TAŞ YERİNDE AĞIRDIR-169. UNUTMAYALIM, UNUTTURMAYALIM!
Gaziantep’te 19. yüzyıl sonunda yaşanan büyük tarihî eser soygunu, ülkemizdeki kültürel varlık talanının en çarpıcı örneklerindendir.
Alman emperyalizminin maşa olarak kullandığı arkeolog kılıklı hırsızlar, hiç gözlerinin yaşlarına bakmadan Anadolu’nun onlarca tarihî eserini yurt dışına götürmeyi becermişlerdir.
Tabii ki içeride, ülkemizde buldukları iş birlikçilerin yardımıyla.
Bergama’nın Zeus Sunağı ve heykellerinin Almanya’ya, Berlin’e kaçırılmasıyla aynı zamana denk gelen bu bir tür hırsızlığın kahramanları aynıdır.
Sözde yol inşa etmek için ülkemize gelen Carl Humann adlı mühendis, bu kirli işin elebaşısıdır.
Anadolu’yu karış karış gezer, ne bulduysa toplar. Berlin’de oluşturduğu finans çetesi ona kazı işlerinde kullanacağı parayı temin eder.
Alman Devleti destekli sözde bilim insanları, Büyükelçi, Konsolos gibi Alman Devleti memurları bu organize kaçakçılık şebekesinin parçalarıdır.

(Gaziantep soygununu başlatan ve yürüten ekip. Carl Humann, Otto Puchstein, Felix von Luschan, Osman Hamdi, ve Yervant Osgan Nemrud Dağı yakınında-1883. Foto ve alt yazı: F.von Lushcan)
***
Bu şebeke, Bergama, Gaziantep, Çine-Aydın topraklarında üretilmiş mermerden yapılmış eşsiz güzelliklerin bir kısmını doğrudan çalarak, bir kısmını da şaibeli izinlerle yurt dışına götürmüştür.
Başlangıçta, 1864-1878 yılları arasında, Carl Humann özellikle Bergama’da el çabukluğuyla, 1869’da çıkarılmış yasaklayıcı Nizamnameye rağmen, Zeus Sunağı parçalarını gizlice Almanya’ya kaçırdı.
Alman Devleti’nin baskısıyla Osmanlı Müzeler Müdürlüğüne getirilen Philipp Anton Dethier gibi Alman maşalarının güdümüyle 1874 yılında çıkarılan ve onlara yurt dışına eser götürmede yardımcı olabilecek Asâr-ı Atîka Nizamnamesi’ni Sultan Abdülaziz ve bürokrasisi uygulamadı.
II. Abdülhamit padişah olur olmaz çıkan Rus Savaşı’nda (93 Harbi) Osmanlı’nın yenilmesi, Rus Ordusu’nun İstanbul kapılarına dayanması sonucu yapılan Berlin Antlaşması ortamında; Osmanlı, Romanya, Bulgaristan, Kıbrıs gibi birçok toprak parçasını kaybederken, sonradan Alman İmparatoru olacak III. Friedrich’in özel baskısıyla Bergama eserlerinin yurt dışına çıkarılmasına küçük bağışlar karşılığında izin verildi.
P.A.Dethier’in ölümü ile 1881’de Osmanlı’nın Müze-i Hümâyun (İmparatorluk Müzesi) Müdürlüğü’ne getirilen Osman Hamdi Bey’le birlikte gevşemiş ipler iyice koptu

(II.Abdülhamit. Gençlik resmi)
***
Hamdi Bey’in de içinde bulunduğu bir grup tarafından çıkarılan 1884 Asâr-ı Atîka Nizamnamesi, görünüşte tarihî eserlerin yurt dışına çıkarılması karşısında daha sıkı önlemler getiriyordu ama yeni Nizamnamenin bir 32. Maddesi vardı ki evlere şenlik.
Bu maddeyle bazı eften püften çekinceler dışında tarihî eserlerin yurt dışına çıkarılması Osmanlı Devleti’nin Müzeler Müdürü Osman Hamdi Bey’in onayına bırakılıyordu.
Osmanlı Sadrazamlarından İbrahim Ethem Paşa’nın oğlu olan Hamdi Bey, neredeyse tek başına tarihî eserlerimiz konusunda karar vericiydi.
Yaptığı uygunsuz işlerden rahatsız olan üst düzey Osmanlı devlet görevlilerinin bu konularda daha dikkatli olmaya başlamasına kadar Hamdi Bey sanki boş alanda at koşturmuştu.
Yabancılara istediği tarihi eseri verdi, istemediğini vermedi.
Bu süreçte Anadolu soyguncusu Carl Humann’la gittikçe sıkılaşan ilginç ilişkiler kurdu.
Aynı zamanda ressam olan Müdür Hamdi Bey, Avrupa’da da ünlü olma sevdasıyla Alman emperyalizminin tuzağına düştü.
“Bir Türk Sokağı Manzarası” adını verdiği tablosunu, Bergama ve Gaziantep soyguncusu, C. Humann’ın ısrarlı önerisiyle Berlin’de bulunan Alman Devleti’ne ait Resim Galerisi’ne satma gafletinde bulundu!
C. Humann bu alışverişin Almanların kaçakçılık işlerini kolaylaştıracağını biliyordu. Ressam, koskoca Osmanlı Devleti’nde tarihî eserlerden sorumlu en üst düzey görevliydi.
Sonrası çorap söküğü gibi çözüldü.
Bergama’dan, hemen ardından Gaziantep’ten kasa kasa tarihî eser Berlin’e taşındı.
Tabii ki göstermelik bazı eserler İstanbul’a bırakıldı.

(Osman Hamdi Bey’in Alman Müzeleri tarafından satın alınan “Türk Sokağı manzarası” adlı resim tablosu.)
***
1883 yılında Osman Hamdi Bey tarafından keşfedilen Gaziantep Zincirli’dekitarihî eserlere çok geçmeden Carl Humann el koydu.
Humann, Hamdi Bey’in bundan sonra da sürecek yoğun desteğiyle aldığı izinle 23 Mart 1888’de kazılara başladı ve ardından, Zincirli’nin İ.Ö. 10–7. yüzyıllardan kalma muhteşem resimli kabartmalarla işlenmiş taşlarını, görünür görünmez, izinli izinsiz Almanya’ya götürmeye başladı.
27 Ocak 1890’da alınan “İkinci”, Nisan 1891’de “Üçüncü” kazı izinleriyle Zincirli ve civarında bulunan ve kazıyla çıkarılan, İ.Ö. 12. yüzyıl sonunda, Hitit Devleti yıkıldıktan sonra burada kurulan Sam’al Krallığı’nın izlerini ve kültürel özelliklerini taşıyan eserleri Berlin’e götürdü.
İstanbul’da ve Gaziantep’te resmî makamların çıkardığı engellere karşı Osman Hamdi Bey hep yanındaydı.
Almanlara satılan bir resim tablosu ya da Almanlardan gelen bilinen bilinmeyen hediyeler nelere kadirmiş!

(Zincirlide bulunmuş. Berlin’e kaçırılmış, kurbanlık keçisini taşıyan bir Antepli. Berlin Vorderasiatisches/Önasya Müzesi)
***
Bu ortamda Gaziantep soygunu hız kesmeden sürüyordu.
Marmara Üniversitesinden Doç. Oğuz Satır ve Doç. Ali Çifçi, Bergama ve Gaziantep eserlerinin Almanya’ya kaçırılmasında başrol oynayan Carl Humann’ın Zincirli’deki vekili Felix von Luschan ve Berlin Vorderasiatisches Museum’da (Önasya Müzesi’nde) çalışmış; düzenleyicilik ve yöneticilik yapmış bir müze-araştırma görevlisi olan Ralf-Bernhard Wartke’nin (1948–2024) yazdıklarından Gaziantep talanını aktarıyor:
“Zincirli'deki “Dördüncü” kazı dönemi 20 Mart 1894'te başladı ve 28 Haziran'da sona erdi.
Bu dönemde, daha önceki “Üçüncü” sezonda ortaya çıkarılan büyük kabartmaların ve heykellerin Berlin'e taşınmasına öncelik verildi.
İmparator II. Wilhelm (1888–1918 yılları arasında hüküm sürdü) bu sezonda yapılan kazılara mali destek sağladı (von Luschan, 1898).
İmparator’un, 17 Nisan 1893 tarihli (C. Humann çetesinin finansmancısı Berlin’deki) Orient-Comité'ye yazdığı mektup, “Dördüncü” kazıyı finanse etmek için şahsen 25.000 mark katkıda bulunduğunu gösteriyor (Wartke, 2005).”
Yani Gaziantep-Zincirli soygununun para kaynakları arasında koskoca Alman Kaiseri/İmparatoru da vardı.
“Carl Humann’ın Berlin’deki para bulma çetesi “Orient-Comité”1891 sonbaharında Zincirli'de yeni bir kazı planlamış olsa da kazının başlaması üç yıl gecikti.
Almanya'daki İmparatorluk Müzeleri'nden gelen mevcut mali destek, Üçüncü kazıyı ve toprak altındaki eserlerin çıkarılmasını finanse etmek için yeterli olmamıştı (Wartke, 2005).
O güne kadar, ilk üç kazı yalnızca Orient-Comité'nin fonları ve desteğiyle gerçekleştirilmişti.
Ancak 1894'te, muhtemelen ekonomik ya da (belki de paylaşım anlaşmazlığı gibi) birtakım nedenlerle Alman İmparatorluk Müzeleri ile Orient-Comité arasındaki iş birliği sona erdi.
Alman İmparatorluğu'ndan (sözde) işletme fonu ve yardımgelmemesi nedeniyle, Orient-Comité artık Yakın Doğu'daki saha çalışmalarını destekleyemiyordu.”
Ya da emperyalistlerin finans kuruluşları nöbet değişikliği yapıyordu!

