Euro
Arrow
55,7198
Dolar
Arrow
49,9308
İngiliz Sterlini
Arrow
66,8728
Altın
Arrow
6258,9529
BIST
Arrow
10.760
Anasayfa > Yazarlar > Prof. Dr. Mehmet Şişman > Cumhuriyetin ilk yıllarındaki sanayi üretim politikası ve günümüz bağımlılığı

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki sanayi üretim politikası ve günümüz bağımlılığı

X Facebook WhatsApp Mail ABONE OL Google News
Yayınlanma: 31.10.2026 06:00

103'üncü yılını idrak ettiğimiz Cumhuriyet acaba Atatürk dönemine göre, sanayide nasıl bir gidişat içinde?

Soru derin, biliyorum, ama örneğin Alpullu ve Uşak Şeker Fabrikası (1926), Karabük Demir Çelik Fabrikası (1937) ve Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası (1937) hangi saiklerle kuruldu, anlamamız gerekiyor.

Cumhuriyetin ilk döneminde 1929’dan itibaren ödenmeye başlayan Osmanlı dönemi borçları nedeniyle, sanayi finansmanı için kurulan Sümerbank (1933) ve Etibank (1935) kurumlarına ne demeli? İkisinin de isim babası Atatürk...

Gençlerimiz ilk dönemde dışarıya bağımlı olmadan, kendi finansmanını yaratarak kurulan fabrikalara ilgi göstermeli. Günümüzde kaç tanesi yaşıyor, hangileri özelleştirildi ve ardından “arazisi değerli” diye yok edildi, bakılmalı. Tarihsel bakışımız gerçeği fısıldar böylece.

Burada Atatürk’ün temel felsefesi Birinci Dünya, Balkan ve Kurtuluş savaşları sonrası temel mallarda (gıda, üst baş ve barınma açısından) kendi kendine yeten bir ülkeydi. Üstelik 1929 buhranı sonrasında içe kapanan ekonomilerde dış ticaret açığının maliyeti daha iyi anlaşılarak, verilmemeye çalışılması da büyük başarıdır. Dış ticarette açığı artırmayan ve Etibank’ın finanse edip kurduğu fabrikalar, hem vatandaşın temel mallardaki eksiğini gidermiş hem de orada çalışan emekçilere yeni bir hayat tarzı sunmuştur. Lojmanları, sosyal olanakları ve bulundukları şehirlere etkisi açısından bakıldığında, Karabük Demir Çelik örneğinde olduğu gibi, hem fabrikalar kuran bir fabrika kuruyorsunuz hem de coğrafi konumu itibariyle lojistik olanakları geliştirerek feodalizmin dar çemberinden emekçiyi çıkarmış oluyorsunuz.

Bu mantık günümüzde her şehre açılan üniversitelerin kurulma amacına benzetilebilir. 103'üncü yılda hangisi başarılı ona siz karar verin lütfen. Benim kanım şudur: Sanayi hızında ilk 1923-1938 arası büyüme (yüzde 10,3) dünyada sıralamaya girdiğinden ilkinde başarı açık ara yüksektir. 1929-1938 yılları arasında toplam sanayi üretimi yüzde 80, ağır sanayi üretimi ise yüzde 152 arttı. Dünyanın en hızlı büyüyen ülkelerindendik sanayi sayesinde.

Son üç yıldır yerinde sayan imalat sanayisinin sadece dezenflasyonist politikalarla değil, dışa bağımlılık ilişkisiyle açıklanması gerekir o halde...

YÜKSEK TEKNOLOJİ SEVDASI VE DIŞA BAĞIMLILIK

Günümüzdeki organize sanayi bölgelerinde öbeklenerek yüksek teknoloji geliştirme sevdası ise dışa bağımlılıktan kurtulamamıştır. Son yıllardaki tek olumlu gelişme OSB’lerin güneş ve rüzgâr ağırlıklı yenilenebilir enerji girdisinde yüzde 70,3 yerli kaynaklar sağlaması. Bu bölgelerde yüzde 30’un altına düşen yabancı enerji girdisinde kömür ve doğalgaza dayalı elektrik enerjisinden geliyor. Bu konudaki ilerlemeyi izleyeceğiz...

Bununla birlikte esas olarak sanayi tesislerinin elektrik ısı üretiminde kullandığı doğalgaz ve petroldeki dışa bağımlılık yüzde 65-68 bandında. Sanayinin rekabet edebilirliği açısından önemli bir girdi enerji.

Özellikle kimya ve plastik sektöründeki dışa bağımlılık ekosistem açısından da sorgulanmalı. Otomotiv ve mobilite sektöründeki yonga (mikroçip), batarya, elektronik beyin ve motor bileşen bağımlılığı çok yüksek. Sadece ithal değil, yerli otomobillerde de nesiller boyu bu bağımlılığın sürmesi sömürünün de sürmesi anlamındadır ve bunun emekçilere zararı tartışılmaz.

REKABETTE SORUN ÜCRETLER DEĞİL

En yerli sektör olarak bilinen ve rekabette zorlanan tekstil ile hazır giyimde son yıllarda Mısır’a taşınma nedenini ücretlere bağlamanın doğru olmadığı ortaya çıkıyor. Yerli pamuk üretimi tarımın da zorlandığını gösteren bir girdi. Elyaf, boya ve tekstil makinalarında neden birinci sanayi planına (1933) benzeyen bir planlamayla dışa bağımlılık yüzde 10’ların altına çekilemez? Bunu değer zincirleriyle (value chain) açıklamak yanlış, zira temel mallardır. Cumhuriyetin kurucuları bu sorunu aşmıştı oysa. Arkası gelmemiş.

