Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
46,8469
Dolar
Arrow
40,5798
İngiliz Sterlini
Arrow
54,2381
Altın
Arrow
4339,0000
BIST
Arrow
10.642

Köylü ve ahtapot

BERGAMA’DAN SİYANÜR GÜNLÜKLERİ-19

Müjde! Siyanürcülerin bir çocuğu daha oldu!

Koza Madencilik A.Ş. tarafından Çanakkale Merkez’e bağlı Serçiler ve Terziler köyleri yakınlarında yeni bir altın madeni daha açılıyor.

Adı: “Karapınar Açık Ocak Altın-Gümüş Madeni” Projesi.

Çanakkale-Karapınar Barajı’na 1400 metre mesafede. Barajın “orta-uzak koruma alanı” içinde yer alıyor.

Yani bu alan baraj sularını temiz tutmak için sınırlanmış.

Bu alan içine zehirli bir maden açılacak.

Yani, Çanakkale’nin içme suyu ihtiyacını karşılayan baraj suları ciddi bir tehdit altında.

Çevre korumacılar, 93 hektar orman ve 23 hektar tarım arazisinin kazılacağını, doğasının değiştirileceğini, yok olacağını, bildiriyor.

(Çanakkale-Zehirli altın madeni sahası ve Karapınar Barajı)

Bu girişim Çanakkale ilinde işletilmek istenen birçok zehirli madenden sadece biri.

Başta Çanakkale Belediyesi olmak üzere pek çok kurumun itirazlarına rağmen; bu Serçiler köyündeki maden için üçüncü kez başlatılan ÇED (Çevre Etki Değerlendirme) süreci, çevreye zararlı olup olmayacağı konusunda, sonunda projeye “olumlu”, “zararlı olmayacağı” raporu verildi.

Yani, altın madeninin işletilmesinin önü açıldı.

Madeni, ünlü KOZA ALTIN şirketi işletecek.

Önce çok uluslu şirketlerin mülkiyetinde olan bu kuruluş, daha sonra FETÖ’cülükle, vatan hainliğiyle suçlanıp yargılanan Akın İpek’in eline geçmişti; ardından devlet kurumları tarafından el konuldu. Yani bu şirket bir anlamda devletin mülkiyetinde.

Altınlı gümüşlü cevherin büyük olasılıkla kamyonlarla Bergama’ya taşınacağı ve KOZA’nın Ovacık’ta işlettiği siyanürlü maden işletmesinde işleneceği söyleniyor.

Bu siyanürcü şirket, Bergama’yı bin bir risk içeren zehirli atık havuzlarıyla donattı. Bir, iki, üç…

Çanakkale’deki araziler kazılıp tarumar edilecek; ardından geride, ağır metallerle yüklü zehirli pasa yığınları bırakılacak.

Yani böylece zengin topraklarımızın fakir bekçiliğinden kurtulacağız(!)

Daha da zengin(!) olacağız!

Bu noktalara aşama aşama gelindi...

Bakın global zalim kapitalizm ülkenin üstüne nasıl çöktü!

Yerli yandaşları onlara nasıl yardımcı oldu!

(Bergama-Ovacık altın madeninde, üçüncüsü yapılan zehirli atıklarla dolu barajlar/çukurlar-Foto: Özer Akdemir)

***

Günümüzde “zehirli altın madenciliği”, kapitalizmin başlangıcındaki vahşi döneme geri dönüşün en somut göstergesidir.

Ama bu kez daha farklı: Ulusötesi finans kapital, parayı, sanayiyi, teknolojiyi, doğal kaynakları, bilişimi ele geçirmiş; inanılmaz bir silahlı güçle dünyada pervasızca at koşturuyor.

Hem de acımadan, en vahşi yöntemleri kullanarak: İnsanları gaddarca öldürerek.

Erzincan-İliç-Çöpler Zehirli Altın Madeni’nde olduğu gibi.

“Siyanürlü altıncılık”; kapitalizmin para kazanma, sermaye artırma ve sermayeye sermaye katma gibi içgüdüsel eğilimlerinin en vahşi biçimde açığa çıktığı işletme türüdür.

Bu ve benzerlerine, dev şirketler “kıymetli metal madenciliği” diyor.

