TÜRKİYE’NİN DÜZENİ NASIL BİR ORTAMDA YAZILDI? ETKİLERİ NELER OLDU?
Avcıoğlu kitabını yayınladığında benzer konuları ele alan başka kitap ve tefrika yazılar da çıkmıştı. Örneğin Dr. Hikmet Kıvılcımlı “Milli Birlik Komitesi’nin Azameti ve İnhitatı” başlıklı bir makaleyi 1967’de yayınlamıştı. Behice Boran “Türkiye ve Sosyalizm Sorunları” başlıklı kitabında Türkiye’nin toplumsal/siyasal sorunlarını irdelemişti. Sencer Divitçioğlu’nun “Asya Tipi Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu” ve İdris Küçükömer’in “Düzenin Yabancılaşması: Batılılaşma” (1969) başlıklı kitapları birbirine yakın tarihlerde yayınlanmışlardı. Türkiye’nin Düzeni ilk kez Bilgi Yayınevi tarafından 1968’de basılmıştı.
Türkiye’nin Düzeni 1969’da Yunus Nadi Armağanı’nı kazandı. Kitap daha sonra Tekin Yayınevi tarafından defalarca basıldı. Yakın zamanlarda tekrar basılarak Türk düşünce dünyasında yeniden heyecan yarattı.
Avcıoğlu kitabını 1961’den beri başyazarlık yaptığı Yön Dergisi yayın hayatına son verdikten sonra yazdı.
Kitabın son derece disiplinli bir çalışmaylayazıldığı anlaşılıyor. Avcıoğlu’nun çalışma mekanı olarak üç yer zikredilir: Çamlıca, Dragos ve Büyükada. Hayatının son döneminde Büyükada’da yaşadı. 1983’te vefat etti. Orada defnedildi.
Avcıoğlu 1945’te Fransa’ya gidip ekonomi tahsil ettikten sonra İngiltere’ye geçti. LSE’de bir süre öğrenim gördü. 1955’te Türkiye’ye döndü. Bir devlet kurumundan burs aldığına dair bir kayda rastlamadım.
Bursa’da maarife önem veren varlıklı bir aileye mensuptur. Avcıoğlu’nun yurtdışındaki tahsilini ailesinin maddi olarak desteklediği anlaşılıyor.
Türkiye’nin Düzeni 1968 yılının Aralık ayında ilk kez yayınlandı. 10 ayda dört baskı yaptı. Kendini solda tanımlayan herkesin kütüphanesinde bir kopyasının olması kuvvetle muhtemeldir diyebilirim. Özellikle eski kuşakta.
Türkiye’nin Düzeni, yayınlandıktan sonra geniş bir kitleyi etkiledi. Öğretmenler, subaylar akademisyenler, bürokratik elitin bütün kesimleri kitabı edindi. Dönemin başbakanı Süleyman Demirel’in bile kitabı okuduğu söylenir. Bana göre Avcıoğlu literatüründe“Opus Magnum” Türkiye’nin Düzenidir.
Bana da Haydarpaşa Numune Hastanesinde Genel Dahiliye ihtisası yapan Dr. Ünal Oskay hediye etmişti. (1976)

DOĞAN AVCIOĞLU’YU DÜŞÜNCE TARİHİMİZDE NEREYE KOYMAK DOĞRU OLUR?
Türkiye’nin Düzeninde Avcıoğlu Milli Demokratik Devrimin öncü gücü olarak aydınları gösteriyor. Bunlar içinde Zinde Kuvvetlere özel bir yer ayırıyor.
Avcıoğlu’nun kitabında Türkiye tarihini On altıncı yüzyıldan başlatması ve Osmanlı’dan Cumhuriyete devamlılık düşüncesini benimsemesi, bütüncül tarih görüşü ile uyumludur.
Bu görüşler, 60’lardan itibaren büyük ilgi uyandıran Immanuel Wallerstein’in Dünya Sistemi teorisi ile de örtüşmektedir.
Kitabın 27 Mayıs ihtilalinde sonraki ortamda yazılmış olduğu gerçeği hatırlanmalı. Bu dönem aynı zamanda hummalı bir siyasi düşünce arayışı dönemine tekabül eder.
Avcıoğlu bir teorisyen değil. Disiplinli bir araştırmacı yazar. Türkiye’ye döndükten sonra çok parlak bir akademisyen olabilirdi. Buna imkan vardı. Ama o bunu tercih etmedi. Ülkenin kaderinde söz sahibi olmak istedi.