Neoliberalizmin özelleştirme dalgası 1980’lerden itibaren dünya değer zincirini temel mallarda da bağımlılığa dönüştürmüş ne yazık ki.. 2000’lerdeki hızlı dışa bağımlılığı, hızlı özelleştirme furyasına bağlayabiliriz. Oysa bugünlerde sanayi dara düşünce kayyum ve kamulaştırma politikasıyla devlet kapitalizmi konuşulmaya başladı bile. Aynı bağımlılığı devlet işletmeleri aracılığıyla da yaşatabilirsiniz. Önemli olan yatırım ve üretim kültürünü oluşturan planlama felsefesi ve politikası..

ABD'NİN BOZDUĞU İLİŞKİ KENDİSİNE YARAR MI?

Savunma sanayisinde dronlar ve yerli savaş araçları vasıtasıyla yapılan üretimin dışa bağımlılığı AI sorgulamasını aşan bir konu.

Öte yandan Dünyadaki sanayinin de, farklı düzeyde bile olsa, neoliberal iktisat politikalarıyla birbirine bağımlılığı arttı.

Temel mallar açısından bakıldığında, durum şöyle: ABD dünyaya enerji ve gıda verir, Çin bu enerjiyi kullanarak dünyadaki ham madenleri toplar ve mamul mala (girdiye) dönüştürür, AB ise hem enerjiyi hem de bu girdileri dışarıdan satın alarak yüksek kaliteli mühendislik ürünleri üretmeye çalışır. Bu döngüdeki herhangi bir temel mal kesintisi (örneğin bir ticaret savaşı veya ambargo) üç bloku da aynı anda vurmaktadır.

ABD, CHIPS Act veya yerli imalatı destekleyen endüstriyel politikalarla fiziksel üretim gücünü geri kazanmaya çalışmaktadır, ancak Çin'in küresel imalat hacmindeki ezici büyüklüğü (yaklaşık4.7 trilyon dolar ile ABD imalat sektörünün yüzde 60 daha fazlası) ve tedarik zincirlerinin en alt seviyesindeki hammadde işleme hâkimiyeti, ABD'nin yakın gelecekte Çin'den tamamen kopmasını ekonomik ve lojistik olarak imkansız kılmaktadır.

ABD, Kuzey Akım projesindeki sabotajdan yararlanarak Rusya ile AB arasındaki ilişkiyi bozdu ve AB’nin enerjide kendisine bağımlı olmasını sağladı. AB ve aynı zamanda özellikle Almanya’daki otomotiv üretimi Çin ile rekabette başarısız kaldı. Çin’den elektrikli otomobil ithalatını yılda 350.000 ile sınırlamak zorunda kaldı..

Bu gelişmelerin etkisiyle olsa gerek özellikle ABD ve AB aracılığıyla “Post Neoliberalizm” düzeni üzerinden politika üretilmeye sağlandığı anlaşılıyor.

Post’tan kasıt neoliberal düzenin aksayan yönleri değil, onu aşan ve sorunları ortadan kaldırmaya çalışan bir açı sağlamak.. Bu da kolay olmuyor tabii.

Silah sektörü ve savunma sanayisindeki hızlı yatırımlar AI teknolojisindeki yatırımlarla birlikte devlet kapitalizmini Batı tarafından da kaçınılmaz kılıyor. Zira AI teknoloji üretimi OpenAI sahibi Sam Altman’ın da belirttiği üzere, devletlerin siyasetinden bağımsız ilerleyemez. Antrophic’deki 1 trilyon dolara yakın piyasa değeri oluşumu halka arzla ne derece ilerler bilinmez ama çip siparişlerinin Nvidia’daki doruğu (3 milyon) AI’da piyasanın henüz patlama noktasına gelmediğini düşündürüyor. Aşırı yatırım aşırı birikimi çağrıştırıyor ve orada da bir kriz eğilimi mevcut.

Tek alıcılı savunma (monopsonist) silah sanayi de devletsiz düşünülemez.. Böylece devletin finansı özellikle bu alanlara yönlendirdiği anlaşılabiliyor.. Ayrıca IMF gibi tampon kurumlar aracılığıyla makro dengeler sürekli gözden geçirilerek, sanayi politikaları yönlendirilmeye çalışılıyor. Örneğin IMF’nin Türkiye’ye geçtiğimiz hafta yaptığı varlık fonu ve bakanlıklardaki harcama ve yatırımlardaki şeffaflık uyarısı bu bağlamda ele alınmalı. Fon krizinden sonra dünya sisteminden gelen sermaye temkinli yaklaşıyor.

Küresel düzen 103’üncü yılındaki Cumhuriyetimizin ilk yıllarındaki kendi kendisine yeterlilik politikasına “kendiliğinden cevaz vermese de”, hegemon güçlerin uygulamak istediği politikalarda bu izleri bulmak mümkün. Ulus devletlerin 20'nci yüzyıldaki imparatorluklardan dönüşüm süreci bir anlamda devam ediyor. Emekçi sınıflar temel mallarda ulus devletlerin iktisat politikalarına göre satın alım gücün artırabilecekler. Bizde de temel mallarda özellikle yatırım seferberliğine ihtiyaç olduğu muhakkak.

Kuruluş felsefemizin ne kadar çağdaş ve uzak görüşlü olduğu; Atatürk’ün öngörülerinin isabetli olmasından ve günümüz dönüşüm çabasından da anlaşılabilir. İktisat düşüncesi çok okuyarak ve yerinde gözleyerek geliştirilebilir. Kanıtı ilk yıllarımızdır (1923-1938)...

Cumhuriyet ve onun kurucusu Atatürk’e bir defa daha sonsuz saygılarımı sunuyorum..

Cumhuriyetimizin 103’üncü yılı kutlu ve daim olsun...

Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları