Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
50,8025
Dolar
Arrow
44,3531
İngiliz Sterlini
Arrow
58,4085
Altın
Arrow
7135,1430
BIST
Arrow
10.729

Doğan Avcıoğlu’dan bugüne 'Türkiye’nin Düzeni'

TÜRKİYE’NİN DÜZENİ NASIL BİR ORTAMDA YAZILDI? ETKİLERİ NELER OLDU?

Avcıoğlu  kitabını  yayınladığında benzer konuları ele alan başka kitap ve tefrika yazılar da çıkmıştı. Örneğin Dr. Hikmet Kıvılcımlı “Milli Birlik Komitesi’nin Azameti ve İnhitatı”  başlıklı   bir  makaleyi 1967’de yayınlamıştı. Behice  Boran  “Türkiye ve Sosyalizm  Sorunları” başlıklı  kitabında Türkiye’nin  toplumsal/siyasal sorunlarını irdelemişti. Sencer Divitçioğlu’nun “Asya  Tipi Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu” ve  İdris Küçükömer’in  “Düzenin Yabancılaşması: Batılılaşma” (1969)  başlıklı kitapları  birbirine yakın tarihlerde yayınlanmışlardı.  Türkiye’nin Düzeni ilk kez Bilgi Yayınevi  tarafından  1968’de basılmıştı.

Türkiye’nin Düzeni  1969’da Yunus  Nadi Armağanı’nı kazandı. Kitap daha sonra Tekin Yayınevi  tarafından defalarca basıldı. Yakın zamanlarda tekrar  basılarak Türk  düşünce dünyasında yeniden heyecan  yarattı.

Avcıoğlu kitabını 1961’den beri   başyazarlık yaptığı Yön Dergisi  yayın hayatına son verdikten sonra yazdı.

Kitabın son derece  disiplinli bir çalışmaylayazıldığı anlaşılıyor. Avcıoğlu’nun  çalışma mekanı  olarak üç yer zikredilir:  Çamlıca, Dragos  ve Büyükada. Hayatının  son döneminde Büyükada’da  yaşadı. 1983’te vefat etti. Orada  defnedildi.

Avcıoğlu 1945’te Fransa’ya gidip ekonomi tahsil ettikten sonra İngiltere’ye geçti. LSE’de bir süre öğrenim gördü. 1955’te Türkiye’ye döndü. Bir devlet  kurumundan  burs aldığına dair bir  kayda rastlamadım.

Bursa’da  maarife   önem veren varlıklı bir aileye  mensuptur.  Avcıoğlu’nun  yurtdışındaki tahsilini ailesinin maddi olarak  desteklediği  anlaşılıyor.

Türkiye’nin Düzeni 1968  yılının Aralık ayında  ilk kez yayınlandı. 10 ayda dört  baskı yaptı. Kendini  solda tanımlayan herkesin  kütüphanesinde  bir kopyasının  olması kuvvetle  muhtemeldir diyebilirim.  Özellikle eski kuşakta.

Türkiye’nin Düzeni,  yayınlandıktan sonra geniş bir  kitleyi etkiledi. Öğretmenler, subaylar akademisyenler, bürokratik elitin  bütün kesimleri kitabı edindi. Dönemin  başbakanı Süleyman Demirel’in  bile  kitabı okuduğu söylenir. Bana göre Avcıoğlu  literatüründe“Opus Magnum” Türkiye’nin Düzenidir.

Bana da Haydarpaşa Numune Hastanesinde Genel Dahiliye ihtisası yapan Dr. Ünal Oskay hediye etmişti. (1976)

DOĞAN AVCIOĞLU’YU DÜŞÜNCE TARİHİMİZDE NEREYE KOYMAK DOĞRU OLUR?

Türkiye’nin Düzeninde  Avcıoğlu Milli Demokratik Devrimin  öncü gücü  olarak aydınları  gösteriyor.  Bunlar içinde  Zinde Kuvvetlere özel bir yer ayırıyor.

