Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
50,1549
Dolar
Arrow
43,1455
İngiliz Sterlini
Arrow
57,7031
Altın
Arrow
6252,2048
BIST
Arrow
10.729

Ekolojik Paradigma!

BERGAMA’dan SİYANÜR GÜNLÜKLERİ-25

Paradigma, en yalın hâliyle, bir bakışın dünyayı nasıl gördüğünü ve yorumladığını belirleyen temel çerçeve demektir.

Bir topluluğun (bilim insanları, düşünürler, kurumlar, bireyler) neyin gerçek, neyin sorun, neyin geçerli yöntem ve doğru kabul edileceği konusunda paylaştığı varsayımlar, kavramlar ve örnekler bütünüdür.

Paradigma kavramı “Bilim Felsefesinde”, bilimsel çalışmanın hangi soruları soracağı, hangi yöntemleri kullanacağı ve sonuçları nasıl yorumlayacağı bağlamında kullanılır.

Sosyal Bilimlerde toplumun, iktidarın, ekonominin veya tarihin hangi bakış açısıyla ele alınacağını belirler.

Günlük dilde ve düşünce dünyasında yerleşik kabulleri, alışılmış bakış açılarının kapsadığı alanın sınırlarını çizer.

(Varlığı İzmir metropolü için bir tehdit teşkil eden siyanüre altın madenine çevresi kurban edilen İzmir-Efemçukuru’nun bağları)

***

Dünya ve insanlar çağlar boyunca yavaş yavaş da olsa çok değişti.

Üretim araçlarının, üretici güçlerin gelişmesi, ikisi arasındaki uyumsuzluğun yol açtığı devinimler, devrimler toplumsal düzenleri daha ileri aşamalara getirdi.

Bu uzun süreçte çevreleriyle birlikte var olan insanlar doğayı kendi yararlarına kullandı ve onu da değişime zorladı. Kimi zaman da yaşadıkları ortama önemli zararlar verdi.

Ama bu olumsuzluklar hiçbir zaman yakın zamanlardaki kadar kirletici, ölümcül olmadı.

Kapitalizmin doymaz para kazanma iştahı doğayı tarumar etti, ediyor. Onun emperyalizm biçimi bu zararı kat be kat arttırdı, felaket boyutuna çıkardı.

Kâr etme uğruna Dünya’yı hızla yaşanmaz bir gezegen haline getirdi, getiriyor.

Bunun sonucunda elde edilen göreceli refah karşısında insanlar suskunluğa yönlendirildi.

Eski paradigma buydu. Halen de böyle.

“Kirlet kirletebildiği kadar, doğayı sömür sömürebildiğin kadar!”

“Sus, ses çıkarma susabildiğin kadar.”

“Kır dök, parçala, yok et, ama kâr et, kâr et, kâr et.!”

Peki doğa?

“Bırak ne olursa olsun!”

“Ya da göstermelik bir şeyler yap!”

(Artvin Yukarı Hod siyanürlü altın madeni: Yeşile karşı sarı)

***

Türkiye’nin yeni yüzyılda karşılaştığı en amansız ve tehlikeli çevre sorunu “siyanürlü altın madenciliğidir.”

Aslında bu bir madencilik değil açık havada yapılan çok büyük ölçekli kimya işletmeciliğidir.

Aslında çeşit çeşit zehrin cirit attığı bir ortam!

Genel olarak “madencilik”, topraktan çıkarılan, kömür gibi içinde insana yararlı, değerli maddelerin bulunduğucevherden bu maddeleri almaktır.

Bu işlem de bir ölçüde çevrenin bozulmasına yol açar ama insana doğrudan çok zarar vermez.

Oysa günümüzdeki kimyasal altın madenciliğinde temel girdi olarak kullanılan “siyanür” kesin ölümcül bir maddedir.

Az miktardaki altını almak için toprağın “siyanürlü su” ile yıkanması, geride kalan siyanürlü “zehirli atıkların” açık havada biriktirilmesi, bu zehirlerin çevreye saçılma olasılığı, bu tür işletmeciliği insanlığın önüne yaşamsal ciddi bir sorun olarak koyar.

Dünya’da bu zehirli madenlerde yaşanmış, yaşanan çevresel kırımlar, ölümler, doğal yaşamın yok edilmesiinsanların tepki göstermesine yol açar, açıyor.

Bugün Türkiye’nin dört bir köşesine Kayseri’den Ordu’ya, Bilecik’ten Artvin’e, hatta Kırklareli’ye kadar topraklarımız bu tür siyanürlü altın madenlerinin ve bunlardan müthiş kârlar elde etmek arzusunda olan “vahşi kapitalistlerin” oyun alanına dönüşmüştür.

Tabii ki her etkinin bir tepkisi olacaktır.Var oluşun temel kurallarından biridir bu.

Ölüm ve çevre felaketlerine karşı direniş!

(Siyanür ve altın)

***

Bergama olaylarıyla ilgili kapsamlı bir toplumbilimsel araştırma yapan, İzmir Ekonomi Üniversitesi, İşletme Fakültesi, İşletme Bölümünden Prof. Şükrü Özen ve aynı Üniversitenin Fen-Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümü’nden Prof. Hayriye Özen gelişmelerin özgünlüğüne işaret eder:

“1990’lı yılların başında Bergama’da işletilmek istenen (siyanürlü)altın madenciliğine karşı doğan (yurtsever aydın destekli) yerel toplulukların direniş hareketi 2000’li yılların başlarında (toplumsal hareket bağlamında geri çekilmesine, egemenlerin dilinde)bastırılmasına rağmen kendisinden sonra gelen (toplumsal) mücadelelere söylemsel yörüngeler ve bir eylem ve taktik-strateji repertuvarı miras bırakması açısından “paradigmatik” birmücadeledir. (Özen, H., & Özen, Ş. (2018). Whatcomesafterrepression? Thehegemoniccontestation in thegoldminingfield in Turkey. Geoforum, 88(1), s.1–9 ve İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Dergisi 42(2): 493-524/2022)

Yukarıda belirtildiği gibi “Paradigma”, en basit haliyle “bir dönemin dünyayı anlamak ve yönetmek için benimsediği temel çerçeve; neyin normal, doğru ve meşru sayılacağını belirleyen ortak akıl/alışkanlıklar bütünüdür.

Bergama Ovacık’ta siyanürlü maden işletilmek istenmesindenve ona kaşı çıkışlardan önce; eski paradigma çevre meselesini, çoğu kez kalkınmanın ikincil bir ayrıntısı gibi görüyordu:

“Devlet izin verdiyse sorun yoktur”: “Teknik önlem alınırsa risk kabul edilebilir”: “Uzmanlar karar verir, halk sonradan uyum sağlar”: “İstihdam ve yatırım kamu yararıdır; çevresel bedel makul bir fedakârlıktır”.