Önce Yön’ü çıkardı. Sonra Türkiye’nin Düzenini yayınladı. Üçüncü aşama ise muhtemelen Türkiye Devrimi için siyasi bir kaldıraç olarak tanımlayabileciğimiz Devrim’i yayınlamaya başladı. Yalçın Küçük Yön bir platformdu; tanzim ateşi için elverişli bir zemin yarattı. Avcıoğlu tank savaşını Devrim Dergisi ile başlattı diye yorumlamış.
Bu arada “tanzim ateşi” ifadesinin ne olduğunu hatırlatalım. Düşmana yapılacak büyük taarruz öncesinde yapılan hedef belirleme atışları demektir. Topçuluk terimidir. 26 Ağustos 1922 sabah erken saatte yapılan atışlar örneğinde olduğu gibi.
Devrim Yayın hayatına başladığında Avcıoğlu’nun yayında Hasan Cemal ve Uluç Gürkan var. Derginin yayın heyetinde.
Hilmi Ziya Ülken’in Türk aydını ile ilgili çok yerinde bir tespiti var: Türk aydınının “nizam-ı alemci” bir yönü var diyor hoca. Gündemi çoğunlukla ülkenin güncel sorunları oluyor. Hepsi kendinde bir misyon görüyor. Ülkeyi düzeltmeye nizam ve intizam vermeye çalışıyorlar. Siyasal eğilim farkı gözetmeksizin.
Doğan Avcıoğlu’nun bir reçetesi var. Amacı ülkeyi emperyalizm ve komprador burjuvazinin tasallutundan kurtarmak.
Bu nedenle, iktisadi alanı ihmal eden önceki kuşak aydınlarını yanlış zeminlerde dolaşmakla itham ediyor.
Kendi ekonomi politik okumasında Parvus Efendi, Yusuf Akçura ve Şevket Süreyya Aydemir var. Avcıoğlu Atatürk ve İnönü dönemlerini eleştirirken örtülü cümleleri tercih ediyor çoğunlukla.
60’ların sol literatüründe özellikle Yön de sıklıkla kullanılan “cici demokrasi” Filipin Demokrasisi gibi ifadeleri kitapta yer almıyor. BaasDevrimlerinin karizmatik lideri Cemal Abdül Nasır’dan hiç söz etmemesi belki de tedbirli – temkinli olmanın bir gereği olarak düşünülebilir.
Doğan Avcıoğlu sosyalist mi? yoksa Kemalist miydi sorusunu şöyle yanıtlamak mümkün: Ortaya koyduğu çözümlemeler ve devrim stratejisi Bolşevik geleneğin izlerini taşımakla birlikte, yazılarına hakim olan ruh Kuvayı Milliyedir. Kemalizmdir.

GERİ KALMIŞLIĞIN NEDENİ NEDİR?
Avcıoğlu kitabında Türkiye’nin geri kalmışlığına neden olarak “tutucu güçler koalisyonunun” varlığına işaret ediyor. Ben de aynı düşüncedeyim.
Bence de Türkiye’nin egemen sınıfları üretimi arttırmaya ve kalkınmaya değil yaratılan zenginliğin transferine ve rant yaratmaya çalışıyorlar.
Avcıoğlu kalkınmada üç yolun varlığından söz ediyor:
Birinci yol tahmin edileceği gibi kapitalist kalkınma yoludur. İkincisi komünist/sosyalist kalkınma yolu. Üçüncü yol ise bizim gibi azgelişmiş ülkeler için öneriliyor: Milli Devrimci Kalkınma Yolu.
Türkiye için kapitalist kalkınma yolu artık bir seçenek olamaz. Dinamikler ve sınıf ilişkileri farklı. Türkiye’de kompador burjuvazinin iktidarı var.
Bizim gibi ülkelerde bağımlı bir kapitalizm ile iktisadi kalkınma devam ettirilebilir. Zaten de uygulanan model odur. Nedeni ise kapitalist dünya sisteminin karar verici merkezleri Türkiye için başka seçenek bırakmaz. Kendi uygun gördüğü gelişme stratejisini dayatır.
Emperyalizm yabancı sermayeye bağımlı olmak şartıyla belli alanlarda gelişmeyi kabul eder. Hatta destekler. Bunun kendi ihtiyaçları ile doğrudan alakası vardır.
Ben buna kalkınma illüzyonu diyorum. Bizim gibi ülkelerde görülüyor. Amerikan tipi kalkınma tutucu sınıflara ve komprador sermayeye dayanır. Gelişme vardır. Ancak bu bağımlı bir gelişme olarak gerçekleşir.