(Aslında ahtapot sevimli ve akıllı bir yaratıktır ama ürkünçtür de!)

Koca Amerika Birleşik Devletleri bu yüzden, savaşın içine batmış Ukrayna’nın kıymetli metallerine arka kapıdan yaklaşarak, silah karşılığında el koymaya çalışıyor.

Hatta bunlar üzerinde; barış adı altından Rusya ile pazarlık yapıyor.

Para babaları utanmıyor!

Siyanürcü ahtapot çok zalim!

Doğanın canı, insanın kanı üzerine hesap yapıyor!

***

Siyanürlü altıncılık, neredeyse yüz yıldır dünyada doğayı katlediyor; insanlara ve çevreye onulmaz zararlar veriyor, derin yaralar açıyor.

Bu tür işletmeler, toprağın bağrındaki altını siyanür kullanarak alıyor; geriye, doğaya siyanür bileşikleriyle birlikte arsenik, kadmiyum gibi zehirli ağır metaller bırakıyor.

Cevherlerin kükürtlü olduğu altın madenlerinde toprak yüksek derecede ısıtılarak yakılıyor, buna kalsinasyon deniyor. Cevherin içindeki kükürt, kükürt dioksit (SO²) gazına dönüştürülerek uzaklaştırılıyor.

Bunun yanında, cevherde doğal olarak bulunan, şiddetli bir zehir olan arsenik de buharlaşarak arsenik trioksit (As²O³) gazı hâlinde havaya karışıyor.

Geride kalan altınlı toprak, siyanürle işleme tabi tutularak içindeki altın ayrıştırılıyor.

Ondan geriye kalan, ağır metalli zehirli atıklar da bir barajda ya da atık havuzlarında toplanıyor.

Bu işlemin gerek gaz gerekse katı atıkları, dünyanın en zehirli maddelerindendir.

Kırsal alanlara ya da yerleşim yerlerinin yakınına inşa edilen bu tesislerde yapılan işlemler, sıradan bir madencilik faaliyeti değildir.

Açık havada yürütülen yoğun kimyasal süreçlerdir.

Para kazanmaktan başka hiçbir şeyi gözetmeyenlerin, tonlarca zehirle oynadığı çirkin bir oyundur bu!

Altın fiyatları düşer, çıkar; ama zehirler toprağa gömülür, orada kalır.

 (Erzincan-İliç-Çöpler siyanürlü altın madeni. 8 işçinin ölümünden sonra kapatılmıştı. Yeniden açılmaya uğraşılıyor.)

***

Türkiye’de şu anda işletilen veya işletilmeye hazırlanan siyanürlü altın madenleri, işte bu nitelikteki tesislerdir.

Emperyalizmin vahşi şirketleri tarafından ülkemize getirilmiş, yerli işbirlikçileri ve ortakları tarafından faaliyetleri sürdürülmektedir.

“Memleketin yüce menfaati” gibi saptırıcı, aldatıcı gerekçelere kendilerini inandırmış yüksek düzeydeki devlet yetkililerinin bu duruma göz yumması durumun en üzücü yanı!

Hatta, Erzincan’daki kapatılmış ölümcül zehirli madenin yeniden açılmasını savunan, yöre milletvekili Mustafa Sarıgül gibi muhalif politikacılarla birlikte yürüyor süreç! Siyanürlü çamurdan cesetleri çıkarılan 8 insana rağmen!

Ve artık teknolojiyi öğrenmiş, yerli açgözlü kapitalistler de ülkemizdeki bu zehirli altının peşindeler.

Bu şirketler, toplumu ve kamu yetkililerini “zehirli altınla zengin olunacak” hayaliyle oyalarken, bir yandan da ceplerini dolduruyor, doğayı zehirleyerek yok ediyor.

Elbette birçok insan bu durumu görmezden gelmiyor, sesini yükseltiyor.

Zehirciliğe karşı “Hayır!” en etkili ifade olarak ortaya çıkıyor.

Siyanürcülerin, direnenleri susturmak için tutumu ise çok açık: “Her yol mübah!”

Yani sindirmek, razı etmek!

Zaman zaman bunda başarılı da oluyorlar.