(Zincirlide bulunmuş. Berlin’e kaçırılmış Antepliler bir törende. Berlin Vorderasiatisches/Önasya Müzesi)
***
“1898'den itibaren bölgedeki kazılar için “Deutsche Orient-Gesellschaft” adlı bir başka kuruluş devreye girdi.
Bu dernek sanayici ve banker James Simon ve Franz von Mendelssohn tarafından kurulmuş, Alman İmparatoru II. Wilhelm tarafından desteklenen, Orta Doğu’da tarihî eser kaçakçılığını himaye ve teşvik eden bir kuruluştu.
Alman kapitalistlerinin para babaları, öncesi olmayan geçmiş kültürlerine kök bulmak için Anadolu’da önemli bir yeni kültür hazinesi bulmuşlardı.
Zaten Bergama talanı da bitmek üzereydi.
Gaziantep buluntuları Bergama eserlerinden 700 yıl daha eskiydi. Helenlerden önce Anadolu’ya 600 yıl hâkim olan Hititlerden sonra bu topraklarda neler olduğunun anlaşılmasına ve o dönem sanat ve kültürüne dair eşsiz veriler sunuyordu.
Alman zenginleri ve o zenginlerin Devleti bu kültürel verilerle kendilerine bir geçmiş edinecekler, onun üstüne bir gelecek inşa edeceklerdi.
Gaziantep soygununun yeni para kaynağı “Deutsche Orient-Gesellschaft”, “Orient-Comité'nin aksine –Alman İmparatorluğu'nun da cömert desteğiyle– Zincirli kazılarından elde edilen buluntuları Alman müzelerine ücretsiz olarak veriyordu (Wartke, 2005).”
Demek, daha önce kazılar için para veren “Orient-Comite” kazılardan çıkan eserleri Alman müzelerine satıyormuş!
Gaziantep eserleri sayesinde yalnızca kültürel değil ticari kazanç peşindeymişler de!

(Zincirlide bulunmuş. Berlin’e kaçırılmış Antepliler. Berlin Vorderasiatisches/Önasya Müzesi)
***
“Carl Humann’a yeni kazılara başlama izni almak için başvuru Ekim 1893'te yapılmış ve 5 Mart 1894'te bir yıllık süre için izin verilmişti.
Önceki kazıdan, Hamdi Bey’in kollamasıyla tarihî eserlerin Almanya’ya götürülmesi Osmanlı’nın üst makamlarında epey çalkantılara yol açmış olmalıydı ki bu kez yeni kazı izni, çok ayrıntılı yeni koşullar içeriyordu.
İzin belgesinde Asâr-ı Atîka Yönetmeliği'nin 17, 19, 20 ve 21. maddeleri vurgulanmış ve kazıların kalelere, askerî tahkimatlar veya resmî binalara zarar vermeyecek şekilde yapılması ve kazı alanının 10 kilometre çevre ile sınırlı olması gerektiği belirtilmişti.
Ayrıca, kazı alanında özel mülkiyet varsa, kazının bu mülkiyet sahibinin izniyle yapılması zorunluydu.
Dahası, kazıya ruhsat tarihinden itibaren üç ay içinde başlanmazsa veya kazı iki ay süreyle gerekçesiz olarak durdurulursa izin iptal edilecekti.
Ancak yeni iznin en dikkat çekici yönü; kazı ekibinin yalnızca kazıda ortaya çıkarılan eserlerin çizimlerini ve kalıplarını alabileceğini ve eserlerin Osmanlı İmparatorluk Müzesi'ne ait olduğunu belirten yönetmeliğin 11 ve 12. maddelerine yapılan vurguydu.

(Zincirlide bulunmuş. Berlin’e kaçırılmış Antepli bir efendi. Berlin Vorderasiatisches/Önasya Müzesi)
***
“Dördüncü” kazı dönemi sırasında, Zincirli höyüğünün batı kısmında yeni saray yapıları ortaya çıkarıldı.
Kuzey Salonu olarak adlandırılan bölümde, Sam’al Kralı Barrakib'i (MÖ 733–713) kâtibiyle birlikte tasvir eden ortostat (resimli kabartmalı dikilitaş) dâhil olmak üzere çeşitli kabartmalar bulundu.
Bu kazı sırasında ortaya çıkarılan eserler, daha önce olduğu gibi önce İskenderun Limanı’na gönderildi.”
Zincirli kazılarında yıllardır kazı gözetmenliği yapan Ahmet Bedrettin Efendi görevden ayrılmış, yerine Osmanlı vatandaşı Adanalı bir Rum olan Mistakidis Efendi getirilmişti.
İskenderun–Adana–Halep dolayında nakliye, liman–gümrük, komisyonculuk işleri de yapıyordu Mistakidis Efendi.
“19 Haziran 1894'te Zincirli'deki kazıların yeni temsilcisi Mistakidis Efendi, yedi kasa eseri Zincirli’den İskenderun Gümrük Bürosu’na gönderdi.
Ancak Gümrük İdaresi bu durumdan haberdar edilmemişti. Maarif Nezareti’nden bunlarla ne yapılması gerektiğini sordu.
Ardından İskenderun Gümrük Müdürlüğü'ne Zincirli’den 21 kasa daha geldi ve Gümrük Bürosu tekrar Maarif Nezareti’nden bilgi istedi.
Kayıtlarda bu 21 kasanın akıbetine dair bilgi bulunmamasına rağmen, Maarif Nezareti Teftiş ve Onay Encümenliği ilk yedi kasanın İstanbul’a İmparatorluk Müzesi (Müze-i Hümâyun) Müdürlüğü'ne gönderilmesini istedi.
Mistakidis Efendi'nin İskenderun Limanı’na toplam 28 kasa kazı buluntusu gönderdiği ve bunlardan sadece yedisinin İstanbul'a gönderilmesinin emredildiği biliniyor. (Oğuz Satır ve Ali Çifçi: The “Worthless Stones” of Zincirli: Osman Hamdi Bey and the German Excavations of 1888–1902, DergiPark, s. 235)
Gerisi.?
Kasa kasa tarihî eser?
Hop gemilere, hop acı vatan Almanya’ya!

(Zincirlide bulunmuş. Berlin’e kaçırılmış bir kabartma. Berlin Vorderasiatisches/Önasya Müzesi)
***
“Zincirli ile ilgili bir sonraki korunmuş belge, Hamdi Bey'in 1 Kasım 1895 tarihli Maarif Nezareti’ne yazdığı ve Mistakidis Efendi'ye Zincirli (Gaziantep), Hisarlık (Troya) ve Ayasuluk (Efes) kazılarındaki üstün hizmetlerinden dolayı "Dördüncü Dereceden Mecidi Nişanı" verildiği bir mektuptur.”
Aferim Mistakidis Efendi’ye! 21 kasa dolu dolu tarihî eseri Almanya’ya göndermiş!
Mükâfatı yalnızca bir mektup olmamalı!
Elbette ressam ve Müze Müdürü Osman Hamdi Bey’in bunlardan haberi vardır!
Zincirli ile ilgili 24 Ağustos 1901 tarihli yeni bir kazı başvurusu yapıldığı arşiv belgelerinde tekrar ortaya çıkıyor.
“Doymadık biz” diyor Alman kaçakçılar! Biraz daha!
Kültürel kökümüzü daha tam bağlayamadık toprağa!
“Osmanlı Devlet Arşivleri'nde bu konuda daha fazla bilgi olmamasına rağmen, kazıları yürüten Felix von Luschan, kendi kazı defterinde kazı sürecinde ortaya çıkarılan tüm önemli eserlerin taşındığını belirtiyor.
Ancak bu eserlerin nereye ve nasıl götürüldüğü net değil!
Bu dönemin sonunda kazılan eserlerin bir şekilde Almanya'ya götürüldüğü anlaşılıyor.
Arşivlerde, Osmanlı İmparatorluk Müzesi'nin ve Müdür Hamdi Bey'in bu süreçte nasıl bir rol oynadığına dair bir bilgi bulunmuyor.” (Oğuz Satır ve Ali Çifçi. s. 237)
Kayıtlar kibarca böyle demiş!
Osman Hamdi Bey’in resim tablosu, o zamandan beri hâlâ Berlin Sanat Galerisi’nin duvarında duruyor.

(Sakçagözü’nde bulunmuş, taşlar kesilip traşlanarak Berlin’e kaçırılmış, ünlü aslan avını gösteren kabartmanın ilk kısmı. Berlin Vorderasiatisches/Önasya Müzesi)
Dr. Oğuz Satır ve Dr. Ali Çifçi’nin incelediği belgelere göre: “Zincirli Höyüğü’ndeki son kazının amacı kazıların tamamlanması ve daha önce, 1888–1894 yılları arasında kazılan alanların gözden geçirilmesi ve düzenlenmesiydi.
24 Ağustos 1901'de İstanbul’daki Alman Büyükelçiliği Zincirli'deki kazıların tamamlanması için altı aylık bir izin daha talep etti.
Bu izin, arkeologların kazıyla ilgili belgeleri yayına hazırlamalarına ve kazılar sırasında bulunan yazıtları okuyup fotoğraflamalarına olanak sağlayacaktı.
Carl Humann'ın 12 Nisan 1896’da İzmir’de (Smyrna’da) vefat etmiş olduğundanartık Gaziantep kazılarının başında Felix von Luschan vardı.”
***