Milli kurtuluş önderliği bile tutucu güçler koalisyonu ile ittifak kurmak zorunda kalmıştı. Bu sınıflar bir çok devrimci gelişmenin ağır seyretmesine neden olmuşlardı.
Avcıoğlu literatüründe önce feodalite ve kapitalist ilişkilerin tasfiyesi zorunlu görülür.
Avcıoğlu ekonomi politiğinde kapitalizmin bazı sektörleriparazit sektörler olarak yorumlanır. Bu sektörler para üzerinden para kazanırlar. Bu nedenle bankacılık, sigortacılık, dış ticaretin tamamen devletleştirilmesi gerekir.
Bu politik bir vaziyet alıştır. Emperyalizm pusuda beklediğinden milli kaynaklarımıza el atması bu politikalarla engellenebilir. Bu politika ile emperyalist sızma girişimlerinin önünü kesilir.
Gerici-tutucu güçleri iktidara getiren Batı kendi reçetelerini iktibas eden uygulamaları desteklemiştir. Bu politikalar Türkiye’yi tamamen bağımlı hale getirmişlerdir.
Avcıoğlu’na göre, tutucu güçler iktidar mevkiini terk etmezler. Fraksiyon farkıyla iktidar bloku yerinde kalır. Bu nedenle Atatürk devrimlerine bağlı bir tek parti iktidarı liberal görünümlü işbirlikli bir iktidardan daha demokratik bir tercihtir.
Avcıoğlu görüşlerini şöyle devam ettirir: Yapısal nedenlerle azgelişmiş ülkelerde Batı tipi demokrasiyi yaşatacak ilişkiler kurulamaz. Geliştirilemez. Türkiye’de genel oy iktidara halkın bilinçlenmesini önleyen güçleri getirir. Sandıktan hep tutucu güçler koalisyonu çıkar.
Azgelişmiş ülkelerde genel oy geçmişin kalıntılarını temizlemek şöyle dursun pekiştirir. Güçlendirir. Gericiliği/otokrasiyi maskeler.
Türkiye’de gerçek anlamda kapitalist bir gelişme yaşanmadığından şehirlerdeki işçiler yarı köylüdürler. Bu nedenle Türk proleteryası kendisi için sınıf olamaz. Devrimci bir rol üstlenemez.
Avcıoğlu, Türk devrimini bir küçük burjuva hareketi olarak görür. Bana göre de öyledir. Burjuva devrimleri çağının ideallerinin küçük burjuva sınıfı tarafından tahakkuk ettirilmesidir. Batı toplumlarının gelişmesinde ilerici rol oynayan burjuvazi Türkiye’de böyle bir rol oynayamaz.
Batıda sanayi devrimini gerçekleştiren burjuvazi, Türkiye’de prekapitalist düzenin egemen sınıfları ile ittifak halindedir. Bu nedenle tarım, ticaret ve sanayi burjuvazisi milli olamaz.
İZMİR İKTİSAT KONGRESİ VE MİLLİ BURJUVAZİ MESELESİ ÜZERİNE
İzmir İktisat Kongresi’nin Büyük Zaferin yarattığı coşku ortamında toplandığını aklımızda tutmalıyız .Eşraf ve tüccarın temel dürtüsü zaferin nimetlerinden en fazla yararlanan sınıf olmaktı. Beklentileri milli hükümetin (TBMM Devleti) her alanda kendilerini desteklemesi idi.
Diğer sınıfların beklentilerinin sonuç bildirisine yansıması zayıf oldu.
Türkiye’nin egemen sınıfları İttihat ve Terakki’nin “milli iktisat” siyasetinin tadını almışlardı. Onun devamını bekliyorlardı. Bir zamanlar çok telaffuz edilen bir ifade ile “palazlanmakta” olan Türk burjuvazisi bir milli sanayi kurmak yerine hızla zenginleşmenin peşindeydi. Bu da ithalat-ihracat işleri üzerinden sermayelerini büyütmek düşüncesinden başka bir şey olamazdı.
Gazi’nin düşüncesi ve Celal Bayar’ın akçeli işlerdeki yeteneği sayesinde İş Bankası kuruldu. Bu banka Devlet eliyle kapitalist yaratma işlevi gördü.
Bir yazımda da değindiğim üzere Bayar’ın İktisat Vekilliği ve İş Bankası kurucu müdürlüğü onun liberal anlayışını devlet kapitalizmine yaklaştırır. Politikaları da bu yönde olmuştu.
