Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Ceza muhakemesinde gizli tanık beyanları ve doğrulanabilirlik sorunu

Ceza muhakemesinin temel amacı maddi gerçeğe ulaşmaktır. Bununla birlikte, maddi gerçeğe ulaşma amacı, kullanılan araçların hukuk devleti ilkesi ve adil yargılanma hakkının güvenceleriyle uyumlu olmasını zorunlu kılar. Nitekim ceza muhakemesinde meşruiyet, yalnızca ulaşılan sonuçtan değil, sonuca hangi yöntemlerle ulaşıldığından da kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, suçla etkin mücadele ihtiyacı ile savunma hakkının korunması arasında kurulacak denge, modern ceza muhakemesinin en hassas meselelerinden birini oluşturmaktadır.

Gizli tanık kurumu da tam bu alanda ortaya çıkmaktadır.

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 58. maddesi ile 5726 sayılı Tanık Koruma Kanunu, belirli koşullar altında tanığın kimliğinin gizli tutulmasına imkân tanımaktadır. Özellikle örgütlü suçlar bakımından tanığın hayatı, beden bütünlüğü veya yakınlarının güvenliğinin tehlikeye düşmesi ihtimali karşısında, devletin koruma yükümlülüğü bulunduğu kuşkusuzdur. Bu nedenle gizli tanıklık, hukuk düzeninin bütünüyle reddettiği bir kurum olmayıp, istisnai koşullar altında başvurulabilen bir koruma mekanizması niteliği taşımaktadır.

Esasen tartışma da gizli tanık kurumunun mevcudiyeti üzerinde değil, bu kuruma ceza muhakemesi içerisinde hangi ölçüde delil değeri atfedilmesi gerektiği noktasında yoğunlaşmaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de gizli tanık kurumunu kategorik olarak hukuka aykırı kabul etmemektedir. Aksine Mahkeme, örgütlü suçlarla mücadele ve tanıkların korunması ihtiyacının meşru bir amaca dayandığını kabul etmektedir. Bununla birlikte, savunma hakkı ile tanığın korunması arasında adil bir denge kurulmasının zorunlu olduğu da sürekli olarak vurgulanmaktadır.

Nitekim AİHM, Doorson/Hollanda ve Van Mechelen/Hollanda kararlarında, güvenlik gerekçesiyle tanık kimliğinin gizlenmesini ilke olarak mümkün görmekle birlikte, sanığın aleyhine olan tanıklığın güvenilirliğini sorgulayabilmesini sağlayacak güvencelerin bulunmasının adil yargılanma hakkının bir gereği olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra Al-Khawaja ve Tahery/Birleşik Krallık ile Schatschaschwili/Almanya kararlarında ise, mahkûmiyetin yalnızca veya belirleyici ölçüde sanığın sorgulama imkânı bulamadığı tanık beyanlarına dayanmasının, yargılamanın hakkaniyeti bakımından ciddi sakıncalar doğurabileceği belirtilmiştir.

Benzer şekilde Anayasa Mahkemesi de çeşitli kararlarında gizli tanık kurumunu mutlak olarak hukuka aykırı kabul etmemekte; ancak savunma hakkı, silahların eşitliği ilkesi ve çelişmeli yargılama ilkesi bakımından gerekli güvencelerin sağlanmasının zorunlu olduğuna işaret etmektedir.

Bu yaklaşımın temelinde oldukça basit bir gerçek yatmaktadır. Kimliği gizlenen bir tanığın beyanı, doğası gereği yanılma, eksik bilgiye sahip olma, duyuma dayalı aktarımda bulunma veya maddi vakıaları hatalı değerlendirme ihtimalinden bütünüyle bağımsız değildir. Dolayısıyla bu tür beyanların, dış dünyada doğrulanabilen başka delillerle desteklenmesi gerekliliği, yalnızca teknik bir delil sorunu değil, aynı zamanda adil yargılanma hakkının da bir gereğidir.

Nitekim ceza hukuku öğretisinde de uzun yıllardır, gizli tanık kurumunun tamamen ortadan kaldırılmasından ziyade, istisnai niteliğinin korunması gerektiği yönünde görüşler dile getirilmektedir. Çünkü ceza muhakemesinde esas olan, maddi olguların mümkün olduğunca dış dünyada doğrulanabilen delillerle ortaya konulmasıdır.

Türkiye’nin yakın geçmişinde yürütülen bazı soruşturmalar da gizli tanık kurumunun sınırlarına ilişkin tartışmaları canlı tutmuştur. Özellikle Ergenekon ve benzeri davalar sürecinde bazı gizli tanık anlatımlarının yıllar içerisinde yoğun biçimde tartışılması, bu kurumun kullanımına ilişkin çekincelerin artmasına neden olmuştur. Dolayısıyla bugün yaşanan tartışmalar, yalnızca güncel gelişmelerin değil, uzun yıllardır devam eden bir hukuki tartışmanın yansıması niteliğindedir.

Son dönemde İstanbul Büyükşehir Belediyesi davası kapsamında kamuoyuna yansıyan bazı tartışmalar da gizli tanık beyanlarının güvenilirliği meselesini yeniden gündeme taşımıştır.Dosya kapsamında savunma makamınca dile getirilen iddialardan biri de gizli tanık “Çınar”ın bazı somut ve kolaylıkla doğrulanabilir hususlarda hatalı nitelendirmelerde bulunduğu yönündedir. Bu çerçevede, örneğin bir görev unvanına ilişkin olarak ileri sürülen bilginin resmi kayıtlarla kısa sürede teyit edilebilecek olmasına rağmen gerçeğe uygun olmadığı ifade edilmekte; bu durum, gizli tanık anlatılarının doğrulanabilirlik standardı bakımından ayrıca tartışmaya açılmaktadır.

Ceza muhakemesi, şüphe üretmek üzerine değil, şüpheyi ortadan kaldırmak üzerine kurulu bir sistemdir. Bu nedenle, doğrulanabilir somut olgularla desteklenmeyen anlatıların delil değerinin ne ölçüde kabul edilebileceği, yalnızca savunma hakkı açısından değil, yargılamanın bütününe duyulan güven bakımından da önem taşımaktadır.Zira hukuk devletinde amaç, her ne suretle olursa olsun bir sonuca ulaşmak değil; ulaşılan sonucun hukukun izin verdiği yöntemlerle temellendirilmesidir.

Bu nedenle asıl tartışma hâlâ güncelliğini korumaktadır:

Kimliği bilinmeyen bir anlatıcının beyanı, tek başına bir insanın özgürlüğünü belirleyebilecek ölçüde belirleyici bir delil olarak kabul edilebilir mi?

Ve daha önemlisi; istisna olarak öngörülen bir koruma mekanizmasının, uygulamada olağan bir delil aracına dönüşmesi halinde, ceza muhakemesinin dengesi nasıl korunacaktır?

Av. Deniz Ali İlkem Demir