Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
54,0171
Dolar
Arrow
47,3826
İngiliz Sterlini
Arrow
62,7668
Altın
Arrow
6163,1174
BIST
Arrow
10.729

Ortada program yok, bol soğanlı laf salatası var!

Haberlerini algoritmaya bırakma, hangi kaynağı okuyacağına sen karar ver. 12punto'yu tercih ettiğin kaynaklar arasına ekle!

Nerede bu program? Halkın acılarını dindirecek, ona yeni ufuklar açacak, yeni bir cumhuriyet kuracak program?... Nerede?

Acaba dört eğilimi birleştirecek bir “sol ANAP” mı sorunlarımızı çözecek?

Tamam, AKP ve müttefikleri tüm bozuklukların birinci derecede sorumlusudur. Tamam, onlarla el ele yıllarca muhalifçilik oynayan Kılıçdaroğlu CHP’si, her çarpıklığın diğer ve tamamlayıcı sorumlusudur. Butlancılar AKP’nin acımasız militanlarıdır, falan... İyi.

Türkiye, 2002 sonundan bu yana korkunç bir sömürü mekanizmasının elinde iliği kemiği kurutulmuş durumda, bekliyor. İyi de, neden bekliyor?

Ülke sadece siyasi açıdan değil, iktisadi, kültürel ve hatta ahlaki açıdan da çökmüş durumda.

İktidar rehaveti ve eblehliğiyle “Ne çökmesi ulan?” diye lafa karışanlar olabilir.

Her şey ortada: Durum maalesef vahim, hem de çok vahim. Muhalefette kitlesel bir yoğunlukla sorunlara çözüm bulabilecek yetenekte, iyi hazırlanmış bir odak bulunmuyor. Bir “sol ANAP” hesabı yapıldığına daha önce dikkat çekmiştik: Günü kurtarmayı, AKP ile didişmeyi, “birleşmecilik oynamayı” siyaset sanan cemaatler ortalıkta dolanıyor.

MEVCUT MÜLKİYET REJİMİNE MÜDAHALE

Oysa bizim acilen çok somut bir üretim kampanyasına, kamusal sektörün (devletin yani) patlama denebilecek ölçekte yaygınlaştırılması ve yeni kurulacak bir planlama dairesi üzerinden hangi önceliklere sahip olduğumuzu bize bildirecek, böylece toplumsal yerleşikliğe müdahale edecek bir propaganda makinesine ihtiyacımız var.  

Bu, maalesef yok. Henüz yok.

Parlamenter demokrasi, yargının yeniden “çağdaş hukuk ilkelerine dönüşü”, merkez bankası bağımsızlığı vs. iş değil. Çözüm, hiç değil. Baksanıza, 90 milyonluk bir toplum acılar içinde kıvranıyor. Hadi bunun içinde yüzde 10’luk bir kesimi ayıralım.

Şeytanın avukatlığını yapmak değil, derdimiz: Ancak delik büyük, yama küçük ve giderek büyüyen bu devasa açığı (“Türkiye”)  hangi kaynaklarla, nasıl bir üretim-bölüşüm planlaması yaparak kapatacağımız sorusuna yanıt yok. Büyük sermayeye dokunmadan bir şey yapılamayacağını itiraf eden pek yok.

Ne demek mi istiyoruz?

Tekrar ve şunu: Parlamenter sisteme dönüş, yargının temizlenmesi ve merkez bankasının bağımsızlaşması gibi büyük lafların, geniş halk kitlelerinin günlük olsun, geleceğe yönelik olsun hiçbir sorununa çözüm getirmediği, getirmeyeceği açıktır. Ama “laf olsun, torba dolsun” misali, ezberlenmiş bir “demokratik haklar listesi” ve “birleşelim” çığlıkları ile kimsenin karnının doymayacağı, barınma sorununun çözülmeyeceği, eğitim ve sağlıktaki çöküşün önüne geçilemeyeceği açıktır. Yaşlıların bakımı, çocukların yuva ve öğrenim sorunu, açlık... Hiçbir sorunun bu içi boş tekrarlarla  çözülemeyeceğini görmek için, insanın müneccimlik sektöründen sertifika alması gerekmiyor.

Her şey ortada.