Genel olarak böyleydi olaylara bakış, böyleydi “eski paradigma”.

Bergama’nın getirdiği “yeni paradigma” ise çevreyi ‘yan konu’ olmaktan çıkarıp merkeze aldı:

“Risk varsa “kamu yararı” yeniden tanımlanmalıdır.”

“Para mı daha önemlidir, insan ve çevre mi?”

“Bilimin uyarısı, hukukun denetimi ve halkın rızası birlikte aranmalıdır.”

“Sonradan telafi” yerine “önleyicilik/tedbir” esası güç kazanır.

Yani eski paradigma “kalkınma önce, çevre sonra” diyordu.

Bergama çizgisi kamuoyunu, çevresel olaylarda “yaşam ve sağlık önce; kalkınma ancak bununla uyumluysa”, demeye zorladı.

“Bilim, halk duyarlılığı ve eylemi, hukuk, dayanışma ve iletişim” yeni toplumsal paradigmanın vaz geçişmez öğeleridir artık

Bu paradigmaya devletin karar vericileri ve uygulayıcıları uysa da uymasa da!

Yenilik budur!

(Prof. Hayriye Özen ve Prof. Şükrü Özen)

***

Siyanürlü altın madenciliği bugün çeşitli değişkenlerle (varyantlarla); açık hava kimyacılığı (Ovacık-Bergama), düpedüz toprağı siyanürleme (İliç-Erzincan, Eşme-Uşak, atık barajlı (Fatsa-Ordu) ya da atık barajsız (Çukuralan-Dikili), zehirli atıkları cevherlerin çıkarıldığı tünellere pompalama (Efemçukuru-İzmir) gibi yöntemlerle, bin bir risk ve zararlaülkemizde de yapılıyor. Hızla yayılıyor.

İzmir’de, Uşak’ta, Eskişehir’de, Artvin’de, Ağrı’da, Erzincan’da, Sivas’ta, Çanakkale’de, Balıkesir’de, Gümüşhane’de, Giresun’da, Niğde’de, Kırşehir’de, Konya’da, Kayseri’de, Ordu’da, Bilecik’te, Kırklareli’de, Hatay’da, Ankara’da siyanürcüler cirit atıyor.

Birçok yerli yabancı şirket siyanürlü altın işletmesi de izin için sırada.

Anadolu toprağı sanki, altın şirketlerinin toplamına verdiğimiz bir ad olan “Siyanürcü Ahtapot”un zehirlerle oyun oynadığı alan.

Kamu yetkilileri de kolaylaştırdıkları mevzuatla onlara yardımcı olmayı, ne yazık ki kötü niyet yoksa, vatana hizmet; görev sanıyor!

Ama gittikleri her yerde halk karşılarına çıkıyor.

Direniş, Bergama’da ortaya çıkan “bilim, hukuk, barışçıl eylem, dayanışma, iletişimle kamuoyunun kazanılması paradigmasıyla” can buluyor.

(Eskişehir-Kaymaz’da siyanürlü altın madeni)

***

Dünya’nın birçok yerinden bilim insanlarının yaptığı çalışmalar ortaya çıkardı ki bu bağlamda Bergama çevre ile ilgili toplumsal olaylarda bir laboratuvar gibiydi.

Sorunun ortaya çıkışı, toplumun farkındalığı, konuyu kavrayış ve davranışı, bilgilenmenin eylemselliğe dönüşümü başlı başına inceleme konusuydu.

Dünya’nın en ünlü Bilim Kuruluşları bunu yapıyor.

Eldeki ilk veri; bilgi, bilgilenmeydi.

Bergama’da olaylar başlamadan önce, çeşitli açıklayıcı toplantılarla başlarına gelen, gelecek kötülüklerin farkına varan köylüler belirli konularda neredeyse birer uzman olmuşlardı.

Tabii ki “bilim” doğru ellerde, doğru amaçla kullanıldığında insanın her zaman yararınadır.

Bergama-Ovacık’taki siyanür madeninin ne denli zararlı olduğunu öğrenen köylülerden Çamköy’den Bektaş dayı ağır metaller, çiftçi Tahsin atık barajı, Sabahat Hanım çevreyle ilgili uluslararası anlaşmalar, Süleymanlı köyünden Muhtar Hayrettin siyanür, Tepeköy’den şoför İrfan her konuğu maden bölgesine ulaştırmak konularında dinleyenleri şaşırtacak kadar bilgiliydiler.

Tabii ki dinleyeler şaşırıyordu bu duruma: Köylüler böyle karmaşık konuları nasıl öğrenmişlerdi? Bilgileri ne kadar öğretici, açıklayıcıydı: Onlar Osmanlının cahil, ağzı var dili yok (!) reayasının (kırsaldaki kullarının) torunları değil miydi?

Oysa direnişçi halk; Mühendis Odalarının, Üniversitelerin, Bergama Belediyesinin verdiği bilgilerle anlamıştı ki “bilgi” olmadan, “konuyu öğrenmeden” dünya toprağının kanını emen, şimdi de köylerinin evlerinin dibine kadar sokulan bu dünya devi Siyanürcü Ahtapota karşı çıkmak, topraklarını korumak olanaklı değildi.

Kötücüllerin aldatıcı yalanlarla toplumu kandırma girişimlerine karşı ancak bilgiyle karşı durulabilirdi.

“Yeni paradigmanın” ögelerinden biri, ilki buydu!

Bilgi!

Bergama Belediye Meclisinin kararıyla Belediye Binasında kurulan iletişim Merkezindeki Özcan gibi, Nail gibi, Şükret gibi genç görevliler elde edilen her bilgiyi, yaşanan her olayı Türkiye ve Dünya kamuoyuna iletiyordu

Hatta o zaman için yasak olmayan bir yerel TV istasyonu bile kurmuşlar, Bakırçay TV (BTV) adıyla yayın yapıyorlardı.

Maden çevresindeki 17 köyün Muhtarı aralarında bir komite kurmuş (12 Eylül’den yeni çıkmakta olan ülkede o zamanlar bir komite kurmak çok tehlikeliydi) Bergama Belediyesindeki iletişim Merkeziyle sıkı bir iletişim içindeydi. Üstelik hepsinin kültürel kimliği, siyasi eğilimi farklıydı.

Yeni “paradigmanın” bir diğer içeriği ise, diğer toplumsal olayların deneyiminden çıkarılmış bir olguydu;“dayanışma ve iletişim”.