Avcıoğlu’nun kitabında Türkiye  tarihini  On altıncı yüzyıldan başlatması ve Osmanlı’dan Cumhuriyete devamlılık düşüncesini benimsemesi, bütüncül tarih görüşü ile uyumludur.

Bu  görüşler, 60’lardan  itibaren büyük ilgi uyandıran Immanuel Wallerstein’in Dünya Sistemi teorisi  ile de örtüşmektedir.

Kitabın 27 Mayıs ihtilalinde sonraki ortamda yazılmış olduğu gerçeği hatırlanmalı. Bu  dönem aynı zamanda  hummalı bir siyasi  düşünce arayışı dönemine tekabül eder.

Avcıoğlu bir teorisyen değil. Disiplinli bir araştırmacı yazar. Türkiye’ye döndükten sonra  çok parlak  bir akademisyen olabilirdi. Buna imkan vardı. Ama o bunu  tercih etmedi.  Ülkenin kaderinde söz sahibi olmak istedi.

Önce Yön’ü çıkardı. Sonra Türkiye’nin Düzenini  yayınladı. Üçüncü aşama ise muhtemelen Türkiye Devrimi için siyasi bir  kaldıraç  olarak tanımlayabileciğimiz  Devrim’i yayınlamaya başladı. Yalçın Küçük  Yön bir platformdu; tanzim ateşi  için elverişli  bir zemin yarattı. Avcıoğlu tank savaşını Devrim  Dergisi  ile başlattı diye yorumlamış.

Bu arada “tanzim ateşi” ifadesinin   ne  olduğunu  hatırlatalım. Düşmana yapılacak  büyük taarruz öncesinde yapılan hedef  belirleme  atışları demektir. Topçuluk terimidir. 26 Ağustos  1922  sabah erken   saatte  yapılan atışlar örneğinde  olduğu gibi.

Devrim Yayın hayatına  başladığında Avcıoğlu’nun  yayında Hasan Cemal ve Uluç Gürkan var. Derginin yayın heyetinde.

Hilmi Ziya Ülken’in   Türk aydını  ile ilgili çok yerinde bir tespiti var: Türk aydınının “nizam-ı alemci” bir yönü  var  diyor  hoca. Gündemi çoğunlukla ülkenin güncel  sorunları  oluyor. Hepsi kendinde bir misyon görüyor. Ülkeyi düzeltmeye  nizam ve intizam vermeye  çalışıyorlar.  Siyasal eğilim farkı gözetmeksizin.

Doğan Avcıoğlu’nun  bir reçetesi var. Amacı ülkeyi emperyalizm ve komprador burjuvazinin tasallutundan  kurtarmak.

Bu nedenle, iktisadi alanı  ihmal eden  önceki kuşak aydınlarını yanlış zeminlerde dolaşmakla itham ediyor.

Kendi ekonomi  politik okumasında Parvus Efendi, Yusuf Akçura ve Şevket Süreyya Aydemir var. Avcıoğlu Atatürk  ve İnönü dönemlerini eleştirirken  örtülü cümleleri tercih ediyor çoğunlukla.

60’ların sol literatüründe özellikle Yön de sıklıkla  kullanılan “cici  demokrasi”  Filipin Demokrasisi gibi ifadeleri kitapta yer almıyor. BaasDevrimlerinin  karizmatik lideri Cemal Abdül Nasır’dan hiç söz etmemesi   belki  de  tedbirli – temkinli olmanın bir gereği  olarak düşünülebilir.

Doğan Avcıoğlu sosyalist mi? yoksa Kemalist miydi sorusunu şöyle  yanıtlamak mümkün: Ortaya koyduğu  çözümlemeler ve devrim  stratejisi  Bolşevik geleneğin izlerini  taşımakla  birlikte, yazılarına hakim olan  ruh Kuvayı  Milliyedir. Kemalizmdir.

GERİ  KALMIŞLIĞIN NEDENİ NEDİR?