***

Emperyalizmin en tehlikeli ürünlerinden “Siyanürcü Ahtapot”a karşı ilk başkaldıranlar, Bergamalılar oldu.

Alman kökenli, Kanadalı, Fransız devleti ortaklı, ABD ve Avustralya sermayeli Eurogold şirketi; siyanürlü madencilik yoluyla “medeniyet” (!) getirmek için geldiği Bergama’da, ummadığı ve hiç beklemediği bir direnişle karşılaştı.

Köylüler, bu işletmenin siyanürle çalışacağını, çevreye zehir saçacağını öğrenince, topraklarını korumak için ayağa kalktılar.

Ne yapmalıydı emperyalizm?

Bergama’da yaşananlar, onlarca başka yerde benzer durumlarla karşılaşacak olan insanlar için ibretliktir.

Çünkü sırada, yaklaşık 500’den fazla deşilecek, siyanürlenecek Anadolu toprağı daha vardı, var!

***

 (Betül Mardin)

Tabii ki “Siyanürcü Ahtapot”, karşısına ilk çıkan engel olarak gördüğü Bergama’yı aşmak için önce halkı ikna etmeliydi.

Siyanürün ne kadar “faydalı” olduğu halka mutlaka anlatılmalıydı!

Zaten yukarıdan, Ankara’dan da işletme izni verilmesi için şirketin kulağına bu yönde fısıltılar ulaşıyordu.

Siyanürcülerin kolları uzundur!

Her kaynağa erişir, her ilişkiyi kullanır.

Çokuluslu Eurogold şirketi, Bergama’da işletmek istediği siyanürlü altın madenine karşı çıkan köylüleri etkisiz hâle getirmek için, tanınmış halkla ilişkiler uzmanlarıyla çalışmaya başladı.

Parlak kâğıtlara basılan broşürler, gazetelere verilen ilanlar, arka arkaya yayınlandı, dağıtıldı.

Köylülere önce pek sokulamadılar. Efeler sert bakışlıydı!

“Siyanürcü şirket, Bergama’yı terk et!” diye avaz avaz bağırıyorlardı.

Tüm doğaya ve insana saygılı olanları dayanışmaya çağırıyorlardı.

Ama, “Siyanürcü Ahtapot için Türkiye gibi bir altın pastası bırakılır mıydı hiç?”

Vazgeçmek yoktu!

Siyanürlü altının “faydaları” anlatılarak, halka mutlaka ikna edilmeliydi!

(Bergama-1994)

***

Yaşananlara Siyanürcü Ahtapot’un gözünden bakan ve yazan şirket görevlilerinden Mühendis A. V. Oygör, gelişmeleri bakın nasıl anlatıyor:

“Bu olumsuz durumlar karşısında şirket yönetimi bir halkla ilişkiler şirketiyle çalışma kararı alır ve İstanbul’da bulunan, halkla ilişkilerin duayenlerinden kabul edilen Betül Mardin’in ‘İmaj’ adlı Halkla İlişkiler şirketi ile anlaşma yapılır.”

Ünlü reklamcı Betül Mardin, zehirci şirketin imajını düzeltmekle görevlendirilir. Herhalde ucuza değil!

Türkiye’de basının merkezi olan İstanbul’dan, kamuoyu oluşturma konusunda geniş etkiye sahip gazeteciler, Bergama-Ovacık’taki altın madenine davet edilir.

Amaç açıktır: Kamuoyunu, siyanürlü madenlerin yol açabileceği felaketlere karşı uyarmamaları; direnişçilerin karşı görüşlerini yansıtmamaları sağlanmalıdır.

Basın el altında tutulmalı, köylülerden yana haber yapmaları önlenmelidir.

Ki böylece, şirket yetkilileri kendi bildiklerini okusunlar, istedikleri gibi çalışıp etrafı zehirleyebilsinler!

Bu doğrultuda, Bergama’ya davet edilen gazetecilere, siyanürlü projelerinin çevreye ne kadar “saygılı” olduğu yerinde anlatılacak, gösterilecektir.

Gazetecilerin, siyanürlü altının güzelliğine (!) ve “faydalarına” tanık olmaları sağlanacaktır.

Hatta ajan majan bile denebilecektir karşı çıkanlara!