(Sakçagözü’nde bulunmuş, taşlar tarşlanarak Berlin’e kaçırılmış, ünlü aslan avını gösteren kabartmanın ikinci kısmı. Berlin Vorderasiatisches/Önasya Müzesi)
***
Peki, kendine ve Almanlara göre büyük keşifler yapmış, ancak tarih önünde böylesine büyük bir soygunun sorumlusu olan Carl Humann kimdi? Yaptıkları Almanya’da nasıl karşılanmıştı?
Carl Humann, 4 Ocak 1839’da, Ruhr havzasında, o zamanki Prusya’nın Essen kentinin banliyösü Steele kasabasında doğmuştu.
Kömür madenleri merkezi olan bu bölge, Almanya’da sanayileşmenin ve kapitalizmin ilk geliştiği yerlerdendi.
Humann, sanayi–zanaat kültürüyle şekillenmiş bir çevrede büyüdü.
Ailesi orta sınıf, teknik-meslek geleneği olan bir aileydi; akademik elit değil, pratik beceri odaklı bir sosyal ortamda gelişti.
Bu arka plan, Humann’ın ilerideki çalışmalarında görülen ölçü, çizim, mühendislik disiplinini belirledi.
Mühendislik/teknik eğitimini Berlin’de, Prusya Devleti’nin Bauakademie’sinde (Berlin Yapı Akademisi) aldı.
Bu okul, 19. yüzyıl Prusyası’nda yol, köprü, altyapı, ölçüm ve plan konularında saha odaklı mühendisler yetiştiriyordu.
Carl, genç yaşta tüberküloz/verem hastalığına yakalandı. Akciğerleri kalıcı bir şekilde hasar gördü.
Doktorları, soğuk Almanya ikliminden uzaklaşmasını önerdi.
O da Osmanlı topraklarına, Sisam Adası’nda antik Heraion (Hera Tapınağı) alanında ölçüm, inceleme ve sınırlı işlemler yapan ve yine bir mühendis olan ağabeyi Franz Humann’ın yanına geldi.
Anadolu’ya gidişi, yalnızca kariyer tercihi değil, bedensel bir gereklilikti.
Avrupa’nın Aydınlanma döneminde iyi bilinen, antik çağın büyük matematikçisi Pisagor’un adası olarak Sisam, tarihî kalıntılarıyla da tanınan bir yerdi.
Akademik olarak arkeoloji eğitimi olmayan Carl Humann’ın tarihî eserlere olan merakı burada tetiklenmiş olmalı.
1863–64 yıllarında Filistin, İzmir, Bergama çevresinde Osmanlı’nın demiryolu, köprü, ölçüm, haritalama projelerinde çalışırken karşılaştığı ören yerleri, onun bu merakını artırdı.
Özellikle Bergama/Pergamon Akropolü’ndeki kabartmalar ve mimari kalıntılar Humann’ı derinden etkiledi.
Bu bağlamda Bergama’nın Zeus Sunağı ve heykellerinin 1864–1878 yılları arasında düpedüz kaçakçılıkla, Gaziantep eserlerinin 1883–1896 yılları arasında kaçakçılık ve şaibeli izinlerle Almanya’ya götürülmesinde baş rolü oynadı.
Zeki ve uyanık bir kişiydi ki Osman Hamdi Bey gibi önemli bir devlet adamını, Osmanlı Müzeler Müdürü’nü, kendi çıkarları yönünde kullanmasını becerdi.
Alman emperyalizmi de böyle bir maşayı kullanmasını bildi.
Humann, Bergama, Aydın, Gaziantep çevresindeki eşsiz tarihî eserlerin Berlin’e taşınmasında Alman Devleti ve ilgili çevrelere göre üstün başarı elde etti.
Ancak buralardaki soygunun sonlanmasını göremedi.
Carl Humann, 12 Nisan 1896 tarihinde İzmir (Smyrna)'da öldü.
Talan işlerini çırakları sürdürdü, sürdürüyor.
Cark Humann’ın ölüm nedeninin, uzun süredir devam eden sağlık sorunları; özellikle kalp-dolaşım rahatsızlıkları olduğu bilinir.
Cenazesi İzmir-Gürçeşme’deki Katolik Mezarlığı’na defnedildi. Bu mezarlık 1950’li yıllarda kapatılınca Carl Humann’ın kemikleri, o yıllarda Arkeoloji Müzesi’nin deposu olarak kullanılan İzmir-Basmane’deki Aya Vukla Kilisesi’nin bahçesine gömüldü.
Bıraktığı vasiyetle mezarının Bergama Akropolü’nde Zeus Sunağı’nın temellerinin bulunduğu yere yapılmasını istemişti.
1967 yılında bu vasiyet gerçekleşti ve kemikleri Zeus Sunağı’nın güneyine yapılan bir mezara konuldu. Hâlâ orada bulunuyor.

(Carl Humann’ın bugünkü Bergama’da Zeus Sunağı temellerinin dibindeki mezarı)
***
Kendine kültürel kök arayan Alman emperyalizmini, özellikle Bergama ve Gaziantep eserleriyle mutlu eden Carl Humann, yaşarken ve ölümünden sonra da Almanya’da birçok kez onurlandırıldı.
Anadolu eserlerinin kaçakçısına 1880 yılında Greifswald Üniversitesi’nden fahri doktora verildi.
1884’te Berlin Kraliyet Müzeleri’nde yönetici/direktör statüsüyle görevlendirildi, Smyrna/İzmir’e atandı, gönderildi.
Alman Devleti’nin has adamı olmuştu artık.
1890 yılında doğduğu yer olan Essen’deki Steele kenti kendisini “Ehrenbürger” (fahri hemşehri) ilan etti.
“O”, muhteşem Zeus Sunağı’nı bulan ve Berlin’e kazandıran adamdı.
Paris ve Londra gibi metropollerle prestij yarışına girişen Berlin’de, onlara rakip olacak “Pergamon” projesinin merkezine yerleştirildi.
Heykeltıraş Adolf Brütt tarafından 1901’de yapılan Humann’ın portre büstü, Pergamon Müzesi/Hapishanesinin ilk açılışında bu binaya yetiştirildi ve bugün Müzenin/Hapishanenin salonlardan birinde duruyor.
Büstün bir kopyası da Essen-Steele’de Kaiser-Otto-Platz’ta sergileniyor.
Aynı zamanda Humann adı, doğduğu Steele’de ve Berlin’de, kamusal mekânlara verilerek kalıcılaştırıldı.
Steele’de 1935’te Carl-Humann-Gymnasium adlı bir okul açıldı. Bir caddeye Humannstraße (Humann Caddesi) adı verildi.
Berlin’de Carl-Humann-Grundschule (Carl Humann İlkokulu) ve ayrıca Humannplatz (Humann Meydanı) gibi yer adları var.
Hamburg-Nienstedten’de Humannstraße (Humann Caddesi) de bu örneklerden biri.
Ayrıca kurumsal “miras yönetimi” bağlamında 1958’de kurulan “Carl-Humann-Stiftung” adlı kuruluş çerçevesinde “anısı/hatırası” yaşatılmaya çalışılıyor.
Ancak son yıllarda Humann’a dair içerikler yalnız “kahraman kaşif” çizgisinde değil; arkeoloji–siyaset ilişkisini de tartışan sergiler/etkinlikler içinde de anılıyor.
Örneğin 2010 yılında Ruhr Museum’da açılan “Archäologie und Politik” eksenli sergide Humann’ın (soyguncu ve talancı) davranışları ve konumu bu bağlamda tartışmaya açıldı.

(Almanya Essen’deki Carl Humann Lisesi)
***
Carl Humann’ın 1896’da ölümünden sonra da Bergama soygunu gibi Gaziantep talanı da devam etti.
Alman emperyalizminin elemanları alışmıştı bir kere, talan düzeni sürecekti.
Gaziantep’teki kazının başkanı artık Humann’ın yanında yetişen Felix von Luschan olmuştu.
Felix von Luschan (1854–1924), Hollabrunn, Aşağı Avusturya’da doğmuştu; orta halli bir aileden, Avusturya İmparatorluğu bürokrasisiyle temaslı bir çevreden geliyordu. Tabii ki ana dili Almancaydı.
Felix Luschan, kariyerinin erken döneminde “von” unvanını taşımamakla beraber, Almanya’da soyluluk kadar devlet hizmeti ve akademik prestiji de simgeleyen bu “von” namını bilimsel ve müzecilik hizmetleri sayesinde edinmişti.
Eşi Emma von Luschan, sanat, etnografi ve koleksiyonculuk çevreleriyle ilişkili bir isimdi.
Kocası Gaziantep kazılarında tarihî eserler buluyor, Almanya’ya taşıtıyor, karısı da koleksiyonculuk yapıyordu! Belki de komisyonculuk!
Sosyal kişilerdi. Luschan’ın Berlin’deki evi, dönemin bilim insanları ve müze yöneticileri için entelektüel buluşma (ya da pazarlık) mekânı işlevi görüyordu.
Fizikî antropoloji alanında kafatası ölçümleri, tipolojiler üzerinde çalıştı. Döneminin yaygın yaklaşımı olan ırk sınıflandırmalarını kullandı.
Belki Gaziantep’te de aynı şeyleri yaptı. Tarihi eser buluculuğu yanında yerel halkı kafataslarına göre bölümlendirdi!
Emperyalizmin bir başka kendine göre “ciddi” işi de girdiği ülkeleri kolayca yönetebilmek için toplumu bölmek değil midir?
1924’te ölümüyle faşist Nazilerin siyasal yükselişine yetişemedi ama bazı görüşleri ırkçı Hitler’in ideolojisine zemin hazırladı.
Bugün bu çalışmalarının bilimsel olarak geçersiz ve ideolojik olduğu kabul ediliyor.

