Geçen hafta Tarihçi Kitabevinde Türkçe uzmanı değerli Yusuf Çotuksöken’den Dün-Bugün-Yarın Sarmalında Türkçe başlıklı öğretici, düşündürücü ve dolayısıyla sevindirici bir konuşma dinledim. Yazımın ana dürtüsü bu konuşma.
Önce birkaç hafta öncesine döneyim. Aybaşında kaybettiğimiz sevgili Taha Parla anısına Bizimtepe’de bir anma toplantısı düzenlendi. Başta Boğaziçi Üniversitesi eski rektörü Prof. Üstün Ergüder olmak üzere, eski öğrencileri ve çalışma arkadaşları dahil birçok kişi sevgili arkadaşım hakkında gerek duygusal gerekse de gerçekçi, anılarla bezenmiş, sözler söylediler. Hepsine katılıyordum. Değerli bir hocamızı, çok yaratıcı bir bilim insanını kaybetmiştik. Ancak, kendime karşı doğru olmam gerek, beni rahatsız eden bir şey vardı. Özellikle öğrencileri ağız birliğiyle, Taha hocanın tüm derslerini, üniversitesinin genel kuralı aksine, İngilizce değil Türkçe verdiğini vurguluyorlardı. Bu konuda beni sevindiren, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi İngilizce Bölümü açıldığında benim de Taha arkadaşım gibi, öğrencilerim arasında yabancı öğrenciler olmadıkça, Türkçe ders vermekte inadımdı. Anma toplantısında beni üzen ise konuşmalar süresince konuşmacıların yanı başında bir perdeye aksettirilen İngilizce Prof. Taha Parla’nın Anısına yazısıydı. Hele rahmetlinin kimi çalışma arkadaşının konuşmalarına, gerekli, gereksiz, İngilizce sözcükler sokuşturmaları, bir yerde, iticiydi.
Ne olur, en başta sevgili hoca meslektaşlarım, anlayın. Dediklerinizi, özellikle neden öyle yaptığınıza bir neden vermeden, yabancı sözcüklerle doldurmak, çoğu kez derin bilginizin değil, bilgi noksanınızın, daha da ötesi bir göz boyama çabanızın göstergesi diye yorumlanabilir. Bir yerde de dinbazların ayn patlatıp gayn çatlatmalarına benzer.
İkinci aktaracağım ise bir müzik şöleni. Birkaç akşam evvel Aşiyan Musiki Derneği’nin Üsküdar Belediyesi Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezinde bir konserini izledim. Öğreniyorum, söz konusu dernek 2003 yılında kurulmuş ve klasik Türk müziğiyle ilgili çok güzel çalışmalar da yapıyor.
Geçen akşamki konserin başlığı “Geçmişten Günümüze – Arşak Çömlekçiyan’dan Hüsnü Üstün’e Ustalara Saygı Konseri” olarak verilmişti ve iki saat süresince birbirinden güzel toplu ve solo halinde şarkılar dinledik. İkinci yarı salt değerli bestekar Hüsnü Üstün’ün eserlerine ayrılmıştı ve hoca da dinleyiciler arasındaydı.
Burada vurgulamak istediğim konserin güzelliği kadar benim olduğu kadar da tüm dinleyicilerin konser boyunca sevinci ve coşkusuydu. Özellikle izledim. Gerek konser arasında gerekse de konser çıkışında bir tek çatık kaş, asık surat görmedim. Bundan öte, görür gibi de olmadım. İzlediğimiz müzik şöleni, tepemizde uçuşan droneları, emekli maaşlarını, uyuşturucu ve bahis madrabazlıklarını, Silivri’yi, sayısız kayyumu, depremzedeleri, özetle ve Namık Kemal’in deyişiyle feleğin her türlü esbabı cefasını bir an için de olsa,bizlere unutturmuştu.
Burada unutamadığım bir anıyı da sizlere aktarmam gerek. 1995 yılıydı. Zamanın rektörü Sayın B. Berkarda İstanbul Üniversitesinin bir Atatürk Ödülü vermesini önermiş, önerisi senatoca oy birliğiyle kabul edilmiş, ödül yönetmeliğini hazırlamak onurlu görevi de bana verilmişti. Özetle, değerli ve rahmetli felsefecimiz Prof. Bedia Akarsu hocanın ilk ödülü alması için Fen Fakültesi toplantı salonunda toplanmıştık. Bedia hocayla birlikte salonda oturuyorduk. Ünlü bir gazetemizin ünlü bir yazarı da yanımızda oturuyordu. Törende sıra Atatürk’ün sevdiği eserler bölümüne gelmiş ve ilk eser çalınmaya başlamıştı ki söz ettiğim gazeteci yerinden fırladı ve yüksekçe bir sesle “Bu Bizans müziğini o hiç sevmezdi” deyip salonu terk etti. Bedia hoca gülerek bana baktı. Aldırma der gibiydi.
Bedia hocanın törenindeki gazeteci arkadaşın yaptığına gülmesini benim Taha hocanın törenindeki gereksiz İngilizce kullanımına ve nedenlerini yukarıda açtığım tepkime benzetirseniz üzülür ve yanılırsınız diye düşünürüm. Evet, klasik Türk müziğinde baskın Bizans etkisi vardır ancak o etki bu ülke insanının olabildiğince özgün ve ölümsüz müzik şaheserleri yaratabilmesine sadece aracı olmuş, bu müzik de ülkem insanını yüzyıllar boyu mutlu etmiş ve etmektedir. .
Artık yazımın girişindeki Sayın Çotuksöken’in bana bütün bunları hatırlatan ve düşündüren Dün – Bugün-Yarın Sarmalında Türkçe başlıklı konuşmasına döneyim ve hemen belirteyim. Bir ülkenin dili ile müziği arasında oldukça yakınlık var diye düşünürüm. Bu bağlamda nasıl müziğimiz Bizans etkisi altında kalmışsa dilimiz de Arap ve Fars etkisi altında kalmıştır. Yemek zevkimizden mimarimize kadar da aynı etkiler vardır. Ancak müzik ile dil arasında önemli bir ayrılık var. Birincisi baskın olarak hislerimize ikincisi ise aklımıza hitap eder. O nedenle, naçizane altını çizeyim, dili irdelerken kulağımız ve gözümüz özellikle nasıl değil, ne ve neden söylendiğinde olsun. Şiirde ne mi? Umarım şairi, ozan demediğim için de kiminizi,kızdırmadan söyleyeyim. Şiirde sanırım eşit derecede. Hem nasılda hem de ne ve nedende.
Yeni yılınız, mutlu, kutlu, güzel düşüncelerle dolu olsun.
Çok Okunanlar
'Türkiye'yi kim yönetsin?' anketinden çarpıcı sonuç
Galata'daki Filistin yürüyüşüne sadece 8 bakan katıldı
Uyuşturucu soruşturmasında itiraflar peş peşe geldi!
Güllü'nün ablasından çok konuşulacak Tuğyan açıklaması
Erdoğan'ın 2026 planı ortaya çıktı
AKP'li Şamil Tayyar'dan Sadettin Saran açıklaması: Fenerbahçe şampiyon olursa...
Bahis soruşturmasında tsunami etkisi yaratacak iddia
2026...
Yeni yılla birlikte emekli promosyon tutarları da merak ediliyor
Türkçemiz