Özetle Türkiye’de kapitalizm Devletçiliğe alternatif olarak değil onun yedeğinde gelişmiştir.
BURJUVAZİ TÜRK DEVRİMİNİN NERESİNDEDİR?
Türk burjuvazisi Kemalizmden iktidara ortaklık dışında bir talepte bulunmamıştı.
Devrimlerin inançlı bir savunucusu olduğu da ileri sürülemez. Önderliğin arkasında yer aldı o kadar.
Gazi Mustafa Kemal, yeni Türk harfleri, şapka inkılabı, hukuk devrimlerini gerçekleştirecek kadar kuvvetli bir idare kurabilmişken şehir planlaması, toprak reformu, üretim ve bölüşüm ilişkilerini değiştirecek müttefikler bulamadı.
Örneğin, Toprak reformu ile ilgili bakanlığın başında hep bir toprak mütegallibesinin bulunması bir rastlantı değildir. Avcıoğlu’nun meşhur deyişi ile tutucu güçler koalisyonu hiçbir zaman sınıf ilişkilerine dokunacak reformları desteklemedi.
Türk aydınları kurumların resepsiyonunu Türkiye’yi kurtarmanın en doğru yolu olarak gördüler çoğu zaman.
Oysa ki alt ve üst yapı kurumları feodal çağların tortusunu taşıyan bir toplumsal düzenin üstüne buhar makinesi ithal ederek değişim mümkün değildi. Bu düşünce Avcıoğlu’na göre yanlıştı. Ben de aynı kanıdayım.
Sadun Aren ve Behice Boran gibi TİP önderleri Kurtuluş savaşı ile Türklerin burjuva demokratik devriminin tamamladığını düşünüyorlardı.
Doğan Avcıoğlu ise altyapı özellikleri nedeniyle Türkiye’de burjuva devriminin tamamlanmadığını ileri sürüyordu. MDD tezlerinin nedeni budur.

CHP’Yİ TÖKEZLETEN YAPISAL SORUNLAR NELERDİ?
Avcığlu’nunda çok yerinde bir şekilde tespit ettiği gibi, büyük halaskarımızın en önemli sorunlarından biri kadrolarının sığlığıydı. Kendisinin etrafında “milli kurtuluş “ düşüncesiyle bir araya gelmiş olan kitlenin siyasi ufku dardı. Hatta en yakınında olanların bile.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin kuruluşunda yapısal sorunlar ortaya çıktı. Gazi Paşa’nın önderliğinde Müdafaa-yıHukuk hareketi bağımsızlık savaşını yürüttü. Anadolu halkı mahalli egemenler tarafından mobilize edildi. Halk Fırkası büyük zaferden sonra kuruldu.
Kurtuluştan sonra Müdafaa-yıHukuk partileşince (Halk Fırkası) aydın memur karması (bürokratik elit) bir siyasi teşekküle dönüştü. Küçük kent ve kasabalarda ise mütegallibe tarafından temsil edilmeye başladı. Devrimci parti birçok yerde tutuculuğun /statükonun ve ataletin nedeni oldu. Bu yapı, Kurtuluş Savaşı önderliğinin devrimci atılımlarının ivmesini yavaşlatan hatta köstekleyen bir niteliğe büründü.
DOĞAN AVCIOĞLU’NU KİMLER/HANGİ GEREKÇELERLE ELEŞTİRDİ?
Avcıoğlu, Milli Demokratik Devrimi gerçekleştirmek üzere iktidarı talep eden kadroların nasıl iktidara geleceklerine dair bir imada bulunmaz. Ama bunu tahmin etmek zor değildir.
Avcıoğlu’na getirilen belli başlı eleştirileri şöyle özetlemek mümkündür. Örneğin Taner Timur Avcıoğlu’nun kavramlarını tarihi materyalizme uygun bulmuyor. Bazı fikirlerini taktik nedenlerle gizlediğini düşünüyor.
Avcıoğlu Türkiye İşçi Partisi ile pek az temas kurmuştur. Bunun tarihi nedenleri vardır. TİP’e kuruluşundan itibaren hep mesafeli davranmıştır. TİP’in genel başkanı Mehmet Ali Aybar, Avcıoğlu’nun proletaryayı küçümseyen yaklaşımı nedeniyle onu gecikmiş bir Jön Türk olarak görür. Aybar’a katılmadığımı hemen ifade edeyim. TİP’in sonraki genel başkanı Behice Boran da Avcıoğlu devrimciliğinde “işçi sınıfının yeri olmadığından söz eder.