(Gaziantep soyguncularından Felix von Luschan)
***
İşte böyle bir kişilik olan Felix von Luschan, bir arkeolog (kazı bilimci), antropolog (insan bilimci) , etnolog (ırk bilimci) olarak kaçakçı Carl Humann’ın yanında yetişmiş, Alman emperyalizminin Anadolu’daki yeni baş temsilcisi olmuştu.
Kazıyordu, buluyordu, minareyi kılıfına uydurup götürüyordu.
Yaptığı kazıcılıkla beraber, Carl Humann’dan işlerin İstanbul’da ve Zincirli’de nasıl yürüyeceğini öğrenmişti.
Almanların Gaziantep-Zincirli’de kazı yapmak için1901’de yaptığı başvuru, Osmanlı İmparatorluğu Hariciye Nezareti aracılığıyla Maarif Nezareti’ne iletildi.
Başvuru, Müze-i Hümâyun Müdürlüğü’nün, Osman Hamdi Bey’in onayıyla, Maarif Nezareti’nin izin önerisiyle, Meclis-i Vükelâ (Bakanlar Kurulu’nun) Tanzimat Dairesi'nde görüşüldü. Padişahın onayını aldıktan sonra, Maarif Nezareti'ne ruhsat vermesi için izin verildi.
Humann’dan Osman Hamdi Bey’in muhatabı artık bölgenin yeni patronu olan von Luschan’dı.
Ancak Alman ekibi, Zincirli Höyük'teki son kazıları sırasında çeşitli sorunlarla karşılaştı.
Daha önceki dönemlerde kullandıkları kazı aletleri ve kazı evi tahrip edilmişti ve hatta Belen (Beylan) Postanesi'ndeki von Luschan'ın mektuplarına el konulmaya çalışılmıştı.
Yerli halk ve görevliler olan biteni, kaçırılan eserleri görüyor engellemeler yapıyordu demek! Anadolu insanı kolay teslim olmuyordu!
İzin alındıktan sonra Von Luschan ve ekibi Zincirli'ye vardığında, kazı toprağını taşımak için kullanılan demiryolu ekipmanları da dâhil olmak üzere daha önce kullandıkları malzemeleri yerlerinde bulamadılar.
Bölge zaten, özellikle Maraş’taki Ermeni eylemleri nedeniyle için için kaynıyordu.
Zincirli olaylarını kaydeden araştırmacı R. B. Wartke’nin yazdığına göre, kazı evi ve içindekiler muhtemelen 1901 yılındaki bölgedeki karışıklıklar sırasında tahrip edilmişti.
Ancak Osmanlı Devlet Arşivleri’ndeki yazışmalar bunu doğrulamıyor.
Anlaşılan von Luschan, Hariciye Nezareti’ne bir şikâyette bulunarak, 1894'teki Zincirli kazılarının ardından kazı evini ve ekipmanlarını Halil Efendi adlı bir adama emanet ettiğini, ancak döndüğünde bunları bulamadığını ve bu nedenle tazminat talep ettiğini belirtmişti.
Emanet edilen mal ve mülkün; 7 baraka, raylar ve taşıma için döşenmiş demiryolu üzerindeki vagonlar, bir demirci atölyesi, birçok el arabası, 300 işçi için kazma ve kürek, bir eczane ve diğer kazı aletleri ile fotoğraf çekmek için bir karanlık odadan oluştuğu belirtiliyordu (10 Mart 1902).
Bunların çoğu, bir önceki kazı döneminde işleri hızlandırmak için getirilen raylar ve taşıyıcı vagonlar gibi aygıtlardı.
Bakanlık, daha sonra Adana Valisi'ne bu iddiaları araştırması talimatını verdi.
İslâhiye Kaymakamlığı tarafından sorgulandığında Halil Efendi bu iddiaları reddetti. Zaten kendisi birkaç yıl önce Zincirli köyünden Maraş'ın Pazarcık ilçesine taşınmıştı.
Halil Efendi, eşyaların Zincirli'de ikamet eden ve artık vefat etmiş olan Gökçan Ağa'nın gözetiminde bırakıldığını ve Ağa'nın bunları von Luschan'ın "yazılı emriyle" Şeyhli'deki (İslâhiye ilçesi) "Trappist (Hristiyanlıkta Katoliklik içinde sessiz ve çok muhafazakâr bir akım) din adamı Beraytin Efendi"ye teslim ettiğini söyledi.
Halil Efendi ayrıca, kazı yapılan arazinin kendisine ait olduğunu ve von Luschan'ın bu suçlamaları, Asâr-ı Atîka Nizamnamesi'nin toprak sahiplerine yapılan ödemelerle ilgili maddesi uyarınca kendisine ödenmesi gereken parayı ödememek için yaptığını belirtti.”
Anadol insanı Alman soyguncunun suçlaması karşısında kendini savunmasını biliyordu.
Tabii ki Alman emperyalizmi, sütten çıkmış kaşıktı.!
Durum (şikayet) Adana Valiliği'ne ve ardından Dahiliye Nezareti'ne bildirildi.
23 Eylül 1902'de Dahiliye Nezareti, Halil Efendi'nin ifadesini ve ilgili belgeleri Hariciye Nezareti aracılığıyla Alman Büyükelçiliği'ne iletti.” (Oğuz Satır ve Ali Çifçi. s. 235)

(von Luschan Zincirli’yi kazıyor ve soyuyor.1902)
***
Yukarıda belirtildiği gibi, “kazılar sırasında Osmanlı’nın Halep vilayetinin Beylan (bugünkü Hatay ilinin Belen ilçesi) postane müdürü, Luschan'ın İskenderun başkonsolosuna yazdığı mektupları içeren bir pakete el koyunca daha fazla sorun ortaya çıkmıştı
Bu paket, pul içermediği gerekçesiyle açılmıştı.
Her mektup için para cezası kesildi ve paketi getiren postacı iki gün gözaltında tutulduktan sonra serbest bırakıldı.”
Bu postane ve müdürü de Alman kazı ekibine sorun çıkarıyordu demek!
Kasa kasa tarihî taşların yabancılar tarafından götürülmesi yurtsever memurların gücüne gidiyordu muhakkak!
Onlar ne bilsinler Osman Hamdi Bey’in “Bir Türk Sokağı Manzarası” adlı resim tablosunu kim satın aldı ve şimdi nerede?
“Ardından Hassa'da (Zincirli ve İskenderun arasında) yeni bir postane açıldı ve von Luschan'a bundan sonra mektuplarını oraya teslim etmesi gerektiği bildirildi”.
Yukarıdan emir gelmişti herhalde: “İstanbul’da olduğu gibi Gaziantep’te de talancı Almanların işini kolaylaştırın”!
“Bu olayların ardından, ‘ırkçı’ von Luschan durumu önce Alman Büyükelçiliği'ne, ardından Osmanlı Hariciye Nezareti’ne şikâyet etti.”
Yerel görevliler de yüce Alman kaçakçılarına iş kesiyordu!
Öyle ya da böyle, Gaziantep direniyordu!
“Hariciye Nezareti, Dahiliye Nezareti’nden von Luschan'ın iddialarını araştırmasını tekrar istedi.
İlk yanıt Halep Valiliği'nden geldi ve Valilik, söz konusu mektupların yalnızca Beylan Postanesi'nde tutulduğunu, çünkü damgasız olduklarını ve paketin Zincirli'deki kazıcılardan geldiğinin doğrulanmasının ardından gönderildiği bilgisini iletti.
Posta ve Telgraf Nezareti de benzer şekilde yanıt veriyordu.”
Alman emperyalizminin maşaları hesap soruyor, yerel Osmanlı görevlileri Alman talancıların suçlamalarına karşı birbirlerini koruyordu anlaşılan!
Karşılaştıkları “tüm bu zorluklara rağmen, Almanların Zincirli'deki son kazısı 3 Ocak 1902'de kış koşullarında başladı ve 13 Haziran'a kadar devam etti.
Mayıs ayı sonuna kadar eserlerin temizlenmesi ve kaldırılması dışında çalışmalar tamamlanmıştı.
(Zincirli kazı alanında) K ve J binaları denilen alanlarla Hilani II ve Hilani III'ün (Sam’al/Zincirli sarayının giriş kapıları) güneyinde bir yapı topluluğu ortaya çıkarılmıştı.
Bu arada son kazılar 1902'de yapılmış olmasına rağmen, von Luschan Zincirli'deki kazılara devam etmek ve özellikle höyüğün yer katmanlarını araştırmak, toprak altında bir şey bulunup bulunmadığını saptamak istiyordu. Ancak, Zincirli'de (iyi ki) tekrar kazı yapma fırsatı bulamadı.

(Zincirli’de bulunmuş. Berlin’e kaçırılmış bir Gaziantep aslanı heykeli. Berlin Vorderasiatisches/Önasya Müzesi)
Önceki kazılarda olduğu gibi, bu son kazı sezonunda da ele geçirilen eserlerin bir kısmını Almanya Berlin’e götürmek istiyordu.
İstanbul merkezde Osman Hamdi Bey, bu talebi değerlendirirken, daha önceki taleplerde olduğu gibi, (tek seçici olarak üst makamlara) talep edilen eserlerin çoğunun siyah, ağır taşlar ve önemsiz heykellerden oluştuğunu belirtti.”
Nedense O. Hamdi Bey’e göre; “Zincirli’de ortaya çıkarılan; Anadolu ve bölge tarihine ışık tutan bu heykelimsi kabartmalar ve taş yazıtlar, Osmanlı için “gereksizdi.”
İstanbul’da alıkonulan göstermelikler dışında, her biri bir tarih hazinesi olan bu taşlar pis, kara, kirli taşlardı!
At gitsin!
“Ayrıca, eserlerin İstanbul'a nakliyesi için yeterli bütçe olmadığını ve bu nedenle önemsiz eserlerin bir kısmının nakliye masraflarını karşılamaları karşılığında Almanya'ya verilmesinin uygun olacağını bildiriyordu Hamdi Bey.”
Ver kurtul!