(Bergama-Çamköy’de köylülerin ve kentli çevrecilerin bilgilenme toplantılarından biri-1991)

***

Çok geçmeden anlaşıldı ki bütün ülkeye örnek ve ibret olacak Bergama siyanürlü altın madeni ile ilgili bilimsel tartışmalar, köylülerin ve çevrecilerin bu olgudan kaynaklanan bilinçli, barışçıl eylem ve direnişleri çok haklı ve yerindeydi.

Başlangıçta bunlar hem İzmir’de hem Ankara’da karar vericiler üzerinde etkili olmuş, Kanada kılıklı Alman, ABD kökenli Avustralya, Fransız Devletinin bir kolunun dahil olduğu bu çok uluslu Eurogold şirketine işletme izin verilmesi gecikmişti.

Elbette karar vericiler için kamu yararı düşünüldüğünde bu konuda karar vermek kolay değildi.

Ortada top gibi bir ölümcül zehir, “siyanür” duruyordu.

Tarih, olumsuz davranan her karar vericinin yakasına yapışır.

Sürenin uzaması çevrecilerden yanaydı. Siyanürcü Ahtapotu yıldırmalıydılar.

Her geçen gün, bu altını çok seven siyanürcülerin, vahşi kapitalistlerin para kaybetmesine yol açıyordu.

Onlar için zarar etmekten, para kazanamamaktan daha kötü bir şey olamazdı. Böyle bir şey var oluşlarına aykırıydı.

Kapitalizmin damarlarından akan kan “para” idi.

İşletmenin açılması ile ilgili devletin karar verme süreci uzayınca bir ara siyanürcü şirket işi bırakıp gitmeyi bile düşünmüştü.

Çevrecilerin direnişi onlara para kaybettiriyordu.

Ancak yılmadı zehirciler.

Siyanür acı, para ve altın tatlıydı. Kazanmak ucuz!

Var güçleriyle Türkiye’nin üstüne yüklendiler.

Bu arada bürokratik yolun önemli bir kısmı aşılmıştı.

Devlet ikna edilmek üzereydi.

(Bergama-Ovacık Altın Madeni önünde köylüler, “Hayır”diyor-1993)

***

Bu sürecin başlangıcında çokuluslu Eurogold şirketi Normandy Madencilik A.Ş adıyla Eczacıbaşı Holding’in ESAN şirketinin elinde bulunan altın bulma ruhsatını satın almış16 Ağustos 1989 tarihinde, altın aramayı başlatma hakkını elde etmişti.

Yasalara göre bir yerde altın bulunduğu düşünülünce, önce devletten arama izni almak gerekiyordu

Bergama’da altın bulunduğunu yerli Eczacıbaşı Holding saptamış, çokuluslu Eurogoldşirketi işletme hakkını ondan satın almıştı.

Maden çıkarma mülkiyeti ellerindeydi. Bu önemli bir adımdı.

Her türlü sıkıntıya, engele; köylülerin tepkisine rağmen Devletin bir kısmının ve yerli hırslı kapitalistlerin bu madenin işletilmesini istedikleri açıkça görülüyordu.

Öyleyse devleti biraz daha sıkıştırmak gerekiyordu.

Ha gayret!

Siyanürcülerin görünür görünmez çabaları sonuç veriyordu artık.

Bergama Ovacık-Çamköy’de kendi başına, komisyoncuyla, komisyoncusuz satın aldığı ve devletin tahsisi ettiği arazilere yerleşen ve tesis kurma hazırlığına girişen şirketin girişimleri karşısında köylüler çoluk çocuk eylem yaparken, kapalı kapılar ardında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Madenler İdaresi ve Orman Bakanlığı, 4 Temmuz ve 12 Ağustos 1991 tarihlerinde, bu şirket için gerekli olan iki izni verdi.

Ardından İzmir Bayındırlık İşleri Müdürlüğü, 14 Ocak 1992 tarihinde, Ovacık altın madeninde yapılacak tesis binaları hakkında görüş isteyen bir yazıyı Çevre Bakanlığına gönderdi.

Siyanürleme binalarını yapmak istiyordu şirket.

Bunun hemen ardından, Enerji Tabii Kaynaklar Bakanlığı, 12 Şubat 1992 tarihinde Ovacık Altın Madeni binalarının yapım iznini imzaladı.

Bu izin 10 yıl için geçerliydi ve işletmede siyanürle altın elde etme tekniğini kullanmaya olanak sağlıyordu.

Ancak nihai izin için ÇED (Çevre Etki Değerlendirme) Raporu gerekliydi.

Şirket aldığı izinlere dayanarak, 22 Haziran 1992 tarihinde, kendisine tahsis edilen ormanlık sahada, ağaçların bir kısmını kesmeye başladı.

Ancak bu girişim,Köylülerin, Köy Muhtarlarının, Bergama Belediyesinin tepkisiyle durdurulmak zorunda kalındı. Kalan ormanlık kısmın şimdilik bir koruma şeridi oluşturmak için korunacağı bildirildi. (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararı TAŞKIN VE DİĞERLERİ/Türkiye Davası* Dava No: 46117/99 Strasbourg 10 Kasım 2004)

Aynı günlerde, 28 Eylül1992 günlü Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı İzmirli Ersin Faralyalı’nın imzasıyla ilgili Devlet birimlere gönderilen Devlet yazısında siyanürcü şirkete yardımcı olunması hararetle buyruluyordu.

Bu zehirli altın devlet için çok önemliydi. Ülkemizin bekası…

Bu arada, onca tartışmaya yol açan ve nihayet yönetmeliği çıkarılan, bu işletmenin çevre üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi için yapılacak ÇED oluşturma süreci 2872 sayılı çevre kanununun 10. maddesine uygun olarak, Çevre Bakanlığının inisiyatifi ile başlatıldı.

ÇED süreci, madenin çevreye etkisinin incelenmesi, bu yönde bir rapor hazırlanması 27 ay sürdü.

Kamuoyunun duyarlılığı, yurtsever bilim insanlarının söylemleri, köylülerin eylemleri böyle bir raporun üzerinde titizlikle durulmasını gerektirmişti…

Çevre Bakanlığının görev verdiği bu raporu hazırlayanlar belki daha dikkatliydiler, belki de bu madenin işletilmesine yapılan, yapılacak eleştirileri yanıtlama, çare bulma derdindeydiler.

Belki de bilimsel tepkileri söndürme görevi verilmişti onlara:Olumsuzluklara kılıf uyduruyorlardı!

Ama bu tümsek de aşıldı: ÇED yaptırıldı ve yetkililerce kabul edildi.