Benzer şekilde Mihri Belli de Avcıoğlu’nun tezlerinde emekçi sınıfların devrimci potansiyelinin çok küçümsendiğini söylemektedir.
Türkiye’nin Düzeni’ne ilk reddiye yazanlardan biri Demirtaş Ceyhundur. Ceyhun, Avcıoğlu’nun sivil asker aydınları ülkenin efendisi sayan bir haleti ruhiye (psikoloji) içinde olduğunu söyler.
Bana gelince, Avcıoğlu Türkiye’yi bir çok açıdan doğru tahlil etmiş bir düşünce adamıdır. Yanıldığı noktalar da vardır. Örneğin Avcıoğlu’nun Milli Demokratik Devriminin öncü gücü olarak gördüğü Zinde Kuvvetlerin düşünce birikimi kuşkuludur. Bana göre Zinde kuvvetler, İttihatçı subaylar, veya Jön Türklerden çok da ileri bir noktada değillerdi. Tam da burada, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dan bir tespitini hatırlatmak isterim. 27 Mayıs ihtilacilerinin sınıf pusulası yoktu. Bu nedenle iktidarda bulundukları süre içinde bir çok savrulmalar oldu. 27 Mayıs’ın altı doldurulamadı. Aynı şey Zinde Kuvvetler için de geçerlidir.
Avcıoğlu değerlendirmesinde bir başka önemli nokta da, 60’larda Türkiye artık kapitalist dünya sistemine iyice entegre olmuştu. 50’lerde Kuzey Atlantik ittifakına girmiş, Kore’de ABD’nin yanında savaşmıştı.
Kanımca, 70’ler TürkiyesindeAvcıoğlu’nun tasavvur ettiği gibi bir devrimci eyleme öncülük edebilecek bir sınıf yoktu. Milli Demokratik devrimin hayalini kuran sınırlı sayıda kadro vardı. Bu kadrolar siyasi tarihimizde 9 Martçılar olarak anılır. Bu çevrenin gücü spekülatiftir.
Ama gerçek şudur. 12 Mart’ı kompador burjuvazi tarafından desteklenen bir fraksiyon gerçekleştirmiştir. Bütün 12 Mart ara rejimi incelendiğinde müdahalenin hangi sınıf adına yapıldığı çok açık belli olur.
12 Mart, MDD’nin askeri ve sivil kadrolarını tasfiye ederek komprador burjuvazi için hareket alanını genişletti. Ara rejim boyunca yapılan anayasa değişikleri ve uygulanan ekonomik politikalar bunun karineleridir.
Bana göre, Avcıoğlu’nun Zinde Kuvvetleri Milli Demokratik Devrim programını 30’larda (belki) uygulayabilirlerdi. Kadro bunun etüt edildiği bir platformdu. Şevket Süreyya’nın Kadro’sundan 30 yıl sonra Türkiye makas değiştirmişti. Uluslararası kapitalizmin müttefiki komprador burjuvazi iktidarı Kemalistlerin elinden çoktan almış bulunuyordu.

Mihri Belli ve Doğan Avcıoğlu çizgisindeki sol çevreler Türkiye’de demokratik devrimin tamamlanmadığı kanısında idiler.
Benin düşüncem ise şöyledir: Türklerin burjuva devrimi Gazi’nin önderlik karizması sayesinde gerçekleşmiştir. Küçük burjuva sınıfının öncülüğü bana göre ikincil (tali) planda kalır. Tarihte büyük adamların belirleyici olduğu anlar vardır. Devrimin ideolojik ve politik yönü güçlüdür. Yarattığı kurumlar bunu kanıtlar.
Küçük burjuvazinin ( bürokratik elit) ittifak ettiği sınıflar mevcut sosyo-ekonomik düzenin egemenleriydiler. Türk cumhuriyetçilerinin milli kurtuluş yolunda prekapitalist güçlerle işbirliği yapma zorunluluğu devrimin iktisadi sınırını ve kalkınma çabalarının yön ve içeriğini büyük ölçüde belirlemiştir.
Egemen sınıfların Milli Mücadelenin müttefiki olması devrimin derinliğini ve genişliğini menfi yönde etkilemiştir.
Bu olumsuz etmenlere rağmen devrimin temel niteliği değişmemiştir. Türkler milli kurtuluş savaşı ile içiçe geçmiş bir devrim yaptılar. Bu demokratik devrimdi.