(Zincirli’de son kazı döneminde bulunan eserlerin C.Humann’a nakliye masrafı verilmesini izin vermeyen Meclisi Vala’nın (Dvlet Konseyinin) Tanzimat Dairesinin resmi karar yazısı. Ancak bu karar Osman Hamdi Bey’in gayretiyle Mülkiye Dairesinde yapılan toplantıda değiştirilmiş, bu eserler nakliye masraflarını karşılaması karşılığında Humannn’a verilmişti. (BOA.İ.MF. 8/53.. Oğuz Satır ve A.Çifçi s.226)
***
Osmanlı Devleti’nin Müzeler Müdürü Osman Hamdi Bey’in üst makamlara bildirdiği,Gaziantep eserlerinin; “siyah, ağır taşlar ve önemsiz heykeller” olduğu görüşü önce“Maarif Nezareti'ne ve ardından Babıali'ye (Sadrazamlığa) iletilmek üzere Meclis-i Vâlâ’ya (en üst danışma meclisi) gönderildi.”
Bu görüşü uygun bulmamış olmalı ki “Şûrâ-yı Devlet’in (Yargıtay–Danıştay) Tanzimat Dairesi, eserlerin nakliye masrafları karşılığında takas edilmesi şeklindeki, daha önce yapılan uygulamaya karşı çıktı.”
Demek Hamdi Bey takas denilen bir yöntemle de eserleri yurt dışına gönderiyordu!
Daire; hem von Luschan'a hem de Müze-i Hümâyun’a (Osman Hamdi Bey’e), eserler değersiz ise Almanların bunları neden önce İstanbul'a, sonra da büyük masraf ve zahmetle Berlin'e taşımak istediklerini sordu.”
Hadi bakalım!
“(İkna edici yanıt alınamamış ki) Tanzimat Dairesi, bunun (eserleri doğrudan takas ya da başka kılıfla Almanya’ya göndermek) yerine tüm eserlerin Müze-i Hümâyun (Osmanlı Müzeler Müdürlüğü) bütçesi kullanılarak İstanbul'a getirilmesi gerektiğini bildirdi.
Gereksiz ve mükerrer parçalar, Alman yardımına gerek kalmadan nakliye masraflarını karşılamak için İstanbul'da açık artırmayla satılabilirdi.
Her şeyi bir kerede İstanbul'a taşımak için yeterli para yoksa, eserlerin parça parça gönderilmesine karar verilebilirdi.
Böylece Daire, Almanların ve Osmanlı İmparatorluk Müzesi'nin (yani Osman Hamdi Bey’in) bu eserlerin "bayağı ve değersiz" olduğu yönündeki fikrine karşı çıkmış oluyordu.” (O. Satır, A. Çifçi, s. 235)
Soygun o kadar açıktı ki usulsüzlükler ve keyfilik ayan beyan ortadaydı!
Bir de, nakliye için koca Osmanlı Devleti’nin parası neden olmasın?
Bu yıllarda Padişah II. Abdülhamit, sadrazam Said Halim Paşa idi.
“Osmanlı Müzeler Müdürü Osman Hamdi Bey, 4 Kasım 1902'de Şûrâ-yı Devlet (Yargıtay–Danıştay) Mülkiye Dairesi'nde düzenlenen bir değerlendirme toplantısına katılmaya davet edildi.”
İşler karışmıştı.
Devletin bir kesimi Osman Hamdi Bey’den hesap soruyordu:
“Gel anlar bakalım”!

(Zincirlide bulunmuş. Berlin’e kaçırılmış , Gaziantep yöresi tarihi ile ilgili Kral Kilamuwa yazıtı. Berlin Vorderasiatisches/Önasya Müzesi)
***
“Bu toplantıda Hamdi Bey, Almanların 1888–1902 yıllarında Zincirli’de yaptığı kazılarda bulunan eserlerin daha önce, İstanbul’a, Müze’ye getirildiğini ve tarihî değerlere sahip olmalarına rağmen, (önceden defalarca bildirdiği gibi) daha sonraki kazılarda bulunan eserlerin sanatsal açıdan hiçbir öneme sahip olmadığını, 2–3 ton ağırlığında ağır taşlardan oluştuğunu ve genellikle kırık, parçalanmış ve özgün özelliklerden yoksun olduğunu söyledi.”
Tutumunda ısrarcıydı Hamdi Bey. Dediğim dedikti!
Gaziantep eserlerini Almanlara vermekte sakınca görmüyordu!
“Anadolu’daki kötü yollar ve uzun mesafeler nedeniyle bunların İstanbul'a taşınmasının çok zor ve maliyetli olduğunu söylüyordu.
Önceki kazılarda olduğu gibi Alman kazı ekibinin eserleri İstanbul'a getirmesi, burada incelenmesi, Müze için önemli ve gerekli görülenleri muhafaza edilmesi ve geri kalan eserlerin "uygun bir miktarının" nakliye masrafları karşılığında Almanlara verilmesi uygulamasına devam edilmesini, bunun Müze-i Hümâyun’un gelişimine (ne demekse!) hizmet edeceğini savundu.
Üstelik son kazıların 1902'de yapılmış olmasına rağmen, (hırsızların başı Carl Humann’ın çırağı) von Luschan, Zincirli'deki kazılara devam etmek ve özellikle höyüğün (eserlerin, antik kentin bulunduğu tepenin) stratigrafisini (yer altındaki tarihsel katmanları) belirlemek istediğini söylüyordu. Ona yardımcı olunmalıydı.”
Osman Hamdi Bey’in (herhâlde tarihî eserler sevgisinden dolayı) Almanlara yardımcı olunması görüşü sabitti!
Bu kadar açık yandaşlık tutumuyla kimseden çekindiği de yoktu.
“Ancak, Alman çırak kaçakçı von Luschan Zincirli'de tekrar kazı yapma fırsatı bulamayacaktı.
Mülkiye Dairesi'nin bazı temsilcileri eserlerin Almanlara verilmesine karşı çıkmaya devam etse de sonunda önemli ve gerekli eserlerin Müze için ayrılması ve geri kalanının nakliye masrafları karşılığında Almanlara verilmesi konusunda anlaşmaya varıldı.
Ancak Müzenin (yani Hamdi Bey’in) inceleme işlemlerini, her şeyi İstanbul'a götürmek yerine Zincirli'de gerçekleştirmesi şartı koşuldu.”
Osman Hamdi Bey bu şarta uydumu acaba?
“Bu kararın ardından Sultan'ın onayı istendi ve ardından 21 Şubat 1903'te karar yayımlandı.” (O. Satır, A. Çifçi, s. 239)
Bu denli çok aşamadan geçen bu karar sonuda Padişah II. Abdülhamit tarafından da onaylamıştı!
Almanlar ve Osman Hamdi Bey bir kez daha kazanmıştı.
Emperyalizm ne kadar açgözlüydü ve kimi ülke aydınları (!) ne kadar kolay vazgeçiyordu vatanın toprağından, taşından!
“Önceki sezonlardan farklı olarak, son sezondaki eserler 23 Mayıs 1903'te, kazıların finansmanını sağlayan “Deutsche Orient-Gesellschaft” (Alman Doğu Derneği) tarafından Berlin Müzeleri’ne ücretsiz olarak bağışlandı.”
Kimin malını kime bağışlıyorlardı ki!

(Osman Hamdi Bey’in sayda-Lübnan’da bulduğu, çıkarıp İstanbul’a getirdiği İskender lahdi olarak tanınan eser. Temsili resim)
***
Osmanlı Devlet Arşivleri'ndeki belgeler, Osman Hamdi Bey'in, eserlerin Zincirli'den Almanya'ya transferinde önemli bir rol oynadığını ortaya koyuyor.
Ancak Bayburt Üniversitesi’nden Dr. Yıldıray Yıldırım bu konuda biraz daha farklı düşünüyor.
Bu görüş ülkemizde konuyla birçokilgili kişinin bakışını de yansıtıyor
Y.Yıldırım, yurt dışına çıkarılan eserlerimiz için;“İşlemler (başvuru, izin, kazı, eserlerin paylaşılması ve yurt dışına götürülmesi) sırasında (1884 Asâr-ı Atîka) Nizamnamesi çerçevesinde önce Maarif Nezareti ve ona bağlı olan Müze-i Hümâyun Müdürlüğü’nün görüşlerinin alındığını ve ruhsatların buna göre verildiğini” bildiriyor.
Yani işler “kanuni (yasal)”!
“Carl Humann ve ondan sonra kazının başına geçen Felix von Luschan’ın, Nizamnamenin kısıtlamalarından kurtulmak için farklı yollara başvurduğu görülse de her iki durumda devlet adamlarının konu ile ilgili işlemlerde nizamlar çerçevesinde hareket ettiği ve bu konuda büyük bir hassasiyet gösterdiklerinin anlaşıldığını belirtiyor.”
Yani, Alman von Luscahan’ın yaptığı alavere dalavereye rağmen Müzeyi Hümayun Müdürü Osman Hamdi Bey dahilOsmanlının üst düzey Devlet adamları üstlerine düşen görevi layıkıyla yapmışlar!
Gene de “yapılan kazıların neticesinde bulunan birçok eserin yurt dışına çıkarılmasına engel olunamadığını da” vurgulamaktan edemiyor.
“Ancak bu süreçte eserlerin çıkışının kaçakçılık, yağma veya talan şeklinde değil, Nizamnamenin bu konuda açık kapı bıraktığı 32. maddesi çerçevesinde Padişah’ın onayıyla gerçekleştiğini” ileri sürüyor.
Sanki o maddeyi Hamdi Bey o yasaya koydurmamış ve üstüne basa basa kullanmamış gibi!
“Ülkenin içinde bulunduğu siyasal, ekonomik ve toplumsal koşulların da bu eserlerin yurt dışına çıkmasına zemin hazırlamış olduğunu, Almanlar tarafından (Osman Hamdi Bey’e eserlerin yurt dışına çıkarılabilmesi için büyük inisiyatif veren) Nizamnamenin 32. maddesinin yoğun olarak kullanılmasına neden olduğunu da söylemektekaçınmıyor. (Yıldırım Yıldıray, Almanlar Tarafından Yapılan Zincirli Höyük [Sam’al] Kazıları ve Osmanlı Devleti’nin Bu Süreçteki Uygulamaları, DergiPark, Yıl: 2024, Sayı: 23, s. 109).
“Yani Anadolu eserlerinin yurt dışına götürülmesinde/kaçırılmasında Osman Hamdi Bey’in tek başına suçlu olamayacağını söylüyor”.
Bu konuda tabii ki haklı!