Gazetelerde yapılacak olumlu yayınlarla, kamuoyunda siyanürcüler aleyhinde oluşmuş olan algı değişecektir.

Böylece çevrecileri susturabileceklerini sanırlar.

(Siyanürlü altın anlatıcısı A.Vedat Oygör)

***

Ancak Betül Mardin’in isteği üzerine, şirket yetkililerinin karşı çıkmasına rağmen, maden sahasına yapılacak geziden bir gün önce, halkla ilişkiler şirketi İmaj’ın iki yöneticisini, direnişin merkezi konumundaki Bergama Belediyesine göndererek bu gezi hakkında bilgilendirme yapma gereği duyarlar.”

Betül Mardin, o dönemin (1989-1999) Bergama Belediye Başkanı’nı tanımaktadır.

Belediye Başkanı, bir kamu işi için gittiği İstanbul’da, Atatürk Havalimanı’nda Betül Mardin’le karşılaşmış; “örnek bir iletişimci” olarak tanınan, “soylu ve entelektüel bir aileye mensup” Betül Hanım’ın, “siyanürlü altıncılık” gibi kirli bir işin propagandasını yapmasını yüzüne karşı sert bir şekilde eleştirmiştir:

“Bu yurt kimindir?”

“Halkla ilişkiler/PR gibi modern bir kavramı Türkiye’ye getiren ünlü bir hanım, nasıl olur da siyanürcülük gibi kirli bir işe bulaşır?”

Elbette entelektüellerin de paraya ihtiyacı olabilir; fakat kirli para öyledir ki bir kere insana yapıştı mı, peşini kolay kolay bırakmaz!

Betül Mardin ise kibarlık yapmış; iki genç görevliyi göndererek gazetecilerin ziyaretine Bergama Belediyesini de davet etmiştir.

(Bergama-Ovacık siyanürlü altın madeni işletmesi)

Ertesi gün, Belediyeye gelen gençler, cezaevinden yeni çıkmış “solcu” geçmişe sahip kişilerdir.

İkisi de 12 Eylül olaylarında tutuklanmış, içeride yatmış, “devrimci” oldukları için eziyet görmüşlerdir.Ekmek parası için B.Mardin’in yanında çalışmaya başlamış, bu kirli işe bulaşmak zorunda kalmışlardır!

Yine de kendilerine verilen görevi yerine getirmeye çalışırlar:

“Köylülerin direnişiyle bir sonuç alınamayacağını, toplumsal olayları iyi bildiklerini, güçlü çevrelerin bu eylemliliklere sonuç verdirmeme konusunda kararlı olduğunu” söylerler.

Elçidirler. Durumu aktarırlar, dinlenirler ve uğurlanırlar.

Konuk olarak karşılanan bu iki genç adam, Belediye’den selametle ayrılır.

Politik olarak “sağ” kesim genellikle siyanürlü altıncılık konusunda olumlu bir tutum sergilerken; “sol” kesim ise muhaliftir.

Ancak “siyanürcü şirket” zaman zaman “sol”da olduğu bilinen bazı kişileri de kendi yanında istihdam edebilmektedir.

“Amacına uluşmak için kimi kullanırsan kullan!”

Hatta, o dönemde yapılan genel seçimlerden birinde, Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nden Bursa milletvekili adayı olan bir kişiyi, şirketin Bergama’daki şantiyesinde önemli bir göreve getirmişlerdir.

İşin iç yüzünü gördükten sonra bu kişi, birkaç yılın ardından zehirci şirketi terk etmişti.

(Bergama köylüleri-1995)

***

Bu ortamda İstanbul’dan ünlü gazetecilerin yöreye geleceği bilgisi, köylülere ve çevrecilere hızla ulaşır.

Direnişçi köy muhtarları aracılığıyla tüm köy halkı durumdan haberdar olur.

Direnişçiler elbette seslerini yükselteceklerdir.

“Zehirli altının” faydalarını dinlemeye gelen İstanbullu gazeteciler, şirket tarafından önce uçakla İzmir’e, ardından otobüsle Bergama-Ovacık/Çamköy’e getirilir.