Böylece Çevre Bakanlığı Çevre Kanunu’nun buyurduğu ÇED yapılması gereğini kendince yerine getirmişti.

Bakanlık da bu incelemenin sonuçlarına dayanarak, 19 Ekim 1994 tarihinde, Bergama-Ovacık altın madenine nihai işletme izni vermeyi kararlaştırdı.

(Efem çukuru siyanürlü altın madeni İzmir’in su ihtiyacının %40’ını sağlayan Tahtalı Barajının su toplama havzasının koruma alanı içinde. Bir kentin su ihtiyacını karşılayacak kadar suyu, İzmir’in içme suyunu emiyor. Zehirli atıklar ise dağın içinde açılmış dehlizlerin içine pompalanıyor. Hem su yok hem suyun kirlenme olasılığı çok yüksek. Dağ zehirleniyor!)

***

Bütün bu gelişmeler olurken, karşılarında Dünya’nın en zengin şirketleri, Alman devi Metalgelschaftı ve Dresdner Bankı, Fransız Devleti’nin BRGM şirketini, Avustralyalı kılıklı Amerikan para babalarını ve hatta Ankara’da pek hevesli kimi devlet görevlilerini bulan çevreciler; bilim yönünden haklı olduklarını biliyorlar, her yere başvuruyorlar, Bergama’da, İzmir’de, İstanbul’da Ankara’da devlet dairelerinin kapılarını aşındırıyorlardı.

Ancak artık karar verilmişti: Kalem kırılmıştı!

Ne yapmalıydı çevreciler, köylüler!

Bilgide haklılıksa haklılık, devlet yetkililerini uyarmaksa uyarmak, kamuoyu oluşturmaksa her yandan gelen sivil destek: Daha ne! Elden ne gelmişse yapılmıştı.

Arkasına Ankara rüzgarını alan Siyanürcü Ahtapot bildiğini okuyordu.

Türkiye’nin görünen görünmeyen güçlü güçleriyanı başındaydı.

Ancak ülkede Anayasa vardı, bireyin hakkını koruduğu düşünülen yasalar vardı.

Toplumsal düzeni sağlıklı bir biçimde sürdürmek için Devlet yasama, yürütme, yargı organlarında oluşuyordu.

En başlangıcından beri devletler hukukla, vatandaşın hak aramasını sağlayan “sözde ya da özde” olanaklarla düzenlerini meşrulaştırabilmişlerdi.

Yargı sistemi, Mahkemeler bunun için oluşturulmuştu.

Yargıçlık, savcılık, savunmanlık/avukatlık hukukun, hak aramanın işleyişini sağlamak için vardı.

Üstelik çeşitli yargılama konuları yanında, devlet kurumlarının verdiği kararlara karşı vatandaşın kendini savunmak içinoluşturulmuş “İdari Yargı” diye bir kavram, “İdari Mahkemeler” diye bir kurum vardı.

Bu kurum yurttaşı devletin gücüne karşı korumak amacıyla kurulmuştu ama zamanla tam tersine, devleti yurttaşa karşı koruma kurumuna dönüşmüştü

Oysa Devlet çok güçlüydü, vatandaş çok zayıf.

Küçükbir köylü topluluğu, bir avuç kadar çevreci aydın, birkaç yerel politikacı devletin/idarenin onun aleyhine verdiği kararlara, koca devlete karşı kendini nasıl savunacaktı.

(TC Anayasasının Yaşama Hakkıyla ilgili 56. Maddesi)

***

Bu durumla ilgili anlatılan, Almanya’da 1750 yılında yaşanmış bir olay/öyküesin vericidir.

O zamanki Prusya/Almanya Kralı II. Frederick Berlin yakınındaki Postdam kentini gayrı resmi ziyaret eder.

Çevre çok güzeldir. Yeşillikler içindedir. Küçük bir akarsu akmaktadır ortasında. Saray yapmak için burada bir alanı çok beğenir ve burada bir malikane yaptırır. Ancak bu yerde, dere kıyısında bir değirmen vardır.

Adamları aracılığıyla mülkün sahibi yaşlı Sarussouci Değirmencisinden değirmeni satın almak ister. Hatta ederinden fazlasını verecektir. Buna rağmen Değirmenci değirmeni satmayı kabul etmez.

Kral Frederick bu kez Değirmenciyle kendisi konuşur. Mülkü neden satmak istemediğini sorar. Yaşlı adam, “Değirmenin ona atalarından kaldığını, onun da değirmeni çocuklarına bırakacağını” söyler. “İsteyen Kral olsa bile değirmen satılık değildir”, der.

Freidrick,Kralın isteğini zorla da olsa alacağını söyleyince, Değirmenci suratına tokat gibi çarpan bir cevap verir:

“Kral güçlüdür, zorla da olsa değirmeni alabilir ama unutmasın ki başkent Berlin’de hakimler vardır.”

“Hiçbir iktidar, hiçbir siyaset, hiçbir güç, Kral bile olsa adaletten üstün değildir.”

Kral II. Frederick bu cevabı olgunlukla karşılar. O da zaten ülkesinde hukukun üstünlüğünün yerleşmesini isteyen bir yöneticidir.

Prusya Krallığı (Almanya’nın öncülü) var oldukça, bu değirmene kimsenin dokunmamasını buyurur. Sarayını Değirmenin bulunduğu yere değil, hemen yanına yaptırır.

Güçlünün değil, haklının mahkemelerde üstün gelmesi gerektiğine inanır ki şöyle der:

“Hukuk konuşmalı, Krallar sessiz kalmalı.”

Günümüzde, Potsdam’da Saray ile değirmen yan yana hala duruyor.

(Prusya (Almanya)KralıII.Freidrich ve değirmencinin öyküsünü anlatan 1913 tarihli bir kartpostal)

***

Hukuk, kişiler arasındaki çeşitli sorunları çözmek için oluşturulmuş bir sistem olarak insanlığın başlangıcından beri toplumsal yaşamın var olmasının en önemli düzenleyici unsurlarından biri olmuştur.

Onun sağladığı adaleti insanlar yüceltmiş, kutsallaştırmıştır.

Toplumsal ilerleme sürecinde devletin ortaya çıkışıyla birlikte, devletle birey arasındaki sorunlar önem kazanmış, devletin büyük gücü karşısında bireyin hukuku hep sorgulanmıştır.

Buna günümüzde “İdari Hukuk” deniyor. Bu konudaki sorunlar “İdari Mahkemelerde” sonuçlandırılıyor.

Osmanlı Devleti’nde modern anlamda “İdari Mahkemeler” yoktu.