(Zincirlide bulunmuş. Berlin’e kaçırılmış bir sfenks heykeli. Berlin Vorderasiatisches/Önasya Müzesi)
***
Bu açıdan bakıldığında acaba Osman Hamdi Bey, Anadolu talanında; Bergama ve Gaziantep soygununda bir “günah keçisi” mi?
Kişiliğini oluşturan; bir aydın, sanatçı, devlet adamlığı olma bağlamında yansıttığı bütün olumsuzluklar karşısında hiç mi olumlu yanları, devlete ve topluma yararlı davranışları yoktu Osman Hamdi Bey’in.
Devletin çıkarlarını tam anlamıyla korumadığı, Anadolu’nun tarihî eserlerinin yağmalanmasına göz yumduğu, çıkmasına ön ayak olduğu 1884 Asâr-ı Atîka yasasına koydurttuğu örtülü bir maddeyle soyguna kapı açtığı, bu yönde başta Almanlar olmak üzere yabancılarla iş birliği yaptığı, sahip olduğu güzel resim yapma yeteneğini evrensel boyuta taşımayıp bir ölçüde Batı Oryantalizmini yinelediği, bu durumu kişisel çıkarı için kullandığı ona yöneltilen başlıca yakıştırmalardır.
Ülkenin gerçekliğinden kopmuş, Fransız-Alman özentili bir “paşa çocuğu” olduğu, Avrupai bir “paşa” hayatı yaşadığı da ortadadır.
Batmakta olan Osmanlı Devleti gemisinin (ne içinde ne dışında) önemli kaptanlarından biri olduğu da açıktır!
Ancak bütün bu olumsuz saptamalarla birlikte yönetsel, toplumsal, kültürel hayatımıza kattıkları da göz ardı edilemez.
Osman Hamdi Bey (1842–1910) aynı zamanda, Osmanlı Devleti’nde arkeoloji, müzecilik, kültür varlıklarının korunması, güzel sanatlar eğitimi ve hukuk alanlarında köklü ve kalıcı dönüşümler yaratmış çok yönlü, ilginç bir figürdür.
Osmanlı’da arkeolojinin kurumsallaşmasını sağlamıştır. İlk Osmanlı arkeoloğu sayılır. Arkeolojiyi devlet denetimine alan sistemli adımlar atmıştır.
1884 Asâr-ı Atîka Nizamnâmesi’nin çıkarılmasında baş rolü oynamıştır.

(Osman Hamdi Bey’in kendi yaptığı portresi)
Bu düzenleme ile daha önce çıkarılmış 1869 ve 1874 Nizamnameleri geliştirilmiş; eski eserlerin yurt dışına çıkarılması yasaklanmış, bulunan eserlerin devlete ait olduğu hükme bağlanmıştır. Bu, Osmanlı’da kültür varlıklarını korumaya yönelik ilk modern hukuk metnidir.
Ancak bu Nizamnameye koydurduğu 32. madde ile bulunan tarihî eserlerin özellikle Almanlara verilmesi onayını kendi inisiyatifine almak gibi, belki bilinçli ama korkunç bir eylem yapmış, bu da başta Bergama ve Gaziantep olmak üzere Anadolu’nun tarihî eserleri soygununun gerçekleşmesinin önünü açmıştır.
Osman Hamdi Bey, Müze-i Hümâyun’u (Osmanlı İmparatorluk Müzesini) çağdaş bir müzeye dönüştürmeye çalışmış, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin de kurucu müdürü olmuştur.
Bu girişimle Müze, bir eser biriktirilen depo olmaktan çıkarılmış, bilimsel tasnif, sergileme ve kataloglama esaslarına kavuşturulmuştur.
Bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin ana binası onun döneminde inşa edilmiştir.
Mimarlığını Fransız asıllı İstanbul doğumlu bir Levanten olan Alexandre Vallaury tarafından yapılan ana bina 13 Haziran 1891’de açılmış, 1903 ve 1907’de yapılan eklerle bugünkü yerleşke oluşturulmuştur.
Ne yazık ki ilk ana binanın maliyeti ile ilgili bir kayıt bulunmuyor (belki de biz bulamadık)!
Sonradan yapılanların maliyetinin 20.000 Osmanlı lirası (yaklaşık 20 bin dolar) tuttuğu bildiriliyor.
Böylece Osmanlı Devleti’nde müzecilik, ilk kez bilimsel ve kamusal bir nitelik kazanmıştır.
Osman Hamdi Bey bir arkeolog olmamasına rağmen Sayda’da (Lübnan) yaptığı kazılarda (1887) ortaya çıkardığı muhteşem İskender Lahdi dünya çapında bir eser sayılıyor.
Nemrut Dağı’nda, Gaziantep-Zincirli’de Alman Carl Humann ve Felix von Luschan’la birlikte yaptığı çalışmalar; keşif ve kazılar Anadolu’da Türk arkeolojisi açısından öncü niteliktedir.
Tabii ki bu davranışlarla beraber Gaziantep-Zincirli kazılarıyla ve buluntularıyla ilgili verdiği kararların sonucu; bir soygun, bir talan, tam bir felaket olmuştur.
Osman Hamdi Bey, II. Abdülhamit emriyle 1882’de açılan Sanayi-i Nefîse Mektebi’nin (Güzel Sanatlar Akademisi’nin) de kurucusu sayılır.

(Osman Hamdi Bey’in yapılmasına öncülük ettiği İstanbul Arkeoloji Müzesi- Günümüz)
Bu okul ülkede resim, heykel, mimarlık alanlarında ilk akademik eğitim kurumudur.
Böylece “Halifelikle” yönetilen Osmanlı’da resim ve heykelin “meşru” sanatlar olarak kabulünü sağlamıştır. Bu olgu sanatın medrese dışı, çağdaş bir eğitimle öğretilmesini başlatması açısından büyük önem taşır.
“Kaplumbağa Terbiyecisi”, “Silah Taciri”, “Mimozalı Kadın” gibi eserlerinde; “gelenek–modernlik çatışmasını”, “bürokratik hantallığı”, “doğu–batı ilişkilerini” sembolik bir dille ele almış, Osmanlı resminde eleştirel ve düşünsel içerik ilk kez bu düzeyde ortaya çıkmıştır.
Bu tutum Osmanlı aydınlarını, sanatçılarını ve memurlarını müzecilik ve arkeoloji alanlarına yönlendirmiştir.
Osman Hamdi Bey’in sevaplarıdır bunlar. Elbette küçümsenemez!
Ancak beş hacimli makaleden beri sürdürdüğümüz Gaziantep soygunu ve öncesi Bergama kaçakçılığı ele alındığında Hamdi Bey’in “sahip olduğu günahların” boyunun haddi hesabının olmadığı da açıktır.

(İstanbul-Sanayii Nefise Mektebi. Bugün Şark Eserleri Müzesi).
***
Özellikle Gaziantep soygunu ile ilgili olan bitenler, bu kaçakçılık ilginç bir şekilde Osman Hamdi Bey’in, Osmanlı Müzeler Müdürü’nün resim tablolarıyla da bağlantılanıyor.
Onun ressam kişiliği, resim yeteneğini dünyaya duyurma hevesi ve tablolarını satma çabası, bu bağın kendiliğinden değil, zorunlu olarak kurulmasına neden oluyor.
Bu durumda Mimar Sinan Üniversitesinden Prof. Funda Berksoy’un yaptığı saptamalar göze batıyor ( Funda Berksoy, Osman Hamdi Bey's Turkish Street Scene and Late-Nineteenth-Century Power Relations between the Ottoman and German Empires):
“1898’de bazı eserler edinmek (satın alıp kaçırmak) için İstanbul’a gelen Alman sanat tarihçisi Wilhelm Vöge, Berlin Kraliyet Müzesi Bölüm Müdürlerinden Wilhelm von Bode’ye (daha sonraki yıllarda Berlin Müzesi/Hapishanesi’nin bir bölümüne adı verilecektir) yazdığı mektuplarda, resmî formaliteleri hızlandırmak için Osman Hamdi'den bir tablo satın alınmasını tavsiye ediyordu.
W. Vöge’nin çabalarına yardımcı olan Theodor Wiegand da (bu bağlamda) Almanya'ya gönderdiği bir raporda Osman Hamdi'nin tablolarının satın alınmasını öneriyordu.
Burada T.Wiegand (1864-1936) için bir parantez açmak gerekiyor.
Wiegand, Carl Humann’dan sonra Alman Anadolu arkeolojisinin en etkili kurumsal figürü sayılıyor.
Bergama ve Gaziantep’te kazı yapmamasına rağmen Milet, Didyma, Priene, Magnesia, Samos gibi kazı yaptığı yerlerden çıkan eserlerin yurt dışına –özellikle Berlin’e– götürülmesinde doğrudan ve belirleyici rol oynadığı görülüyor. (https://digi.ub.uni-heidelberg.de/diglit/wiegand1911)

(T.Wiegand’nın başında olduğu çete tarafından Berlin’e kaçırılan Milet (Söke-Aydın) Pazaryeri kapısı. Bataklığa gömülmekte olan Berlin Pergamon Müzesi/Hapishanesinde küfleniyor)
Bu antik kentlerden yapılan tarihî eser kaçakçılığının baş mimarıdır. Milet’in ünlü “Pazar Yeri Kapısı”nın Berlin’e kaçırılması onun en uğursuz marifetidir.
Wiegand, Berlin’deki Pergamon Müzesi/Hapishanesi’nin (Pergamonmuseum’un) planlanması ve koleksiyonlarının şekillenmesinde de kilit isimdir.
Zeus Sunağı’nın bulunduğu; üzerinde inşa edildiği nehre her gün biraz daha batmakta olan ürkütücü yapıyı sadece bir sergi binası değil, “imparatorluk vitrini” olarak kurgulamıştı.
Hitler mimarisini andıran bu koca yapı, köksüz bir kültür üzerine kondurulmuş Alman emperyalizmini yaldızlama unsurlarından biri oldu.
Theodore Wiegand, Bergama eserlerinin bulundukları yerlerinden sökülüp Berlin’de yeniden monte edilmesi fikrinin baş savunucularındandı.
1933’ten sonra faşist Nazilerle uyumlu çalıştı, Hitler Devleti’nin tarihî eserler konusunda kullandığı baş aletlerden biri oldu.
Faşist Alman Devleti tarafından onurlandırıldı.
Carl Humann’ın ölümünden sonra kaçırılan Bergama eserlerinin belgelenmesi, ölçüm ve yeniden plan çıkarma işlerinde Berlin tarafından görevlendirildi.
Wiegand ,tabii ki bu işleri yaparken Osmanlı bürokrasisinde Osman Hamdi Bey’le karşılaşacaktı.
1884 Asâr-ı Atîka Nizamnâmesi’nin, tarihî eserlerin yurt dışına götürülmesine ilişkin sözde zorluklarını pratikte aşılabilir düzenlemeler olarak görmüştü.
Haklıydı da!
Bu dönemde Alman kazıları konusundaki sınırlamalar çoğu zaman diplomatik ilişkiler, imtiyazlar, teknik–mali güç sayesinde esnetiliyordu.
Bir de bu yasa sayesinde Osman Hamdi Bey’in elinde bulunan sınırsız onay yetkisi bu esnemeye yardımcı oluyordu!
Nitekim Prof. Funda Berksoy’a göre, “(Alman Devleti kaçakçılık şebekesinin elemanları Wöge ve Bode’nin işlerini kolaylaştırmak için) Theodor Wiegand’ın Berlin’e gönderdiği rapor, Osman Hamdi’nin Almanlara tablo satışının arkeolojik kazılar konusunda iki ülke arasında kurulan ilişkilerin ayrılmaz bir parçası olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.”
Wiegand, bir konuda onlara sorun çıkaran Osman Hamdi hakkında şunları söylüyordu:
“Daha önce olduğu gibi, (Osman Hamdi) oldukça komik bir şekilde, sanki iş birliği yapmak istemiyormuş gibi davrandı... Bu nedenle onu tamamen atladık ve doğrudan Sultan’la (II. Abdülhamit) iletişime geçtik. Bu sefer bu insanlara, emir verilecek uysal koyunlar olmadığımızı göstermeliyiz. Artık aldatılmaya ve daha da önemlisi, kalitesi şüpheli yağlıboya tabloları fahiş fiyatlara satın almaya zorlanmaya tahammül etmeyeceğiz.” (F. Berksoy, s. 61–62)
Emperyalizmin maşaları uysal koyun olabilir mi hiç? Osmanlının bürokratlarının arzularına boyun eğebilir mi? Arkalarından Avrupa devi Almanya var.
Müdür sorun çıkarıyorsa ondan büyük Padişah var!
Anlaşılan Alman kaçakçılar, zaman zaman, muhtemelen kendi çıkarları için, onlara (nedense) sorun çıkaran Osman Hamdi’yi de aşmak için yol arıyor, bunu ifade ederken de Osmanlı Müzeler Müdürü’nün durumunu da ortaya seriyordu.

