulaştığından ABD tarafından nerdeyse hasım ilan edildi. Önümüzdeki nisan ayında Çin’e gidecek olan ABD Başkanı Trump, iktisadi rekabetin siyasi çıkmaza yol açtığını biliyor herhalde.

İran, Venezuella ve Rusya ile yaşanan siyasi sorunlar savaş tehdidiyle sürüyor.

ABD’nin Avrupa’yla yaşadığı siyasi ve askeri sorunların iktisadi sorunlardan ve neoliberalizmden bağımsız olduğunu düşünemeyiz. “NATO beyin ölümünde” dedi Macron geçenlerde. Münih’te toplanan Avrupa askeri birlik tartışma toplantıları ve savunma harcamalarının artışı siyasi tansiyonun yükseldiğini anlatmıyor mu sizce?

Peki savunmaya ayrılan büyük harcamalar, örneğin Türkiye’de bütçeden ayrılan payın yüzde 47 artışı ve milli gelire oranla yüzde 2’nin çoktan aşılması, Almanya’da 800 milyar euroluk dev savunma fonu oluşturulması bize ne anlatır?

Türkiye’deki cari açığın artışına dayalı dezenflasyon politikası bölüşümü görmezden gelerek savunmaya pay ayırıyorsa, acı bir durumdur bu..

Siyasetin en şiddetli aşaması ve hatta “çıkmaz sokağı” olan savaş tehdidini anlatmıyor mu bütün bunlar?

İktisadi liberalizmin son 40 senelik modeli olan neoliberalizm mi eskidi, yoksa iktisadi liberalizmin bireye sunduğunu iddia ettiği özgürlük ve refah alanı mı daraldı?

Hangisi siz karar verin... Bence ikisi de...

Bizi AI bile kurtaramaz... Bireye, topluma ve emeğe sahip çıktıkça ulus devlet esenliğe kavuşur ama bunların iktisadi liberalizmle olamayacağı belli oldu...

Sürekli savaş tehdidi ve geçmiş büyük dünya savaşları yeterince kanıt değil mi sizce bu olguya?