1868 yılında, Fransa’daki “Conseild’État” örnek alınarak, Padişah Abdülaziz tarafından, “Şura’yı Devlet” kurulmuştu.

Osmanlının yıkılışına kadar 54 yıl görev yaptı bu kurum.

Bu kurulun hem danışma hem idari uyuşmazlıkları çözme işlevi vardı. Günümüzdeki idari yargının çekirdeği sayılır.

4 Kasım 1922 tarihinde İstanbul’daki bütün Osmanlı Devlet kuruluşları TBMM Hükümetinin yönetimine geçince, Şura’yı Devlet’in görevi sona erdi.

Cumhuriyet düzeni kurulduktan sonra, 6 Temmuz 1927 tarihinde bu kurum yeniden yapılandırıldı ve Danıştay adıyla çalışmaya başladı.

1924 Anayasası çerçevesinde Danıştay hem ilk derece hem temyiz mahkemesi gibi çalıştı.

1961’de yenilenen Anayasa,mahkemelerin ve hâkimlerin bağımsızlığını hem yasama ve hem de yürütme organlarına karşı koruyabilmek için gerekli hükümler getirdi.

Anayasanın 125. maddesinde“İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır”, denildi

1982’de yeniden değiştirilen Anayasa ile İdari ve Vergi mahkemeleri kuruldu.

Danıştay bugün bu mahkemelerin üzerinde bir temyiz mercii olarak yargı görevini sürdürüyor.

***

Bergama’daki siyanürlü altın madenini çalıştırmak için çokuluslu Eurogold şirketi Enerji ve Tabii Kaynaklar, Orman, Çevre Bakanlığından gerekli resmi izinleri almıştı artık.

Anadolu’nun kapıları “yasal” olarak onlara sonuna kadar açılmıştı.

Tabii TC’nin Bakanlıkları bu izinleri yaptıkları incelemelerle beraber ülkenin “yüce menfaatleri” için vermişlerdi.

Devletin en tepesindekiler herhalde durumu böyle görüyorlardı.

Köylülerse sokak sokak dolaşıp dertlerini anlatıyorlardı. Can derdindeydiler!

Peki kurumsal olarak ne yapılabilirdi?

Bergama Belediyesindeki “Hukuk Bürosu”ndan Av. İbrahim Atlam, Belediye Meclis ve Encümen Üyesi Av. Fuat Ateşoğlu, şehrin çevreci avukatlarından İbrahim Toktamışve Turgay Konyarbu izinlere hukuki yönden itiraz edilmesi doğrultusunda yön gösterdi.

Bu yön İzmir İdari Mahkemesi idi. Oraya baş vurulmalıydı. İdarenin (Bakanlıkların) verdiği kararlar, durdurulmalı, iptal edilmeliydi.

Hukuk; İdarenin/Devletin verdiği yanlış kararlara karşı bireyleri, toplumu koruyabilirdi.

Ancak bu süreç hukuki yönden bir ölçüde uzmanlık isteyen, sıkı takip gerektiren bir süreçti. Şehrin bu seçkin hukukçuları bu süreci izleyebilirdi ama bu çaba bu konuda uzmanlaşmış hukukçular tarafından, idealistçe, maddi bir beklenti olmadan gösterilmeliydi.

Çünkü konu. “hayatı” savunmaktı.

Elbette görev verilen bir avukata emeği karşılığı bir ödeme yapılabilirdi ama bu sorun yerel olmakla beraber bir genel sorundu. Herkesi ilgilendiriyordu.

“Para pul söz konusu mu olurdu halkın yaşam hakkını savunmakta.”

“Bu bir vatan meselesiydi”!

Bu soruna sahip çıkanların, öne atılanların hepsi gönüllülük esasına göre koşuyordu, topraklarını ve canların kurtarmaktan başka bir kaygıları yoktu

Üstelik artık Bergama olayının,Emperyalizmin bu işte Anadolu’yu teslim almak olayı olduğu, ulusal bir sorun olduğu açıkça anlaşılmıştı:

“Bergama düşerse, Anadolu’da düşer!”, deniyordu.

Siyanürcü Ahtapot eşikte bekliyordu.

Bergama Belediyesi binasında yöredeki 17 köyün muhtarıyla, köylerin kanaat önderleriyle, Belediye encümen üyeleri ve iletişimle görevli gençlerlebirlikte yapılan ortak toplantıda mücadeleye hukuk yönünde de yürünmesi kararlaştırıldı.

Köy Muhtarlarının hepsi bu davalarda onları temsil edecek idealist avukatlara vekalet vermeye hazırdı.

Dikkatli olunmalıydı: Siyanürcü Ahtapotun kolları her yana ulaşılıyordu.

İzmir Barosu ise yurtsever hukukçuların ocağıydı!

(1988-2002 yılları arası İzmir Barosu Başkanları: Sabri Kurt-Volkan Alposkay-Kazım Sönmez-Çetin Turan- Noyan Özkan)

***

O güne dek “idare” ile, İdareyle/devletle böyle ciddi bir konuda “mahkemelik” olmamıştı yöre halkı.

Sorunlar çıksa bile kentteki devletin “Hazine Avukatı” sorunları çözüyordu.

Günlük siyasetin de o günlerde siyasi kimliğiyle maden işine karışması pek istenmiyordu.

Halkın bakışına göre, bir işe siyaset karışınca fikir ayrılıkları çatışmaya dönüşebilir, ülke ya da yöre iktidarı için yarışan partiler, kalabalıkların bir arya geldiği ortamlarda kitleleri kendi çıkarları yönünde yanlarına çekmeye çalışırlardı: Bugün kara dediklerine yarın ak diyebilirlerdi.Güvenilmezdi onlara.

Halbuki önünde sonunda siyaset çözüyordu sorunları: Karar vericileri o seçiyordu,

O günkü anlayışa göre amacı siyasal güç elde etmekisteyen bir savunmacı köylülerin birliğine zarar verebilirdi: Hani yanıldıkları da söylenemezdi ya!

Bergama Belediye Başkanı da CHP’liydi, bir siyasetçiydi ama artık “o” partili partisiz tüm köylüler tarafından kabul görüyordu.

Yöredeki çevre mücadelesine başlangıcından beri partiler üstü bir tutumla yardımcı olmaya çalışıyordu.

Mücadelenin başarıyla sürdürülebilmesi için elbette siyasi kimlik önemliydi ama farklılıklar çevrecilerin birlikte davranışına zarar vermemeliydi.

Muhtarlar ve bu mücadeleye katılanlar arasından her partiden, her düşünceden, her mezhepten, her kökenden insan vardı.