(Zincirlide bulunmuş. Berlin’e kaçırılmış Gaziantep at başlarıı Berlin Vorderasiatisches/Önasya Müzesi)
***
Hamdi Bey’in yaptığı renkli, anlamlı, ancak biçim ve niyeti konusunda tartışmalı resim tablolarının tarihî eserlerimizin yurt dışına götürülmesinde konu edilmesi üzücüdür.
Onun bu karmaşık davranışlarında, dışa yansıyanların dışında psikolojik etmenler de olabileceği ileri sürülebilir.
Onun, resim yapma yeteneğini herkese tanıtma isteğinin yanı sıra resim yapmayı bir psikolojik rahatlama aracı olarak kullanıyor görünmesi, eserlerin kendi verdiği onaylarla yurt dışına götürüldüğü ve kaçırıldığı gerçeğini değiştirmez.
Osman Hamdi’nin yaşamındaki sarsıntıların onun ruhsal durumunu etkilemediği düşünülemez.
Babası İbrahim Ethem Paşa’nın; Osmanlı’nın, 1821’de Mora Yarımadası’ndaki Yunan bağımsız devletinin kurulmasına yol açan isyana katılan Sakız Adası halkını kılıçtan geçirdiği ortamda, muhtemelen öksüz kalan ve İbrahim Ethem adı verilen bir çocuk olarak İstanbul’da yetiştirilmiş olması dikkat çekicidir.
Aldığı iyi eğitim ve sergilediği tutum sayesinde bu çocuk, Osmanlı bürokrasisinde Sadrazamlığa kadar yükselmiştir.
“Sakızlı” namıyla anılan İbrahim Ethem Paşa’nın bu yaşam öyküsünün Osmanlı kamuoyunda konuşulması oğlu Osman Hamdi üzerinde derin psikolojik etkiler bırakmış olması olasıdır.
Osman Hamdi’nin genç yaşta hukuk eğitimi için Paris’e gönderilmesi, muhtemelen oradaki bohem hayata kapılarak ressamlar dünyasına katılması, hukuk okumadan geri dönmesi, farklı yaşam tarzı, orada aldığı izlenimler kafa karışıklığının başka bir göstergesi olmalıdır.
İki Fransız hanımla evlenmesi, çoğu mektubu Fransızca yazacak kadar dış dünya ile ilgili olması, farklı nüanslarla Avrupalıların Osmanlı’yı gördüğü gözle görmeye çalışan resimler yapmaya kalkışması onun karmaşık ruhsal evrenini gösteriyor olabilir.
Böyle bulanık bir yaşam çizgisinin kişisel sonuçlarının varacağı yol uçurumdur:
Gaziantep-Zincirli eserlerinin Osman Hamdi Bey’in özel gayretiyle götürüldüğüyle ilgili bir kitabın sahibi araştırmacı Yaşar Yılmaz, “Osman Hamdi Bey’in tefeci sarraflar ve (Galata) bankeri-tefeci (İzmirli Levanten) Baltazi ailesiyle ilişkisinden dengesiz harcama ihtiyacı içinde olduğunu, en az sekiz yerden maaş almasına karşın iki yalı, çalışan personeli, kumarı sevmesi gibi nedenlerle sürekli paraya gereksinim duyduğunu”belirtir. (https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/osman-hamdi-bey-in-sasirtan-yuzu/16436)
Yaşar Yılmaz ekler: Sadrazam çocuğu olduğu için Padişah'ın “rütbe-i bala ihsan etmesi” yani liyakat gözetmeden tepeden inme Saray desteği vermesi ile Müze-i Hümayun (İmparatorluk Müzesi) Müdürü olur.
Müze müdürlüğüne getirilmeden önce de padişahlık döneminin güçlü, görünmeyen elleri, onu bol paralı görevlere oturttur. Osman Hamdi Bey, daha çok kazansın diye 1895'de İstanbul Kabataş Taksim arasında bir vargel hattı (füniküler) yapma ve işletme hakkına kavuşturulur, bir Fransız ortakla birlikte bira üretiminde kullanılan Ömer otu (şerbetçi otu) yetiştirmek için 10 yıl öşür vergisinden muaf tutulur. Sakarya'da geniş topraklar edinir.(Yaşar Yılmaz. Osman Hamdi’nin Öteki Yüzü)
Gazeteci Necati Doğruda Yaşar Yılmaz’a dayanarak Osman Hamdi’nin ”şöhrete düşkünlük, kumara düşkünlük, kadına düşkünlük, paraya düşkünlük” gibi zayıf yanlarından söz eder.( https://www.yenivatan.at/osman-hamdinin-gercek-yuezue-soehrete-dueskuenluek-kumara-dueskuenluek-kadina-dueskuenluek-paraya-dueskuenluek-sonuc-isbirlikcilik/? doing_wp_cron=1769196534.8633399009704589843750)
Bunlar, bir Osmanlı ve Türk yüksek devlet görevlisine hiç de yakışmayacak nitelemelerdir!
Bir de bunlara bir devlet adamı olarak yaşadığı dönemin kargaşalı siyasal koşulları eklenirse Osman Hamdi’nin psikolojisinin bataklığa nasıl düştüğü anlaşılır.
Ancak bunların hiçbiri, kişisel servet edinmesine yol açan karar ve eylemlerinin Anadolu’ya verdiği zararlar kadar ağır sonuçlar doğurmamıştır.
Bu süreçlerde ne kadar “sevap” işlemiş olsa da!

(Osman Hamdi Bey’in Kocaeli-Gebze’deki malikanesi. Günümüzde müze olarak kullanılıyor.)
***
Gaziantep soygununda ve Bergama talanının yoğunlaşmasında Osmanlı Müzeler Müdürü Osman Hamdi Bey’le Alman Devletince Anadolu tarihî eserlerinin Berlin’e götürülmesinin baş aktörü Carl Humann arasındaki yakınlık ve iş birliği belirgindir.
Hamdi Bey, 1881 yılında Osmanlı Devlet Müzesi’nin (Müze-i Hümâyun) müdürü olmuş ve 1910 yılındaki ölümüne kadar bu görevde bulunmuştur.
Carl Humann da Anadolu’ya geldiği 1863–64 yılından öldüğü 1896 yılına kadar aksatmadan tarihi eser kaçakçılığını sürdürmüştür.
Bu durum, Hamdi Bey'in Humann'a kardeşinin ölümünü anlattığı ve kızı Nazlı'nın doğumundan duyduğu heyecanı paylaştığı 1893 tarihli mektuplarına açıkça yansır.
O kadar yakındırlar ki Hamdi Bey, 1894’te kendi evinde ağırladığı Carl Humann'ın bir portresini bile çizmiştir. (O. Satır, A. Çifçi, s. 240)
Doç. Oğuz Satır ve Doç. Ali Çifçi’ye göre bu yakın dostluk, Zincirli kazılarının hızlı ve kolay yönetilmesinde ve özellikle kazılan eserlerin Almanya'ya taşınmasında önemli bir rol oynamıştır.
Carl Humann, kurduğu, organize kaçakçılık şebekesi denebilecek bağlantılarla, tarihî eserler konusunda Almanya’nın Osmanlı ülkesindeki adamıdır.
Hamdi Bey, arkeolojik eserlerin yurt dışına çıkarılmasını yasaklayan ve Osmanlı topraklarından Batı ülkelerine eser akışını engelleyen 1884 tarihli Asâr-ı Atîka Yönetmeliği'nin de başlıca yazarlarındandır. Ve bu yasa kendisine bu konuda neredeyse sınırsız inisiyatif kullanma yetkisi vermiştir.
Bu nedenle Carl Humann dışında da ABD’li Renata Holod ve Robert Ousterhout gibi birçok araştırmacıya göre; Osmanlı İmparatorluğu'nda kazı yapmak ve arkeolojik buluntuları kendi ülkelerine götürmek isteyen yabancı arkeologlar hep Hamdi Bey ile iyi ilişkiler kurmaya uğraşmışlardı.
Resimlerini satın alarak, önemli uluslararası sanat sergilerinde sergileyerek, ona fahri doktora vererek veya kendisi ve ailesiyle yakın dostluklar kurmaya çalışarak gözüne girmeye çalışmışlardı.
Örneğin, Sir Arthur Evans, Sir William Ramsay ve David G. Hogarth'ın girişimiyle Oxford Üniversitesi, Hamdi Bey'e 1913’te Fahri Hukuk Doktorası unvanı vermişti.
Ayrıca Pennsylvania Üniversitesi'nden de fahri doktora unvanı almıştı. (O. Satır, A. Çifçi, s. 240)
Hamdi Bey'in resim tabloları, Louvre Müzesi'nde Doğu Antikaları Küratörü olan Léon Heuzey’nin çabalarıyla Fransızlar tarafından ve Pennsylvania Üniversitesi aracılığıyla ise Amerikalılar tarafından satın alınmıştı.
Benzer şekilde, Liverpool Üniversitesi rektörünün (Sir F. Chatillon Danson) tavsiyesi üzerine “Genç Bir Emir Çalışıyor” (1905) adlı eseri İngiltere'deki Walker Sanat Galerisi tarafından satın alındı. (O. Satır, A. Çifçi, s. 241)
Zincirli kazılarını gerçekleştiren Almanlar da Hamdi Bey’in sanat kariyerini desteklediler. 1891’de üç tablosu Berlin'deki Uluslararası Sanat Sergisi'nde sergilediler ve sanata katkılarından dolayı kendisine onur belgesi verdiler.
Bu durum Osmanlı Hamdi Bey’in iyi bir ressam oluşundan, seçkin eserler üretmesinin çok ötesindedir!