TÜRKİYE’NİN DÜZENİNDE TEMEL PARADİGMA NEDİR?
Doğan Avcıoğlu ATÜT çevresinin ileri sürdüğü tezlerin tersine Osmanlı düzeninin kapitalizme geçiş dinamiklerini taşıdığı düşüncesindedir. (ATÜT çevresi: SencerDivitçioğlu ve Kemal Tahir etrafındaki gruptur. Bunlara Kerim Devletçiler diyebiliriz. Bu kavramın tam zıttı Mehmet Ali Aybar’ın Ceberrut Devletidir.) Avcıoğlu, Osmanlıyı tanımlarken prekapitalistdüzen ifadesine daha çok yer verir. Bu aynı zamanda kapitalizmin eşiğinde bir topluma işaret eder.
Avcıoğlu Osmanlı’nın ATÜT olmadığını kapitalizmin eşiğinde sınıfsal dinamiklere sahip olduğunu, geçişin koşullarına sahip olmakla birlikte, gelişmeyi sekteye uğratan bir dış etmenle karşılaştığını öne sürer.
Bu da Avrupa’nın Atlantik ötesi kaynakları yağmalayarak yarattığı ittihar kapitalizmidir. (İttiharkapitalizmi: merkantilizm) Bu gelişme Dünya sistemini alt üst etmiş, yeni bir sistem kurulmasına yol açmıştı.
Avcıoğlu, azgelişmişlik temelinde ne göçebeliği ne de islamı görmez. Ona göre temel belirleyici başka yerdedir. Dünya ticaret yollarının değişmesi ve Atlantik yolunun açılmasıdır. Buna ben gaza,fütühatve ganimet devrinin sona ermesini eklemek isterim.
Bu yeni statüko, Osmanlı toplumsal düzeninin temellerini sarstı. Merkezkaç kuvvetlerin güçlenmesine ve derebeyliğin doğmasına yol açtı. Avcıoğlu merkezin zayıflaması ve Ayan’ın güçlenmesini (Ayan yerine derebeyi ifadesini kullanır) üretimin gerilemesi ve gerici bir iktidar odağının yükselişi olarak yorumlar. Sened-i İttifakı da olumlu görmez.

Oysa ki Türk siyasal bilimler, tarih ve kamu hukuku literatüründe Sened-İttifak Türk Magna Cartası ve demokrasinin doğuşu söylemiyle kutsanır. Avcıoğlu bu konuda tam tersini düşünmektedir.
Avcıoğlu, Japonya’nın III. Selim ve Sultan II. Mahmut’tan 60-70 yıl sonra reformlara giriştiğini (Meiji Restorasyonu) ve iktisadi kalkınmayı başardığından bahisle, bu dönüşümün merkezi otoritenin güçlenmesi ile mümkün olduğunu söyler. Ona göre, merkez dışı güçlere taviz vererek ilerlemenin değil gerilemenin yolu açılmış oldu.
Avcıoğlu derebeyliğini üretici güçleri atalete sürükleyen, parazit bir oluşum olarak görür. Yalçın Küçük’ün de değindiği üzere, demokrasiyi kurmak için gerici kurumları yıkmak ve merkezi otoriteyi güçlendirmek gerekir. Gerçek ilericilik budur.
Bunun için de Jakoben önlemlere başvurmak zorunludur. Her iki yazara göre “tarih jakobenleri olmayan demokratik devrimleri kaydetmiyor.” Avcıoğlu düşüncesinde merkezi otorite iktisadi gelişmenin motoru olarak görülüyor. Kaynak üretme ve dağıtmanın en rasyonel yolu merkeziyetçilik ve kamuculuktur.
Çok Okunanlar
Celal Şengör, yakın dostu İlber Ortaylı için mesaj paylaştı
Multimedya ekran bilmecesi... Hangileri yasak, hangileri değil?
İsrail füzesinin vurduğu TIR’ın görüntüleri ortaya çıktı
MHP Genel Başkanı Bahçeli'den Prof. Dr. İlber Ortaylı için taziye mesajı
Kocaelispor'da Selçuk İnan'dan hakeme şok protesto!
Kerem Aktürkoğlu ile Tedesco arasında kriz!
İran, ABD'ye ait savaş gemisini etkisiz hale getirdiğini açıkladı
Turkcell hisselerini satma planı Meclis gündeminde
İran’dan ABD bankalarına misilleme
Gözaltındaki Kuşadası Belediye Başkanı Günel'den mesaj var