Yöredeki 17 köyden bazıları Alevi Çetmi/Çepni, bazıları Sünni Yörük, Bulgaristan ve Makedonya göçmeni, Yunanistan muhaciri idi.

Bu çevre mücadelesi boyunca kültürel farklılıklara rağmen aralarından inanılmaz bir dayanışma oluşmuştu.

Sonra eyleme dönüşecek; halkı bir araya getiren ve birbirine sıkı sıkıya sarılmasını sağlayan temel söylem: “Yaşamak, Hayat, İnsanların yaşam hakkıydı”.

ABD Tennessee Üniversitesinden Banu Aysu Koçer’in bölgede yaptığı araştırmada yansıttığı gibi:

Köylülerin bilgi edinmesi aşamasında onlara soruluyor ve cevap veriliyordu:

“Siyanür ne yapar?”: “Öldürür!”

“Siyanür kimi öldürür?”: “Seni, çocuklarını, torunlarını, hayvanlarını, çevreni.”

“Siyanür kana karıştığında kim olduğunu, Alevi ya da Sünni olduğunu sorar mı: “Sormaz.”

“Ne yapar”: “Öldürür!”

“Siyanür kana karıştığında hangi partiye oy verdiğini, sağcı mı solcu mu olduğunu sorar mı?”: “Sormaz!”

Ölmek istiyor musunuz”: “Hayır.!”

Bu yaklaşımı köylüler ezberlemiş, özümsemiş ve içselleştirmişti. (Banu Aysu Koçer: "EightKarats of Justice: Analysis of theGrassrootsResistanceMovementAgainstGoldmining in theVillages of Bergama, Turkey. " PhDdiss., University of Tennessee, 2007, s.133-134. https://trace.tennessee.edu/utk_graddiss/216)

Ölüme, siyanüre karşı köylülerin birliği inanılmaz derece sıkıydı.

Ölüme karşı insanların birlikte olması, dayanışması doğaldı.

Ancak, kötü niyetli olduğunu sezdikleri yabancıları kesinlikle aralarına sokmuyorlardı.

Elbette herkesin bir kimliği ve siyasi tercihi, örgütü vardı ama bu çevre olayında temel ideoloji “yaşama hakkıydı”.

Toplantılarda, yürüyüşlerde çeşitli siyasal parti temsilcileri dışlanmıyor ama yığınların önünde değil arkasında yürümeleri isteniyordu. (Banu Aysu Koçer (2007) s.133-134.)

“Hayır”, sözcüğü giderek her eylemde kullanılan bir slogana dönüşecekti.

Siyanüre “hayır” demek, köylüler için bir erdemdi!

Toplantıların sonunda hep birlikte “Hayır!” diye haykırmak artık sanki bir ritüeldi.

Bilimsel mücadele, hak talep eden barışçıl toplantıların yanında siyanüre karşı “hukuk” yoluyla da direnmek elzem olmuştu.

Başka nasıl durdurulacaktı ki devletin bir kısmından da destek alan dünyanın dev Siyanürcü Ahtapotu.

Çünkü “yaşama hakkı” bir söylem olmanın yanında bir hukuk konusuydu.

Toplumsal çevre mücadelelerinin “yeni paradigması” çiziliyordu.

“Bilim, eylem, hukuk, dayanışma, iletişim.”

(Türkiye’de Çevre Hukuku ve Bergama paradigması konusundan yayınlanan ilk kitaplar- 1990-1999)

***

O dönemde Manisa’da işkence gördüğü iddia edilen gençleri savunmasıyla tanınan, daha sonra İzmir CHP Milletvekili olan Av. Sabri Ergül olabilirdi köylülerin yasal avukatı.

Ancak partiler üstü bir anlayışla bir araya gelmiş çevreciler ve köylüler bir büyük muhalefet partisinin işe karışmasına daha hazır değildiler.

Bu düşünce bağlamında İzmir’de, Ankara’da sürdürülecek hukuk mücadelesinde temsilci olarak, çok başarılıbir insan hakları savunucu olmasına rağmen, günlük siyasettesiyasal kimliği çok önde olan Av.Sabri Ergül’e teklif götürülmedi.

Evet, köylülerin resmi hukuk mücadelesini vekaletle yürütecek olanlar avukatlardı.

Hukuk mücadelesi söz konusu olunca akla ilk gelen hukukçuların, avukatların yöreye en yakın örgütü “İzmir Barosu” oldu.

Zaten daha önce İzmir’deki Mühendis Odaları Bergamalı çevrecilere bilimsel yönden çok yardımcı olmuştu.

“STK” denilen ”Sivil Toplum Kuruluşları” toplumsal olaylarda çok etkindi ve toplum önünde güvenilir bir yerleri vardı

Bergama’da siyanürlü altın madeniyle ilgili itirazların yükselmesi, Mühendis Odalarının bu konudaki yardımcı oluşu, İzmir aydın çevresinde konunun tartışılması, zaten var olan çevre olaylarına ilgiyi İzmir Barosu’na da taşımıştı.

Baro Başkanı Av.Volkan Alposkay (1992-1994) ve Av.Kazım Sönmez döneminde (1995-1996) İzmir Barosu’nda var olan “Kent ve Çevre” komisyonu da Bergama olayını izliyordu

Daha sonraları çevre konularının özverili ve gönüllü avukatı olacak genç hukukçu Arif Ali Cangı’nın da içinde bulunduğu bu komisyonun üyeleri,Baro’ya intikal eden bu gibi konuları incelemek ve tutum belirlemek için bu konuları aralarında paylaşıyorlardı.

Bergama olayını, üyelerden çevresel konularla çok ilgili ve istekli Av.Senih Özay tek başına aldı.

Ayvalık’taki komşu Midillili Belediye Başkanlarıyla denizde buluşmagirişiminde, Bergama Belediye Başkanı’yla tanışan, Balıkesir-Havran’daki siyanürlü altın madenine karşı aktif davranışlarda bulunan, Burhaniye-Ören’de turizm işletmeciliği yapan ve çevre olaylarıyla yakından ilgili Birsel Lemke, Av. Senih Özay’ı avukat olarak Bergama Belediye Başkanına önermişti.

Birsel Lemke Türk vatandaşlığıyla birlikte aynı zamanda Almanya vatandaşıydı ve dünyaca tanınmış Alman Yeşiller hareketiyle dostlukları vardı.

Bergamalıların sonradan öğrendiğine göre Av.Senih Özay, 1988 yılında faaliyete geçen ve sonra kapanan Türkiye Yeşiller Partisinin kurucularından ve yöneticilerindendi. (Şenay Tavuz. İzmir Barosu Dergisi Mart-2013. s.17). Birsel Lemke yakın arkadaşıydı.

