Hani kendi başına açıp solan kır çiçeği bırakmayacaktık

Evin dökülmüş sıvalarında, yırtık tül perdenin dantellerinden sızan gri ışık vardı. Gün henüz ağarmış olmalıydı. Sıcak yatağından buz gibi odaya uyandı, parmak uçlarında mutfağa gidip çaydanlığın altına iki çay bardağı kadar su ekledi, kibritle mutfağın köşesindeki piknik tüpünü yakarak isli koyu mavi çaydanlığı ateşin üzerine bıraktı. Buz gibi suyla yüzünü ıslattı, gözlerini ovaladı, kenarları eprimiş mavi havluyla kurulandı.

Beyaz çoraplarını, gri pileli eteğini, yarım kollu beyaz penye bluzunu, lacivert ceketini giyindi. Sımsıkı topladı uzun saçlarını. Çaydanlık fokurdamaya başlamıştı. Geceden kalma çayın, bordodan karaya çalan soğuk deminden bardağın dibine döktü, üzerine sıcak su ekledi, bayat somun ekmeğin köşesini böldü, bir parça peyniri kıstırdı ekmeğin arasına, acımsı çayına katık etti ekmeğini. Üşümüş eli ceketinin cebine girince elli kuruş buldu, annesi bırakmış olmalıydı. Elli kuruşa alabileceği, bol susamlı çıtır çıtır bir simit ve sıcacık sarı renkli bol şekerli bir oralet canlandı gözünde, ikisinin birlikte vereceği tat oluştu bir anda aklında, ağız yakacak kadar sıcacık sarı oralet buharı ve kavrulmuş susamlı simit kokusu sarmıştı soğuk evi, ayakkabılarını bağlarken, 'Oralet içmezsem kalem alırım' dedi.

Sığındıkları tarihi binanın kapısını gıcırtıyla açıp, sokağa çıktı. Mahallenin perişan kedileri, is ve duman kokusuna rağmen, bir camdan diğerine asılan çamaşırlar, köşebaşlarındaki çöp yığınları, su birikintileri, işe giden üşümüş çocuklar. Sabahın bu saatlerinde her biri diğerini görmezlikten geliyordu ve herkes birleşip, etrafta olup biten her şeyi görmezden geliyordu.

Üzerindeki giysi bütün olanlardan ayırıyordu onu, bu okul üniformasını giyebildiği müddetçe umudu vardı. "Başka bir hayat mümkün" diyordu okula giderken sarıldığı kitaplar. Gördüğü her garip tehlikede, kollarında taşıdığı kitaplarına biraz daha sıkı sarılıyordu. Çantası yırtılmıştı epeydir, kitaplarını poşette taşımak, nedense kitaplarına ayıp olurmuş gibi geliyordu, bir de arkadaşlarından, öğretmenlerinden utanmak vardı tabii.

Dersleri iyiydi, arada bir kitap dağıtan bir öğretmeni vardı, en çok onu seviyordu. 15 yaşındaydı, lisenin bitmesine sadece bir yıl kalmıştı, bu seneyi de atlatabilirse, koskoca bir lise mezunu olacaktı. Sonra bir markette işe girip para kazanacak, aldığı ikinci el kitaplarla da üniversite sınavına hazırlanacaktı.

Zaman ilerliyor, çocukluğundaki gibi görünmesi her gün biraz daha zorlaşıyordu. Ne kadar kambur yürümeye uğraşsa da uzayan boyu, güzelleşen yüzü herkesin gözüne dokunmaya başlamış, dünya bir anda onu çocuk olarak değil, kadın olarak görmeye başlamıştı. Bunu hem kendisine hem de 12 yaşındaki kız kardeşine sıkça hatırlatan dayısıydı. Sıska, çelimsiz, kirli bir adamdı bu. Annesi ve babası çalışırken gün ortası evlerine gelmeye başlamıştı, önceleri dövmek, kızmak bahanesi ile dokunmaya çalışan dayısını, birkaç kere duvara savurmuş,

Bir defasında bıçakla tehdit etmişti. Kardeşindeki garipliği fark edince, "Ben yokken dayım eve geliyor mu?" diye sordu, çocuk cevap veremedi.

Annesine anlattı olanları, annesi hem onu hem kız kardeşini fena halde dövüp, "Ağzınızdan bir daha duyarsam gebertirim sizi" dedi. "Allah bilir ne o...luk yaptınız" dedi kardeşime, "adamı baştan çıkardınız. Git istersen babana söyle" dedi, "abine de söyle, kardeşimi öldürüp hapse girsinler, o zaman bak bakalım, mahallenin bütün erkekleri odana girip hem senin hem bacının başına nasıl işler getirecek, hepimizi kurban et kendine, o zaman rahatlarsın belki" dedi.

Çocukların ikisi de hem ağlıyor hem de sindikleri duvarın dibinde, zangır zangır titriyorlardı. Okulu bıraktı... Kardeşi kendini savunamayacak kadar küçüktü. Öğretmenine veda etmek için kardeşiyle birlikte okula gittiklerinde, kitap veren öğretmeni çok üzüldü ama elinden bir şey gelmedi.

O günden sonra bıçağını hiç ayırmadı yanından, hem kendini hem kardeşini korudu. 17 yaşına girdiğinde babası bir mekâna götürdü, "Burası bizim mekan sayılır, burada garsonluk yapacaksın" dedi. Mekanın sahibi, "Abi korkma bize emanet" diyerek, geceleri çalışmak üzere barda işe aldı. Mekan sahibi paranın çoğunu babasına ödüyordu, o sadece garsonluk yaptığını zannederken, aslında öyle bir mekanda 17yaşında bir kızın sadece garsonluk yapmasının bile satılan bir servis olduğunu düşünememişti.

Genç bir delikanlıyla tanıştı barda, aşık oldu. Babası, abisi durumu fark edince, zavallı delikanlıyı öldüresiye dövdüler. Anlamamıştı, bu kadar erkeğe servis yaparken, türlü türlü rezaletle karşılaştığını gören ve kızmayan babasıyla abisi, bu genç adama neden böyle öfkeyle saldırmışlardı?

 

O zaman fark etti babası ve abisi için, elden kaçırılmaması gereken bir sermaye olduğunu. Barda tanıştığı bir adam kuryelik teklif etmişti, "Güzelsin" dedi adam, "biraz da bakımlı oldun mu hiç kimse şüphelenmez senden, sadece bir yerden paket alacaksın, başka bir yere teslim edeceksin, parası bol, rahat edersin" deyip kartını vermişti.

Sevgilisi dövüldükten sonra barda çalışmayı bırakmıştı, ancak evdeki hayatı, babasının ve abisinin sürekli dayakları yüzünden, işkenceye dönmüştü. Evin içi küfür, kıyamet ve çığlık doluydu her gün. Komşulardan biri gürültüden rahatsız olup polisi aramıştı, gelen polis kızın yüzünün halini görünce hemen ambulans çağırmıştı. Annesine ve kardeşine baktı giderken, rapor tutulmuştu, şikayetçi olmadı. Babası "akli dengesi yerinde değil, kendi kendine zarar verdi" dediyse de. Ne polis ne doktor adama inanmamıştı, ama kızın yardım istemesi gerekiyordu, çünkü 18'ine girmişti çoktan.

Bir kez daha yolu hastaneye düştüğünde, intihar etmeyi denemiş, ama babası ölmesine de izin vermemişti. Hastanede polislerin yanındaki sevgi gösterisini de anlayamamıştı zaten. Babasının o halini görünce “Demek ki o kadar da nefret etmiyor benden, ölürsem üzülür” diye düşünmüş, babasına sarılıp ağlamıştı. Yattığı odanın kapısının önünde, "Ölürse başımıza bela olur" demişti babası oğluna.

Hikayeyi burada durdurup, bu hikayenin sonunu tahayyül etmeye çalışmak ne kadar ürkütücü değil mi? Babası tarafından bıçaklanarak öldürülen genç kız, her gün okula gittiği sokakta ölü bulundu. Barda çıkan kavgada genç kadın hayatını kaybetti. Kendisiyle evlenmek isteyen adama "hayır" deyince, sekiz yerinden bıçaklandı, ailesi tarafından satıldı. İntihar eden genç kızın vücudundaki darp izleri şüpheli bulundu. Bu kadınlar, genç kızlar ve çocuklar sadece birer gazete haberi değiller. İstatistiklere yansıtılan hileli rakamların neresine denk geliyor öldürüldükleri sokağın adı, evin numarası, isimleri, hayalleri, ilkokuldaki karne notları, beyaz üzerine yazılmış, siyah birer rakam olmamalı, korkulu son bakışları.

Göç düştü bakır ovanın toprağına

Siyah temren, ihtiyar ergen, torun torba

Oğlan kız, delikanlı yağız,

Göç düştü bakır ovanın toprağına,

İstanbul'a göçmeden evvel, aile hayvancılık ile geçimini sağlıyordu. Bütün kış boyunca yiyecekleri, peynir, tereyağı, kavurma gibi ürünleri kendi hayvanlarından temin ediyorlardı. Hem çoluk çocuk bolca yiyor hem de satabildiklerinin parasıyla diğer erzaklarını temin ediyorlardı. Evin babası kışları bir inşaatta bekçilik yapıyordu; büyük oğul ise kıraathanede çaycılık yaparak, oradan gelen parayla odun, kömür alıp kıt kanaat geçiniyorlardı.

1990-95 yılları arasında Güneydoğu Anadolu'daki çatışmaların tam ortasında kalmıştı aile. Bölgedeki sıcak çatışmalar yüzünden köylerine gidemiyorlardı. Gitseler bile hem kendi hayatları hem de hayvanların hayatı tehlikede oluyordu. Şehirdeki müstakil evlerinin arka bahçesinde ağılları vardı. Zaten birkaç baş olan küçükbaş hayvanlara burada bakıyorlardı. İnşaatlarda iyi bir iş bulmak, usta olmayınca çok zordu. Kızların ikisi evlenmiş olsa da, sekiz nüfuslu bir aileyi doyurmaya yetmiyordu. Bir ümitleri vardı, büyük oğulları.

Kıraathaneden aldığı günlük yevmiyeyi öğleden sonra kardeşlerinden biriyle annesine gönderiyor, o da bu parayla, ekmek ve biraz sebze alıp akşamın yemeğini hazırlıyordu. Çalıştığı kıraathaneye bir süredir dadanmış bir adam vardı ki, her geçen gün biraz daha gözüne batıyordu delikanlının. Bu adam mahallenin çocuklarını burada toplayıp çay, gazoz ısmarlıyor, hatta bazılarına yeni elbise ve ayakkabı alıyordu. Bu gençten adam etrafına topladığı 10 ile 15 yaşlarındaki çocuklarla, var gücüyle "katli helal olanlar şunlardır" diye başlayan konuşmalar yapıyordu. Sokak aralarında canice öldürülen insanların sayısı her geçen gün artıyordu; mahallenin bakkalı, caminin imamı, ilkokul öğretmenleri, kitapçılar, pazarda sebze satanlar... Neye göre, kime göre seçiyorlardı kurbanlarını? Okuyan, yazan, düşünen, konuşan herkesi katlediyorlardı. Kıraathanede çalışan genç delikanlı, bir gün dayanamayıp, "Kimsin sen arkadaş?" dedi. "Geçen sene bu mahallede yoktun, köyümüzden, toprağımızdan değilsin. Biz seni hiçbir yerden tanımıyoruz. Ne istiyorsun çocuklarımızdan? Bir daha bu kahveye gelme" diyerek adamı kıraathaneden kovdu. Oturan çocuklara da, "İki gazoz için mi bu adamı dinliyorsunuz? Gidin evinize, ders çalışın" dedi. Mesele elbette gazoz değildi.

Olayın üzerinden sadece 7 gün geçmişti; kıraathaneden çıkıp gece yorgun argın eve dönerken, yakın mesafeden üç el ateş edilerek öldürüldü. Mahalleli, kaçan kişinin bir çocuk olduğunu görmüştü. Ne cinayeti işleyen ne de işleten bulunamamıştı. Evin içerisine ateş düşmüş ve düştüğü yeri yakmıştı. Annesi hiç durmadan ağıt yakıp ağlıyordu, baba ve diğer kardeşler sessizdi. Faili meçhul sözcüğünü ilk o zaman öğrenmişti evdeki küçük kardeşleri, abine ne oldu diye sorduklarında, küçüklerden biri, "Abim faili meçhul oldu" demişti, artık eve gelmeyecek...

Artık hiçbiri güvende değildi, mahallede sürekli tekinsiz tipler volta atıyordu. Bir müddet sonra, hemen karşı komşularının evinin hücre evi olduğu anlaşılmış, yıllar içerisinde katledilen onlarca cesedin torbalarla ambulanslara taşındığını çoluk çocuk hep birlikte izlemişlerdi. Gün geçmiyordu ki mahalledeki evlerden birine polis baskını olmasındı. Şehir cehenneme dönmüştü. Kaybettikleri evlatlarını kara bir bulut gibi sırtlarına yükleyip, İstanbul'un, sadece ismini duydukları fakir bir semtine geldiler. Yıkılma tehlikesi olan, "cinlidir" diye kimsenin girmedği, terk edilmiş bir binaya girip yerleştiler. Hayatta kalmaları gerekiyordu; anne temizliğe gitmeye başladı, küçükler okuldan sonra sokakta sakız, selpak, su satıyordu.

Ölenler bir de evlenenler ardında kaldı kervanın.