Avcıoğlu  kitabında Türkiye’nin   geri kalmışlığına  neden  olarak “tutucu güçler koalisyonunun”  varlığına işaret  ediyor. Ben de aynı  düşüncedeyim.

Bence de Türkiye’nin egemen sınıfları üretimi arttırmaya  ve kalkınmaya değil yaratılan zenginliğin transferine  ve rant  yaratmaya çalışıyorlar.

Avcıoğlu kalkınmada üç yolun varlığından söz ediyor:

Birinci yol tahmin edileceği gibi  kapitalist kalkınma  yoludur. İkincisi  komünist/sosyalist kalkınma  yolu. Üçüncü yol  ise bizim  gibi   azgelişmiş ülkeler  için öneriliyor:  Milli Devrimci Kalkınma Yolu.

Türkiye için kapitalist kalkınma yolu  artık bir seçenek olamaz. Dinamikler ve sınıf ilişkileri farklı.  Türkiye’de kompador burjuvazinin  iktidarı  var.

Bizim gibi ülkelerde  bağımlı  bir kapitalizm ile  iktisadi kalkınma  devam ettirilebilir. Zaten de uygulanan model  odur.  Nedeni  ise kapitalist dünya sisteminin  karar verici merkezleri Türkiye  için başka seçenek  bırakmaz. Kendi  uygun gördüğü gelişme stratejisini  dayatır.

Emperyalizm  yabancı sermayeye bağımlı olmak  şartıyla  belli alanlarda gelişmeyi kabul eder. Hatta  destekler. Bunun  kendi ihtiyaçları ile doğrudan  alakası vardır.

Ben buna kalkınma illüzyonu diyorum. Bizim gibi  ülkelerde görülüyor.  Amerikan tipi kalkınma  tutucu sınıflara ve komprador  sermayeye dayanır. Gelişme vardır. Ancak    bu  bağımlı bir gelişme olarak  gerçekleşir.

Milli  kurtuluş  önderliği  bile tutucu güçler koalisyonu ile ittifak kurmak zorunda  kalmıştı. Bu sınıflar bir çok devrimci gelişmenin  ağır seyretmesine neden olmuşlardı.

Avcıoğlu  literatüründe önce feodalite ve kapitalist ilişkilerin tasfiyesi zorunlu görülür.

Avcıoğlu  ekonomi  politiğinde  kapitalizmin  bazı sektörleriparazit  sektörler  olarak  yorumlanır.  Bu sektörler   para  üzerinden  para kazanırlar. Bu nedenle bankacılık, sigortacılık, dış ticaretin tamamen devletleştirilmesi  gerekir.

Bu politik bir vaziyet alıştır. Emperyalizm  pusuda beklediğinden milli  kaynaklarımıza  el atması bu politikalarla  engellenebilir. Bu politika ile emperyalist  sızma girişimlerinin önünü kesilir.

Gerici-tutucu güçleri iktidara getiren Batı kendi  reçetelerini iktibas eden uygulamaları desteklemiştir. Bu politikalar Türkiye’yi  tamamen bağımlı  hale getirmişlerdir.

Avcıoğlu’na göre, tutucu güçler  iktidar  mevkiini terk etmezler. Fraksiyon farkıyla iktidar bloku yerinde kalır. Bu nedenle  Atatürk devrimlerine bağlı bir tek parti iktidarı liberal görünümlü işbirlikli   bir iktidardan  daha demokratik  bir tercihtir.

Avcıoğlu  görüşlerini şöyle  devam ettirir:   Yapısal nedenlerle azgelişmiş ülkelerde Batı  tipi demokrasiyi yaşatacak ilişkiler kurulamaz. Geliştirilemez. Türkiye’de genel oy iktidara   halkın bilinçlenmesini önleyen güçleri getirir. Sandıktan  hep tutucu  güçler koalisyonu çıkar.

Azgelişmiş ülkelerde genel oy  geçmişin kalıntılarını  temizlemek şöyle dursun pekiştirir. Güçlendirir. Gericiliği/otokrasiyi   maskeler.