(Carl Humann’ın Berlin Pergamon Müzesi/Hapishanesinde bulunan Adolf Brütt tarafından yapılmış, Almanlara göre onurlandırma büstü.)
***
Gaziantep-Zincirli kazılarının son perdesi, genel soygunun akışının; tarihî eserlerin kaçırılmasının yanı sıra bu eserlere verilen zararları da gözler önüne seriyor.
Carl Humann’ın ölümü üzerine yerine geçen çırağı Felix von Luchann 1902’de kazı ruhsatı almak için yaptığı başvurunun yanı sırahem kazı izinleri hem de kazılardan çıkarılan eserlerin Almanya'ya taşınması için başka başvurularda da bulunmuştu.
Doç. Oğuz Satır ve Doç. Ali Çifçi tarafından İncelenen Osmanlı arşiv belgeleri, Osman Hamdi Bey'in Zincirli'den çıkarılan eserlere ilişkin Humann'dan sonra Luschan’ın da taleplerini sürekli olarak yerine getirmeye çalıştığını gösteriyor.
“Hamdi Bey'in Zincirli kazılarından eserleri elinde tutmak için güçlü bir çaba gösterdiğine dair bir kanıt bulunmuyor.
Aksine, tarihî eserleri Alman ekibine verme fikrini sürekli desteklediği anlaşılıyor.
Eserlerin değerini küçümsemiş ve masrafları karşılığında Almanlara verilmesinin makul olduğunun hep savunucusu olmuş.
1884 Asâr-ı Atîka Nizamnâmesi’nin 3. ve 8. maddeleri eserlerin Osmanlı mülkiyetinde olduğunu kesin bir şekilde belirtir, eski eserlerin yurt dışına çıkarılmasını yasaklarken, 32. madde bunların yurt dışına transferi için yasal bir zemin sağlamış.
Bu madde, Zincirli kazılarıyla ilgili yazışmalarda sıklıkla alıntılanmış ve Hamdi Bey, eserlerin bu maddenin hükümleri uyarınca yurt dışına çıkarılmasını desteklemiş. Çünkü çıkarılmaya onay yetkisi kendisine ait.
Üstelik, yabancılar tarafından bu eserlerin yalnızca resim ve kalıplarının alınabileceğini vurgulayan 11. ve 12. maddeler bu yasada yer almışken!
Ayrıca, Devlet içinde ve Almanlarla yapılan yazışmalarda kazılardan elde edilen küçük buluntular hakkındahiçbir bilgi bulunmaması da dikkat çekici.
Küçük buluntuların önemsiz görüldüğü ve hatta hiç söz edilmediği de görülüyor.
Yine, bu mektuplarda ve arşiv belgelerinde Zincirli Höyük ve çevresinden toplanan eserlerin Almanya'ya nakli hakkında da hiçbir bilgi yok.
Kazılardan çıkarılan eserlerin yalnızca birkaçı zorlu koşullar altında uzun bir yolculuğun ardından İstanbul'a taşınırken, çoğunluğu Berlin'e götürülmüş.
Ancak, kazılardan çıkarılan eserlerin, özellikle de büyük kabartmaların, genellikle bu kadar uzun bir yolculuk için uygun olmadığı da ortadadır.
Bu nedenle, kazıda elde edilen kalın kabartma blokların arka kısımları, taş ustaları tarafından taşınmalarını kolaylaştırmak için ince levhalara dönüştürülmüş.
Tabii ki bu uygulama bazen eserlerin parçalanmasına yol açmış.
Örneğin, 1883 yılında Sakçagözü'nden (her nasılsa) satın alınarak Berlin'e götürülen av sahneli ortostat, taş ustaları tarafından tıraşlanıp inceltilmiş.
Bu kabartma üç parçadan oluşmuş ve üçüncü kabartmanın inceltilmesi sırasında köşelerinden birindeki çatlak kırılmış ve üçüncü kabartma beş parçaya bölünmüş.
Kabartmaların sadece arka kısımları taşınmaları için yontulmakla kalmamış, aynı zamanda ağırlıklarını azaltmak için de parçalara ayrılmış.
Örneğin, Dördüncü kazı sezonunda ortaya çıkarılan büyük bir çift sfenks kaidesi iki parçaya bölünmüş ve yeni keşfedilen bir kapı aslanı beş parçaya bölünerek taşınmak üzere kasalara yerleştirilmiş.
Ancak bütün bu gelişmelerde, (Osman Hamdi Bey’in büyük ve kabul edilemez payı olduğu gibi) 19. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı İmparatorluğu ile Almanya arasında süregelen yakın ilişkilerin de bu arkeolojik eserlerin kolayca ihraç edilmesinde, özellikle Şûrâ-yı Devlet (Yargıtay-Danıştay) onayı ve Sultan II. Abdülhamid’in iradesinin alınmasında rol oynadığını belirtmek gerekir.” (Oğuz Satır ve Ali Çifçi, The “Worthless Stones” of Zincirli: Osman Hamdi Bey and the German Excavations of 1888–1902, DergiPark, s. 240-241)

(Zincirlide bulunmuş. Berlin’e kaçırılmış bir kabartma. Berlin Vorderasiatisches/Önasya Müzesi)
***
Gaziantep–Zincirli ve Bergama örnekleri, Osmanlı Devleti’nin son döneminde kültürel mirasın, yükselen emperyalist dünya sisteminin ihtiyaçları doğrultusunda nasıl sistemli biçimde yağmalandığını; bu yağmanın yalnızca “arkeoloji” ya da “bilim” söylemiyle değil, özellikle Alman emperyalizminin siyasal, diplomatik ve mali gücüyle meşrulaştırıldığını açıkça ortaya koyuyor.
Bu süreç, bireysel girişimlerden çok, sanayileşmiş merkezlerin kendilerine tarihsel ve kültürel kök yaratma ihtiyacının, yarı-sömürge konumundaki coğrafyalarda yarattığı tahribatın bir sonucudur.
Osman Hamdi Bey, arkeoloji, müzecilik ve güzel sanatlar alanlarında modernleşme adına önemli adımlar atmış bir figür olmakla birlikte, sahip olduğu geniş yetkileri emperyalist çıkarlarla uyumlu biçimde kullanması, 1884 Asâr-ı Atîka Nizamnâmesi’nin açık bıraktığı alanları fiilen bir “takas ve ihraç” mekanizmasına dönüştürmesi ve Gaziantep ile Bergama eserlerinin Berlin’e taşınmasına verdiği onaylar nedeniyle bu yapının içsel bir parçası hâline geldiği görülüyor.
Carl Humann ve ardıllarının yürüttüğü kaçakçılık faaliyetleri, emperyalist devlet politikaları, Osmanlı–Alman siyasal yakınlaşması ve yerli bürokrasinin iş birliği olmaksızın bu ölçekte gerçekleşemezdi.
Bu nedenle söz konusu talan, ne yalnızca yabancı arkeologlara ne de tek bir Osmanlı bürokratına indirgenebilir; aksine emperyalizmin, kültürel mirası da bir sermaye ve meşruiyet aracına dönüştüren yapısal mantığının somut bir sonucudur.
Bugün bu mirasa bakarken, ne “kahramanlaştırıcı”, ne bütünüyle “kötüleyici” ne de “aklayıcı” yaklaşımlar yeterlidir; esas olan, Anadolu’nun kültürel varlıklarının emperyalizm çağında nasıl, kimler tarafından ve hangi çıkar ilişkileri içinde kaybedildiğini bütün açıklığıyla ortaya koymaktır.
GAZİANTEP VE BERGAMA’NIN TARİHİ ESERLERİ, ZEUS SUNAĞI SOĞUK VE PUSLU BERLİN’E DEĞİL, KADİM GAZİANTEP’E VE GÜZEL BERGAMA’YA AİT. MUTLAKA GERİ GELMELİ, EVLERİNE DÖNMELİDİR!
Not: Bu beşinci makale ile Gaziantep Soygunu ile ilgili yazılarımızı şimdilik tamamladık. Diğer dört makaleye “https://12punto.com.tr/yazarlar” sayfamızdan ulaşılabilir)
Sefa Taşkın
25.01.2026
Karşıyaka/İzmir
Çok Okunanlar
Öğrenci affında son viraj: Teklif Erdoğan’a sunuluyor
Fatih Altaylı'dan tahliye sonrası ilk görüntü
Hazine'den kredi kartı ve KMH limitlerine fren
WhatsApp'tan grup sohbetleri için gizlilik tartışması başlatan özellik
Şu mektuba dikkat!..
Şişli'deki kesik baş cinayetinin zanlılarının yakalanma anı ortaya çıktı
Öncesi, sonrası, bugünü ile 24 Ocak ve 12 Eylül 1980
Gaziantep soygunu-5 / Traşlı taşlar
Şişli’deki vahşi cinayette yeni delillere ulaşıldı
Bilal Erdoğan kendisine verilen suyu neden içmedi?