Kara dişli demir raylar, dumanlı isli tüneller

İki kat yün döşek, üç çeyizlik bohça,

5 çocuk, herbiri korkulu 10 meraklı göz

Bütün dünyaya duyurmak istediği bir çığlıktı kalkıştığı intihar. Hiç kimse duymadı. Kesik bilekleri çok acıyordu. Sargı bezlerini mazoşist bir hazla taşıdı günlerce. Kesikler iyileştiğinde, barda çalışırken, kendisine kuryelik teklif eden adamın verdiği kartı hatırladı. Adam için çalışmaya başladı, nereye ne taşıdığını bilmiyordu. Kötü bir iş yaptığının farkındaydı, ancak ölümün kıyısına gelmiş çocukluğu, bir de, aldığım paralar ile kendime, anneme ve kardeşlerime yeni bir hayat kurarım arzusu baskın geldi. Çok uzun sürmedi tutuklanması, iki yıl ceza aldı. Lacivert ceketli, beyaz tişörtlü, gri etekli, dünyadaki bütün kötülüklere karşı kitaplarına sarılan Beybin, ne yaptığını tam olarak anlamadığı bir suçun cezasını yattı. Beybin ismini babaannesi vermişti ona, kır çiçeği demekti Beybin...

Şehirler geçti trenin karası,

Sarı tarlalar, yeşil dağlar

Ölüm kustu bakır ovanın toprağı

Tek kurtuluş demir raylar.

Cezaevinden çıkınca, gidecek hiçbir yeri yoktu, ana ocağına döndü. Yıpranmış, yorulmuş, omuzları çökmüş, solmuştu Beybin. Ne babasına ne abisine karşı duracak gücü kalmamıştı, karakteri kırılmıştı. Haftası dolmadan bir pavyon masasında bulmuştu kendini. Yaşıtları gibi iki yıl dershaneye gidip, şimdi de üniversite sıralarında ders dinlemesi gerekirken, pavyona düşmüştü Beybin.

Hasan Ali Yücel vaktiyle, “Vatanın dağlarında, bayırlarında, kırlarında, hatta en ücra yerlerinde, kendi başına açıp solan çiçek bırakmayacağız” demiş, çocukların her birine birer kırçiçeği ehemmiyeti göstermişti. Hayalini kurduğu ülkenin mimarları olacaktı bu çocuklar. Okullarında, psikoloji, felsefe, sanat, resim, müzik, spor dersleri alıyorlardı. Yaşadıkları yerde, o bölgeye fayda sağlayabilecekleri mesleki eğitim dersleri alıyorlardı.

Laboratuvarlarda fizik, kimya deneyi yapıyorlar, bisiklet, motosiklet, balıkçı teknesi kullanmayı öğreniyorlardı. Dersleri, alanlarında ün yapmış profesörlerden alıyorlar, piyano, keman, akordeon, bağlama çalmayı öğreniyorlardı.

Cumhuriyet öncesinde nüfus sayımlarına bile dahil edilmeyen kız çocukları, müspet ilimlerin yanı sıra, Türk müziği ve dünya müziğini öğreniyorlardı. Vivaldi, Beethoven, Bach dinliyorlardı. Tiyatro piyeslerinde, Molière’in Kibarlık Budalasını, Sofokles’in Oedipus’unu oynuyorlardı. Her öğrencinin mezun olmadan evvel, dünya klasiklerinden en az 150 kitap okuması bekleniyor, kitapların tercihi öğrencilere bırakılıyordu.

Geçtiğimiz 80 yılda ne oldu da, Hasan Ali Yücel’in “Kendi başına açıp solan çiçek bırakmayacağız” dediği bu çoçuklar, bilim insanı, doktor, müzisyen, mimar, olmak yerine, her gün tacize uğrayan, sarhoş masalarına peşkeş çekilen, hayatı pamuk ipliğine bağlı olan genç kadınlara, tırnak içerisinde pavyon güllerine dönüştüler.

Nasıl bir utanç tablosudur bu? Pavyon bir ülkenin kültürü olarak tasvir edilemez.

Pavyon olsa olsa bir ülkede, aslında yardıma muhtaç olan kız çocuklarına gerçekte nasıl davranıldığının bir göstergesi olabilir. Üstelik, pavyonlara, artık beyaz yakalılar, bürokratlar ve politikacıların da gittiği yerler olarak medhiyeler diziliyor. Bu durum pavyonların seviyesinin yükseldiğini göstermez, sadece buraya giden beyaz yaka sahiplerinin buradaki çocukların ızdırabı ile alay edip, ve hatta haz alacak kadar, merhametten ve ahlaktan yoksun olduklarını gösterir.