Siyanürcü Ahtapot’un Bergama’daki serüvenini, siyanürcüler açısından kaydetme konusunda görevli olduğu anlaşılan Mühendis A.V. Oygör anlatmaya devam eder:

“Ertesi gün, basın mensuplarını taşıyan otobüs Ovacık Köyü kavşağına geldiğinde, Belediye Başkanı ve yüzlerce yöre insanının, kavşaktan madene giden yolun etrafında ellerinde pankartlarla toplanmış oldukları görüldü.”

Tanınmış basın mensuplarının köy yakınlarına geleceğini öğrenen köylüler, tel örgülerle çevrili maden sahasının kapısında, yüzlerce kişinin katılımıyla büyük bir gösteri düzenlemişlerdi.

Gazeteciler üzerinde etkili olan bu karşılamanın, çevreci köylüler açısından anlamı büyüktü.

Bu durum, onlar için kendilerini ifade etmeleri, seslerini kamuoyuna duyurmaları açısından önemli bir fırsattı!

Yüzyıllardır ezilmiş köylü sınıfı derdini ne zaman, nasıl anlatabilmiş ki!

Elbette Sabahat Hanım, Bayram Çavuş, Polat Bektaş, Muzaffer Duran, Muammer Sezer, Topal Hasan, A. Ünaleroğlu ve diğerleri oradadır.

Ellerindeki pankartlar ve çığlık çığlığa attıkları sloganlar oldukça çarpıcıdır:

“Toprağımız altından daha değerlidir.”

“Zeytin ağaçlarımıza dokunmayın!”

“Susma, sustukça sıra sana gelecek!”

“Siyanürcü şirket Türkiye’yi terk et!”

Bunlar, 1990’larda köylülerin kendiliğinden dillerinden dökülen sözlerdir.

Türkiye’de daha önce duyulmamış bu sloganlar, ilerleyen yıllarda tüm ülkede dilden dile dolaşacaktır.

Kasketli köylülerin, şalvarlı kadınların, ufacık çocukların heyecanlı haykırışları; ortaya koydukları bu güçlü karşı duruş, İstanbullu gazetecileri şaşkına çevirir.

Siyanürlü maden anlatıcısı A.V. Oygör’ün kayıtlarına göre: “Basının arayıp da bulamadığı bir ortamdır bu. Bu ilk toplu eylem, ertesi gün tüm gazetelerde manşet olur ve o güne kadar medyada (şirket lehine) oluşan olumlu hava silinir. Çoğunluğu aleyhte haberler olmak üzere, şirket bir daha manşetlerden inmez.”

Yakınır raportör A.V. Oygör: “O tarihlerde, madencilik sektörü ve yöre halkıyla olabilecek sorunlar bilinmediğinden, çok tanınmış halkla ilişkiler uzmanları bile başarılı olamamıştır.”

Siyanürcü şirketin, kendi lehine kamuoyu oluşturmak için yaptığı davet, tam anlamıyla bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır.

Gazeteciler, yöreden tam tersi bir görüşle ayrılırlar.

(Bergamalı direnişçi kadınlar-1994)

***

1990’ların başlarında, ülke 12 Eylül faşizminin baskısından yeni yeni sıyrılmaktaydı.

Faşist generallerin kıydığı canların, faili meçhullerin, zindanlara attığı aydınların, vurdurduğu gençlerin, sendikacıların sayısının haddi hesabı yoktu.

O yıllar da “astığım astık, kestiğim kestik” diyen yöneticilerin dönemiydi.

Başını kaldıran hemen ezilmiş, zindana atılmıştı.

İstanbul’dan gelen gazeteciler şaşkındı.

Buraya, ülkeyi zengin edecek altın madenini görmek için gelmişlerdi; ama karşılarında, haklarını savunan, dipdiri, atılgan bir insan topluluğuyla karşılaşmışlardı.

Üstelik çoğu, tanınan ya da örgütlü insanlar değil, sıradan çiftçi köylülerdi!

Ve bu durum, birçok aydın gazetecinin dikkatini çekmişti.

Onlar da az uğramamışlardı 12 Eylül’ün faşist generallerinin zulmüne.

Eylemcilerin gözlerinden, çevrelerini korumakta ne kadar kararlı oldukları okunmaktaydı.