Türkiye’de gerçek anlamda  kapitalist  bir gelişme   yaşanmadığından şehirlerdeki  işçiler yarı  köylüdürler. Bu nedenle Türk  proleteryası kendisi için  sınıf olamaz.  Devrimci bir  rol üstlenemez.

Avcıoğlu, Türk devrimini  bir küçük  burjuva  hareketi olarak   görür. Bana göre de  öyledir. Burjuva  devrimleri çağının  ideallerinin  küçük  burjuva  sınıfı tarafından  tahakkuk  ettirilmesidir. Batı toplumlarının gelişmesinde ilerici rol oynayan burjuvazi Türkiye’de böyle  bir rol oynayamaz.

Batıda sanayi devrimini gerçekleştiren burjuvazi, Türkiye’de prekapitalist düzenin egemen sınıfları  ile ittifak  halindedir. Bu  nedenle tarım, ticaret ve sanayi burjuvazisi  milli olamaz.

İZMİR İKTİSAT KONGRESİ VE MİLLİ  BURJUVAZİ MESELESİ ÜZERİNE

İzmir İktisat Kongresi’nin  Büyük  Zaferin yarattığı coşku ortamında  toplandığını aklımızda tutmalıyız .Eşraf ve  tüccarın temel  dürtüsü  zaferin nimetlerinden en fazla yararlanan sınıf olmaktı. Beklentileri milli hükümetin (TBMM Devleti) her alanda  kendilerini desteklemesi idi.

Diğer sınıfların beklentilerinin sonuç bildirisine  yansıması zayıf oldu.

Türkiye’nin egemen sınıfları İttihat ve Terakki’nin  “milli iktisat” siyasetinin   tadını almışlardı. Onun devamını  bekliyorlardı. Bir zamanlar  çok  telaffuz edilen bir ifade ile “palazlanmakta” olan Türk  burjuvazisi bir milli  sanayi kurmak yerine hızla zenginleşmenin peşindeydi. Bu da ithalat-ihracat işleri üzerinden sermayelerini  büyütmek düşüncesinden başka bir şey olamazdı.

Gazi’nin düşüncesi ve  Celal Bayar’ın akçeli işlerdeki yeteneği sayesinde İş Bankası kuruldu. Bu banka Devlet  eliyle kapitalist   yaratma işlevi gördü.

Bir  yazımda da değindiğim üzere Bayar’ın İktisat Vekilliği ve İş Bankası kurucu müdürlüğü onun  liberal anlayışını  devlet kapitalizmine yaklaştırır. Politikaları da  bu yönde olmuştu.

Özetle Türkiye’de kapitalizm Devletçiliğe  alternatif olarak değil onun yedeğinde gelişmiştir.

BURJUVAZİ TÜRK DEVRİMİNİN NERESİNDEDİR?

Türk burjuvazisi Kemalizmden iktidara ortaklık dışında bir talepte bulunmamıştı.

Devrimlerin inançlı bir savunucusu olduğu da ileri sürülemez. Önderliğin arkasında yer aldı  o kadar.

Gazi Mustafa Kemal, yeni Türk harfleri, şapka inkılabı, hukuk  devrimlerini gerçekleştirecek kadar  kuvvetli bir idare kurabilmişken  şehir planlaması, toprak  reformu, üretim ve bölüşüm  ilişkilerini değiştirecek  müttefikler  bulamadı.

Örneğin, Toprak  reformu ile  ilgili bakanlığın başında hep  bir toprak mütegallibesinin bulunması bir rastlantı değildir. Avcıoğlu’nun  meşhur deyişi ile tutucu güçler koalisyonu hiçbir zaman  sınıf ilişkilerine dokunacak   reformları desteklemedi.

Türk aydınları kurumların resepsiyonunu Türkiye’yi kurtarmanın en doğru  yolu olarak gördüler çoğu zaman.