Çevre ve toplumsal sorunlarla ile ilgili konularda çevre ve halktan yana tutumuyla, parada pulda gözü olmayan bir kişi olarak tanınıyordu.

Öte yandan siyanürcülerin sahip oldukları maddi güçle birçok konuda kişileri ve kurumları etkiledikleri biliniyordu.

“Yeşiller” denince akla temelden “çevre” geliyordu zaten. Siyanüre onlar karşı çıkmayacaklar da kim çıkacaktı. Bir tek,”çevreci” olarak bilinen “Greenpeace” nedense bu konuda suskundu.

Bilinmezlerle dolu karanlıkta yürünüyordu bu dönemde!

Siyanürcü Ahtapot’a karşı “güvenilir ve çevre hukukunu iyi bilir kişilerle” birlikte yürümek elzemdi.

Pek yakından tanınmasa da Av. Senih Özay Bergamalılara göre böyle görünüyordu.

Bergama Belediyesi’nde Encümen üyeleri ve Köy Muhtarıyla yapılan toplantıda siyanürlü altın madeninin hukuk işleriyle ilgilenmesi için Av.Senih Özay’ın görevlendirilmesi, ona vekalet verilmesi kararlaştırıldı.

İzmir Barosu ile de ilişkiliydi ya!

Tanışıldığında Senih Özay da bilgisi ve sempatik tavırlarıyla Bergama Belediyesindeki Çevre Merkezinin güvenini kazanmıştı. Anlaşılan öyle pek varlıklı bir kişi de değildi.

Kapitalizmin kirlettiği Dünya’yı korumaya çalışanlara varlıklılar neden iş verip para kazandırsın ki!

Daha ileriki yıllarda Senih Özay’ın kızı GupseÖzay, başarılı bir komedyan, sinema sanatçısı olarak tüm ülkede tanınacaktı.

(Av. Senih Özay)

***

Bunun üzerine Bergama Belediye Başkanı ve köylülerin verdiği vekaletle Av.Senih Özay aracılığıyla 8 Kasım 1994 tarihinde, Çevre Bakanlığı tarafından Bergama’da siyanürlü altın madeni işletmeye yönelik verilmiş izin kararını iptali için usul gereği İzmir İdare Mahkemesine başvuruldu.

İptal isteminde; değerli (altın) madenin çıkarılması için şirket (Eurogold) tarafından siyanür kullanılmasının tehlikeleri, özellikle su tabakasının kirlenmesi, mahalli bitki ve hayvan yıkımı riskleri, belirtilen gerekçeler arasında idi. Ayrıca, bu türden bir işletme yönteminin insan sağlığı ve güvenliği için gösterdiği tehlike belirtiliyordu. (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararı TAŞKIN VE DİĞERLERİ/Türkiye Davası. Dava No: 46117/99 Strasbourg 10 Kasım 2004)

İlk mahkemede görüşlerini heyecanlı bir şekilde açıklayan Belediye Başkanına duruşma savcısı, “burası seçim meydanı değil”, diye müdahale etmişti.

Dava iki yıl kadar sürdü.

Köprülerin altından çok sular aktı.

İzmir İdari Mahkemesi, 2 Temmuz 1996 tarihinde, davacıların (çevrecilerin) talebini reddetti.

(Bergama Belediye Başkanı Sefa Taşkın, Belediye Meclis üyeleri, 17 Köy Muhtarı ve halk İzmir İdare Mahkemesinin kararına karşı basın açıklaması yapıyor.1994 )

Mahkemenin değerlendirmesine göre; altın madeni çevresel etki değerlendirmesi kapsamında tayin edilen kriterlere uygundu ve itiraz edilen karar, çevreyi etkileyebilen projeler ile ilgili izin prosedürüne uygun olarak alınmıştı. (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararı TAŞKIN VE DİĞERLERİ/Türkiye Davası* Dava No: 46117/99 Strasbourg 10 Kasım 2004).

Yani çevreciler davayı kaybetmişti!

Onca çabaya, direnişe rağmen köylüler haksız çıkmıştı!

Ya da dava iyi savunulamamıştı.

Davanın sonuçlanmasından bir süre sonra Bergama’yı ziyaret eden Mahkeme hakimlerinden biri konuyla ilgili böyle olumsuz bir karar çıkmasında Av. Senih Özay’ın agresif savunmasının rol oynadığını söylüyordu.

Öze değil söze bakmıştı demek Mahkeme!

***

Bu durum Baro’ya sezdirilince, Bergama Belediyesindeki İletişim Merkeziartık ulusal bir davaya dönüşmekte olan olaya,İzmir Barosu’nun daha geniş bir kadro ilekatılmasını istedi.

1994-1996 yılları arasında Baro Başkanlığını Av.Kazım Sönmez yapmıştı.

Bergama hareketinin canlılığı yurtsever hukukçuları da etkiliyordu.

Barodaoluşmuş “Çevre Komisyonu”, diğer sivil kuruluşlarının da katılımıyla “İzmir Çevre Hareketine” dönüştü.

“Bergama-İzmir el ele” platformu kuruldu.

Bu hareket içindeki avukatlardan Noyan Özkan Bergama olayına en içten, siyasal ve parasal kaygısı olmadan, kamu yararı açısından bakan iyi bir hukukçu ve yurtsever olarak tanındı.

Derin bilgisi, ciddi duruşu, güvenilir tavrıyla Bergamalılar tarafından çok sevildi.

Noyan Özkan, Senih Özay, İzmirli çevreci avukatlar Bergama’da Belediye Başkanıyla bir toplantı yaptılar Hukuk işlerinin böylece yürütülmesini kararlaştırdılar.

Bergama davaları konusunda çevrecileri destekleyen tutumuyla da tanınan Başkan Av. Çetin Turan’dan sonra 2000-2002 yılları arasında İzmir Baro Başkanlığını da üstlenen Noyan Özkan,2013 yılında, çok genç yaşta, hayatını kaybettiği güne kadar büyük bir yüreklilikleBergama köylülerinin yanında oldu, onları savundu.

Oysa siyanürcü şirket elemanları çıkarlarına karşı çıkan herkese yaptıkları gibi ona da çamur atmaktan geri durmamışlardı.(https://alivedatoygurmadencilik.wordpress.com/2018/01/06/ovacik-altin-madeni-bugunlere-nasil-geldi)

Kim karşılarına çıksa itibarsızlaştırmaya çalışıyorlardı. Ellerindeki pis parayla!