Üstelik kadınlar en öndeydi!

Demek böyle şeyler olabiliyordu ülkede!

İnsanlar, toplum değişiyor... Değişebiliyor muydu ne!

12 Eylül döneminde ağır baskıyla sindirilen halk, silkinmeye mi başlamıştı?

Bu köylülerin sergilediği toplu eylemliliğin toplumsal anlamı neydi?

Üstelik bu bir “çevre olayıydı”!

(Bergama-1996)

***

O yıllarda çevre koruma – ekoloji – daha çok aydınlara özgü bir ilgi alanı olarak görülüyordu.

Oysa burada sıradan insanlar, doğayı ve canlarını korumak için ayağa kalkmışlardı.

Çevre sorunlarına ilgi duymak için karmaşık, zor anlaşılır bilgiler edinmek gerektiği sanılırken, bu baldırı çıplak köylülere ne olmuştu?

Ağızlarından “çevre, siyanür, ağır metal, Bergen/Norveç Anlaşması, referandum” gibi sözcükler dökülüyordu.

Üstelik, faşizm günlerinden sonra, üç beş kişinin bir araya gelmesi bile toplumsal eylem sayılıp suç olarak görülebilecekken, İstanbullu basın mensupları, Bergama’da siyanürlü madenin kapısına dayanan, karşı çıkışlarını yüksek sesle haykıran yüzlerce cesur köylü tarafından karşılanmıştı.

***

Aydınlar için ortada bir teorik sorun da vardı.

Siyaset bilimi tartışmalarında şöyle bir yaklaşım genel kabul görüyordu:

“İşçi sınıfı, toplu üretim koşullarında bulunduğu için örgütlenmeye daha yatkındır; köylüler ise geleneklerine düşkün, sakin, tevekkül sahibi ve toplumsal tepkilere mesafeli bir kesimdir.”

Böyle düşünenler haksız da sayılmazlardı hani!

Bıçak kemiğe dayanmadan, halk kolay kolay kımıldamazdı.

Ama şimdi, onlarca Bergama köylüsü çevre kirliliğine karşı, kentlilere özgü olduğu düşünülen (!) çevreci bir bilinçle, sloganlarla yürüyüş yapıyor, canlı ve kararlı bir duruş sergiliyordu.

Bu nasıl açıklanabilirdi?

Çözümleme açıktı: Bu köylüler, kentlilerden aldıkları destekle, bilimsel verilere dayanan çıkarımlarla hareket ediyorlardı.

Türkiye dahil, tüm dünyada “çevre sorunları”, doğa ve insan hayatını şiddetle tehdit ediyordu.

Canları tehlikedeydi.

Bergamalıların bu direnişi, onların “yaşama hakkını” savunma eylemiydi.

Ve haklıydılar.

Bıçak kemiğe dayanmaya başlamıştı!

(Bergama Köylüleri-1995)

***

Tabii ki, Eurogold şirketinin yaptığı işlerin ne kadar “temiz” ve “ülke yararına” olduğunu basına kanıtlamak amacıyla Bergama’ya getirdiği gazeteciler, tam aksi görüşlerle İstanbul’a döndüler.

Çevrecilerin genç halkla ilişkiler sorumlusu Ö.D., dünyaca ünlü reklamcı Betül Mardin’i alt etmişti.

Ertesi gün gazetelerde, siyanürcü şirket lehine tek bir satır bile yer almadı.

Ülke, Bergamalı “köylüleri” ve “Siyanürcü Ahtapot”u konuşuyordu!

Bu gidişle, siyanürlü altına karşı yurdun her yerindeki halk direnişlerini daha yıllarca konuşulacak!

(Kaynak: https://www.canakkaleaynalipazar.com/koza-nin-altin-madeni-projesinin-ced-i-onaylandi/26181/// https://www.birgun.net/haber/canakkale-de-atikhisar-baraji-altin-madeni-tehdidi-altinda-halk-suyuna-sahip-cikiyor-620463 /// (Kaynak: https://alivedatoygurmadencilik.wordpress.com/2018/01/06/ovacik-altin-madeni-bugunlere-nasil-geldi////)

Sefa Taşkın

31.08.2025

Dikili/İzmir