Bu ülkede yabancı istatistiklere, mesela Worldometer’e göre, 87,9 milyondan fazla insan yaşıyor. Yerli ve milli istatistikler ise nüfusumuzun 86 milyondan fazla olduğu “kanısında”. Neyse... Birçok gayriresmi kaynak, ülkede 90 milyonun çok üstünde insanın yaşadığı konusunda ısrarlı.

Tamam da, bu büyük rakamın acil sorunlarını hangi tür bir örgütlenmeyle, neden ve nasıl çözeceğimizi tartışan var mı?

Hadi eskileri ve iktidar partilerini bir yana bırakalım. Ya yeni kurulanları ve muhalif geçinenleri ne yapacağız?

ÇIKMAYACAK DUAYA AMİN DİYEN “BİRLEŞMECİLER”

Onların ciddiye alınabilecek somut analizleri var mı? Ya da uzmanların ve çalışan sınıf temsilcilerinin tek tek başlıklar üzerine tartıştıklarına tanık olabileceğimiz toplantılar, makaleler, kitaplar var mı? Türkiye’de hayatı yaratan ellerin ve kafaların sorunlarını, bu sorunlardan kaynaklanan taleplerin doğru bir yansıtıcıyla toplumun ve siyasetin gündemine girdiğini söyleyebilir miyiz?

Gerçeklere gözümüzü ve kulağımızı kapatmak bu kadar kolay mı?

Bir kez daha: Parlamenter sisteme dönmekmiş, ne bileyim, merkez bankasının bağımsızlaşmasıymış, hukuksuzlukmuş falan... Bunlar, yüzde 90’ı ağır bir yoksulluk içinde çırpınan bu ülke insanları için hiçbir önem arz etmiyor. İnsanlar yaşam savaşı veriyor. Milli gelir rakamlarının hiçbir önemi yok. Sömürünün katmerlisi gündemdedir ve bu sömürünün sona erdirilmesi için mevcut-makûl muhalefetten kaynaklanan herhangi bir çözüm önerisi gören duyan var mı?

Parlamento aritmetikleriyle mi Türkiye insanının acil sorunlarını çözeceksiniz? Yeme, içme, barınma, sağlık, eğitim, ulaşım başta olmak üzere, hangi sektörlere ne zaman ve nasıl el atmayı düşünüyorsunuz? En önemlisi: Kimseyi zengin etmeden, her kuruşu halkımızın acılarını dindirmek amacıyla nasıl kullanacaksınız? O kaynakları nereden elde edeceksiniz?

Yoksa AKP’nin yolundan mı gideceksiniz?

Söz konusu kaynakların sömürgen Türk-Kürt zenginlerinin elinde biriktiğini ve o birikime mutlaka el koymak gerekeceğini hanginiz söyleyebiliyor? Kimlikçilik oynamayı iş sanıyorsunuz...

Siyaset toplumdan gelen talepleri değerlendirmek ve o taleplere yönelik arzda bulunmak mıdır, yoksa başka bir şey midir?

Sosyalist siyaset burada gündeme giriyor.

Birkaç istisnayla bu pazarda olmayan tek şey...

Sosyalist siyaset, toplumun gerçek ihtiyaçlarını saptamak, bu ihtiyaçların özellikle “kitle ikna silahları” denilen kültür endüstrisi sayesinde bir talebe dönüşmeyeceğini bilmek ve öncelikle bu ihtiyaçların giderilmesi için çalışan sınıfların desteğini yaratmak demek değil midir? Halk için zenginlerin servetini tırpanlayarak bir kaynak yaratmaktır. Mülkiyet rejimini altüst etmekten kaçınmamaktır.

Bu pazar yerinde görülmüyor olabilir, ama var öyle bir program ve Türkiye’nin sosyalistleri böyle yıkım dönemlerinde o görülmeyen kurtuluş programlarını hazırlayıp uygulayacak kadar feraset ve cesaret sahibi bir topluluktur. Gerçi şu sıralar önemli bir kısmı “birleşelim” falan diye olmadık birilerinin arkasında sıraya girmeyi, çıkmayacak dualara amin demeyi siyaset sanıyor, ama olsun...

Var öyle bir inat ve birikim. Bu sahnenin dışında, ama Türkiye’nin içinde...