Oysa ki alt ve üst yapı kurumları feodal çağların  tortusunu  taşıyan  bir toplumsal düzenin üstüne buhar makinesi ithal ederek  değişim mümkün değildi.  Bu düşünce Avcıoğlu’na göre yanlıştı. Ben de aynı  kanıdayım.

Sadun Aren  ve Behice Boran gibi TİP  önderleri Kurtuluş savaşı ile Türklerin burjuva demokratik  devriminin tamamladığını düşünüyorlardı.

Doğan Avcıoğlu  ise altyapı  özellikleri  nedeniyle Türkiye’de  burjuva devriminin tamamlanmadığını  ileri sürüyordu. MDD  tezlerinin nedeni  budur.

CHP’Yİ TÖKEZLETEN YAPISAL SORUNLAR NELERDİ?

Avcığlu’nunda  çok yerinde bir şekilde tespit ettiği  gibi, büyük halaskarımızın  en önemli  sorunlarından  biri kadrolarının  sığlığıydı. Kendisinin   etrafında “milli kurtuluş “ düşüncesiyle bir araya gelmiş olan   kitlenin siyasi ufku dardı. Hatta  en yakınında olanların bile.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin kuruluşunda   yapısal sorunlar ortaya çıktı.  Gazi Paşa’nın  önderliğinde Müdafaa-yıHukuk  hareketi bağımsızlık savaşını  yürüttü. Anadolu halkı mahalli  egemenler tarafından  mobilize edildi. Halk Fırkası  büyük zaferden  sonra kuruldu.

Kurtuluştan sonra Müdafaa-yıHukuk partileşince (Halk Fırkası) aydın  memur karması (bürokratik elit)   bir   siyasi  teşekküle dönüştü. Küçük kent ve kasabalarda ise  mütegallibe tarafından  temsil edilmeye  başladı.  Devrimci parti   birçok  yerde tutuculuğun  /statükonun ve ataletin   nedeni oldu.  Bu yapı, Kurtuluş  Savaşı önderliğinin devrimci atılımlarının  ivmesini yavaşlatan  hatta köstekleyen bir niteliğe   büründü.

DOĞAN  AVCIOĞLU’NU  KİMLER/HANGİ GEREKÇELERLE ELEŞTİRDİ?

Avcıoğlu, Milli Demokratik Devrimi gerçekleştirmek üzere iktidarı talep eden kadroların nasıl  iktidara geleceklerine  dair  bir imada bulunmaz. Ama   bunu tahmin etmek  zor değildir.

Avcıoğlu’na  getirilen belli başlı eleştirileri   şöyle özetlemek mümkündür. Örneğin Taner Timur Avcıoğlu’nun kavramlarını  tarihi materyalizme uygun bulmuyor. Bazı fikirlerini  taktik nedenlerle gizlediğini  düşünüyor.

Avcıoğlu Türkiye İşçi Partisi ile pek az  temas   kurmuştur.  Bunun  tarihi nedenleri vardır. TİP’e kuruluşundan  itibaren  hep mesafeli  davranmıştır.  TİP’in genel başkanı Mehmet Ali Aybar, Avcıoğlu’nun proletaryayı   küçümseyen yaklaşımı nedeniyle onu gecikmiş bir Jön Türk  olarak görür. Aybar’a katılmadığımı  hemen ifade edeyim.  TİP’in  sonraki  genel başkanı Behice Boran da Avcıoğlu devrimciliğinde “işçi sınıfının  yeri olmadığından söz eder.

Benzer şekilde Mihri Belli de Avcıoğlu’nun tezlerinde emekçi sınıfların  devrimci potansiyelinin  çok küçümsendiğini  söylemektedir.

Türkiye’nin  Düzeni’ne ilk  reddiye yazanlardan biri Demirtaş Ceyhundur. Ceyhun, Avcıoğlu’nun  sivil  asker  aydınları ülkenin  efendisi sayan bir  haleti  ruhiye (psikoloji) içinde olduğunu  söyler.

Bana  gelince, Avcıoğlu Türkiye’yi bir çok açıdan doğru tahlil etmiş  bir  düşünce adamıdır. Yanıldığı  noktalar da vardır. Örneğin Avcıoğlu’nun  Milli Demokratik  Devriminin  öncü gücü  olarak gördüğü  Zinde Kuvvetlerin düşünce birikimi kuşkuludur. Bana göre  Zinde kuvvetler, İttihatçı subaylar, veya  Jön Türklerden çok da ileri bir noktada  değillerdi.  Tam  da burada,  Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dan bir tespitini  hatırlatmak isterim. 27 Mayıs ihtilacilerinin  sınıf pusulası  yoktu. Bu  nedenle iktidarda bulundukları  süre içinde  bir çok savrulmalar oldu. 27 Mayıs’ın  altı doldurulamadı.  Aynı şey Zinde Kuvvetler  için de geçerlidir.

Avcıoğlu  değerlendirmesinde bir başka  önemli nokta da,  60’larda Türkiye artık kapitalist dünya sistemine iyice  entegre  olmuştu. 50’lerde Kuzey Atlantik ittifakına girmiş, Kore’de ABD’nin  yanında  savaşmıştı.

Kanımca, 70’ler TürkiyesindeAvcıoğlu’nun  tasavvur ettiği  gibi bir devrimci    eyleme öncülük edebilecek bir  sınıf  yoktu.  Milli Demokratik devrimin  hayalini kuran sınırlı  sayıda   kadro vardı. Bu kadrolar  siyasi tarihimizde 9 Martçılar  olarak anılır.  Bu çevrenin  gücü spekülatiftir.

Ama gerçek şudur. 12 Mart’ı   kompador  burjuvazi  tarafından desteklenen  bir fraksiyon gerçekleştirmiştir. Bütün 12 Mart  ara rejimi  incelendiğinde  müdahalenin hangi sınıf  adına  yapıldığı çok açık belli  olur.

12 Mart, MDD’nin askeri ve  sivil kadrolarını  tasfiye ederek komprador burjuvazi için   hareket alanını  genişletti. Ara rejim boyunca  yapılan  anayasa  değişikleri ve  uygulanan  ekonomik politikalar  bunun   karineleridir.

Bana göre,  Avcıoğlu’nun  Zinde Kuvvetleri  Milli Demokratik Devrim programını 30’larda (belki)  uygulayabilirlerdi. Kadro bunun  etüt edildiği bir platformdu. Şevket Süreyya’nın Kadro’sundan 30 yıl sonra Türkiye makas  değiştirmişti.  Uluslararası kapitalizmin   müttefiki  komprador burjuvazi iktidarı Kemalistlerin   elinden çoktan  almış bulunuyordu.

Mihri Belli  ve Doğan Avcıoğlu  çizgisindeki sol çevreler Türkiye’de  demokratik devrimin tamamlanmadığı  kanısında idiler.

Benin düşüncem ise şöyledir: Türklerin  burjuva devrimi  Gazi’nin  önderlik  karizması sayesinde  gerçekleşmiştir. Küçük  burjuva  sınıfının   öncülüğü  bana göre ikincil (tali)  planda kalır. Tarihte büyük adamların belirleyici olduğu  anlar  vardır. Devrimin ideolojik ve politik  yönü güçlüdür. Yarattığı  kurumlar  bunu kanıtlar.

Küçük  burjuvazinin ( bürokratik elit) ittifak ettiği sınıflar mevcut  sosyo-ekonomik  düzenin egemenleriydiler.  Türk cumhuriyetçilerinin  milli kurtuluş yolunda prekapitalist güçlerle işbirliği   yapma zorunluluğu  devrimin iktisadi sınırını ve kalkınma  çabalarının yön ve içeriğini  büyük ölçüde belirlemiştir.

Egemen sınıfların Milli Mücadelenin müttefiki   olması devrimin derinliğini ve genişliğini menfi yönde etkilemiştir.

Bu olumsuz etmenlere  rağmen devrimin temel niteliği değişmemiştir. Türkler milli kurtuluş savaşı  ile içiçe geçmiş  bir devrim  yaptılar. Bu  demokratik devrimdi.

TÜRKİYE’NİN  DÜZENİNDE TEMEL  PARADİGMA NEDİR?

Doğan Avcıoğlu ATÜT çevresinin ileri  sürdüğü tezlerin  tersine Osmanlı düzeninin kapitalizme geçiş dinamiklerini  taşıdığı düşüncesindedir. (ATÜT çevresi:  SencerDivitçioğlu ve Kemal Tahir etrafındaki gruptur. Bunlara Kerim Devletçiler diyebiliriz. Bu kavramın  tam zıttı Mehmet Ali Aybar’ın  Ceberrut Devletidir.) Avcıoğlu, Osmanlıyı tanımlarken prekapitalistdüzen  ifadesine  daha çok yer verir. Bu aynı zamanda  kapitalizmin  eşiğinde bir topluma  işaret eder.

Avcıoğlu Osmanlı’nın  ATÜT olmadığını kapitalizmin eşiğinde sınıfsal dinamiklere sahip olduğunu, geçişin  koşullarına sahip olmakla   birlikte, gelişmeyi sekteye uğratan bir dış etmenle  karşılaştığını öne sürer.

Bu da Avrupa’nın Atlantik  ötesi  kaynakları  yağmalayarak   yarattığı  ittihar   kapitalizmidir.  (İttiharkapitalizmi:  merkantilizm)  Bu gelişme   Dünya sistemini alt üst etmiş, yeni  bir sistem  kurulmasına yol açmıştı.

Avcıoğlu, azgelişmişlik   temelinde ne   göçebeliği  ne de islamı görmez. Ona göre temel belirleyici başka  yerdedir. Dünya   ticaret yollarının  değişmesi  ve Atlantik  yolunun  açılmasıdır. Buna ben gaza,fütühatve ganimet devrinin  sona ermesini  eklemek isterim.

Bu yeni statüko,  Osmanlı  toplumsal düzeninin temellerini sarstı. Merkezkaç kuvvetlerin güçlenmesine ve  derebeyliğin doğmasına yol açtı.   Avcıoğlu merkezin zayıflaması ve Ayan’ın güçlenmesini (Ayan yerine  derebeyi  ifadesini kullanır) üretimin  gerilemesi ve  gerici bir iktidar odağının yükselişi  olarak  yorumlar. Sened-i İttifakı da olumlu  görmez.

Oysa ki  Türk siyasal bilimler,  tarih ve kamu hukuku literatüründe Sened-İttifak Türk  Magna Cartası ve demokrasinin doğuşu söylemiyle kutsanır. Avcıoğlu bu konuda tam tersini düşünmektedir.

Avcıoğlu, Japonya’nın III. Selim ve Sultan II. Mahmut’tan 60-70 yıl sonra reformlara  giriştiğini (Meiji  Restorasyonu) ve iktisadi kalkınmayı  başardığından bahisle, bu dönüşümün merkezi  otoritenin güçlenmesi ile  mümkün olduğunu söyler. Ona göre, merkez dışı güçlere taviz vererek  ilerlemenin  değil gerilemenin  yolu  açılmış oldu.

Avcıoğlu  derebeyliğini üretici  güçleri  atalete sürükleyen, parazit bir oluşum olarak görür. Yalçın Küçük’ün de değindiği üzere,  demokrasiyi kurmak için gerici kurumları  yıkmak ve  merkezi otoriteyi  güçlendirmek gerekir. Gerçek ilericilik budur.

Bunun için de Jakoben önlemlere başvurmak zorunludur. Her iki  yazara göre “tarih jakobenleri olmayan demokratik devrimleri  kaydetmiyor.” Avcıoğlu düşüncesinde merkezi  otorite iktisadi gelişmenin motoru olarak  görülüyor. Kaynak üretme ve dağıtmanın  en rasyonel yolu  merkeziyetçilik  ve  kamuculuktur.