Yenibir avukatken ve siyanürlü madenlerden kimsenin, Bergamalıların dahi pek haberlerinin olmadığı ilk yıllarda yabancı dil bilmesinden ötürü bu Eurogold’a kısa bir süre avukatlık yapmış ancak şirketin siyanürcü kalemşörlerinden Ankaralı A.V.Oygürün attığı iftira gibi şirketin kuruluş metnini hazırlanmasında bulunmamıştı.

(Av.Noyan Özkan. 20002-20002 yılları arası İzmir Barosu Başkanı.)

Daha sonra şirketin Bergama üzerindeki kirli emelleri ortaya çıkınca derhal bu şirketle ilişiğini kesmişti.

Siyanürcü şirket her zaman yaptığı işin ülke menfaatleri için olduğunu ileri sürerek kimi zamanda parasal gücünü kullanarak birçok parlak kariyerli Türk uzmanı pis işinde kullanmaya kalkmıştı ama bu kez sert taşa rastlamıştı.

Noyan Özkan ömrünün sonun kadar hukuk bilgisiyle siyanürcülerin karşısında durdu, daha sonraki hukuk mücadelelerinde; Danıştay ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemelerinde Bergama köylülerinin görülen davalarının kazanılmasında çok önemli rol oynadı.

Köylülerin ve Bergama Belediye Başkanı’nın da vekaletverdiği Av. Senih Özay’ın ve İzmir Barosu Çevre Avukatlarının bu sürece önemli katkıları vardı.

***

1953 yılında Zonguldak'ta doğan Noyan Özkan Ankara Hukuk Fakültesi'ni bitirmiş, 1983 yılında İzmir'de serbest avukatlığa başlamıştı.

Doğa koruma etkinliklerine yakın ilgi duyan Özkan, (Bergama-Çamköylü Sabahat Hanımın çok iyi bildiği)1990 (Norveç’teki) Bergen Çevre ve Kalkınma Konferansı'naTürkiye Hükümet Dışı Kurumlarını temsilen katılmıştı.

1990 Tuna Çevre Kurumları Toplantısı, 1991 Sundsvall Çevre ve Sağlık Konferansı, 1993 ve 1995 Madrid / Barselona Akdeniz Çevreci Örgütleri toplantılarında bulunmuştu.

İzmir Çevre Hareketi Avukatları Grubu’nda 8 yıl süre ile İzmir ve Türkiye ile ilgili (Bergama Siyanürlü Altın, Akkuyu Nükleer Santralı, Konak Alanı Galleria, Kordonboyu yol, Karşıyaka Katlı Otopark, Kokarkoy, İnciraltı, Egepalas, Gökova/Yatağan Termik Santralleri) davalarında ve gelecek kuşakları etkileyecek çevre koruma savaşımlarında yer almıştı.

Baro yayınlarından ’Uluslararası Çevre Sözleşmeleri’, ’Çevre Hakkı’ ve 17 Ağustos Depremi Hukuki Tespitler’ kitap ve kitapçıkların hazırlanmasına katkıda bulunmuş, Bergama siyanürlü altın madeninin hukuki durumu hakkında da bir kitapçıkyayınlamıştı. (https://istanbulbarosu.org.tr/HaberDetay.aspx?ID=7976)

Daha altmış yaşındayken, daha görecek günleri varken, karayolunda yürüyüş yaparken kalp krizi sonucu aramızdan ayrıldı.

Hiçbir çıkar beklemeden Bergama köylülerine yardımcı olan, çevre hukukuna yeni pencereler açan Noyan Özkan’ı Bergamalılar hiç unutmayacak.

“Yeni çevre paradigmasının” oluşmasında çok büyük katkısı olan kişilerdendir Noyan Özkan.

Şimdi onun kaldığı yerden, genç avukatlardan Arif Ali Cangı ve arkadaşları devam ediyor.

Anadolu’nun dört bir yanında siyanürcülerin, doğa katliamcılarının peşini bırakmıyor.

(Av.Noyan Özkan. 1953-2013)

***

“Bilim, çevre olaylarına duyarlılık ve eylemlilik, hukuk, dayanışma, iletişim” gibi toplumsal mücadele için etkili olguları kullanmayı ve birleştirmeyi beceren Bergamalılar tabii ki bu süreçte çevre olaylarında bütün Türkiye’yi etkileyecek bir “paradigma” yarattıklarını farkında değillerdi.

İhtiyaçtan kaynaklanan bir olguydu bu “yeni paradigma”.

Bir olgubir kavrama, bir kavram bir davranış biçimine dönüşmüştü.

Bilim adamıyla, mühendisiyle, avukatıyla, basın mensubuyla, köylüsüyle, çiftçisiyle, öğretmeniyle, esnafıyla, Belediye gibi bir devlet kurumuyla ortaklaşa; tartışarak ve deneyerek çizilen bu paradigmanın sesleri şimdi ülkenin her yerinden geliyor. Her yerden yankılanıyor.

Dünya çapında dev siyanürcü şirketlere, onların sahipleri para babalarına ve onlara yardımcı olan kimi kamu kurumlarının karar verici yöneticilerine karşı bu “paradigmanın” ögelerini kullanarak direniyor insanlar.

(Günümüzde İzmir’de ve Türkiye’nin her yanında doğanın ve çevrenin korunması konusunda, özverili ve kararlı bir biçimde arkadaşlarıyla birlikte hukuk mücadelesini sürdüren Av.Arif Ali Cangı. Paradigma sürüyor.)

***

Bergama’da ortaya çıkan siyanürlü altın madenciliğine karşı direniş, yalnızca bir çevre itirazı değil; devlet, sermaye ve toplum arasındaki güç ilişkilerini sorgulayan tarihsel bir kırılma anıdır.

Bu mücadele, çevrenin feda edilebilir bir “kalkınma maliyeti” olarak görülmesine karşı, yaşam hakkını mutlak bir değer olarak savunan yeni bir toplumsal paradigmayı görünür kılmıştır.

Bilimin uyarıları, hukukun denetimi ve halkın rızası bir araya gelmeden alınan hiçbir kararın meşru sayılamayacağını gösteren Bergama deneyimi, bugün Anadolu’nun dört bir yanında süren çevre mücadelelerinin düşünsel pusulası olmayı sürdürmektedir.

Bu yönüyle Bergama, bastırılmış bir yerel direniş değil; itiraz davaları hala süren, hâlâ konuşan/konuşulan, hâlâ öğreten ve kirleticileri hâlâ rahatsız eden bir toplumsal hafızadır.

Sefa Taşkın

11.01.2026

Karşıyaka/İzmir