Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
53,9627
Dolar
Arrow
44,7326
İngiliz Sterlini
Arrow
62,8597
Altın
Arrow
6161,7676
BIST
Arrow
10.729

'Sahnenin dışındakiler' ve Avrupa demokrasisindeki çaresizlik

Haberlerini algoritmaya bırakma, hangi kaynağı okuyacağına sen karar ver. 12punto'yu tercih ettiğin kaynaklar arasına ekle!

Bir soruyu sormak için bahane kabul edebiliriz: Dr. Coşkun Soysal'ın son 50 yıldaki tüm yaratıcı entelektüel müdahaleleri damgalanmış Prof. Dr. Yalçın Küçük hakkında dün yayına giren belgeseli ve dağıtımı yapılan hacimli kitabı (“Ateşten Düşünce – Yalçın Küçük) ilgilenenlerin gündeminde. İyi.

İyi ve bu unutulmaz devrimci “mütefekkirin” daha on yıllarca entelektüel arenamızda varlığını sürdüreceğini şimdiden söyleyebiliriz. Dr. Küçük, yeni kapılar açabilen istisnai düşünürlerin kaderini yaşayacak ve hep tartışılacak. Nasıl bir “yol açıcı”, daha doğrusu, uzun yol arkadaşı Mesut Odman'ın deyimiyle, nasıl bir “buzkıran” olduğu ve hangi donmuş toprağı ve neden/nasıl yeşertmeye çalıştığı üzerinde daha yıllarca konuşulacak. Tezleri çok tartışılacak.

Bir adım ileriye atalım ve bugüne bakalım.

Türkiye aydını hâlâ bir kurtuluş programı geliştirmek için kendini hırpalıyor, bunu yaparken de en ağır faturaları (“büyülü hapishanemiz”) ödemekten kaçınmıyor.

Sorun, bu değil.

Sorun, şu: Acaba Türkiye'nin göbeğinden bağımlı olduğu Avrupa'da bu tür aydınlar var mı, varsalar bir etkileri oluyor mu? Bir ağırlıkları var mı? Cesurlar mı?

Sadece risk almaktan, boynunu gerekirse ipe uzatmaktan söz etmiyoruz. Bilgi birikimi de değil derdimiz. Biz, bir aşkınlık yaratabilmekten, bunun için gerekli kitleyi yaratabilmekten söz ediyoruz. Epey bilgi ve bilgili insan var kuşkusuz temel Avrupa dillerinde. Ama aradığımız farklı bir şeydir. Sonuçta Avrupa, emperyalist artıkların üzerinde yükselen bir “şey”.  

Yalçın Küçük cumhuriyetçi, sosyalist bir kurtuluş ve yeniden kuruluş programı çerçevesinde üretimde bulunuyordu. Bir ihtiyacın sonucu olduğu çok açık.

Soru, böyle bir ihtiyacın, benzer programların ve aşkın aydınların Avrupa'nın hangi “demokratik” ülkesinde ve hangi gerekçelerle bulunabileceği sorusudur.

Bu sorunun, eğer soruluyorsa, yanıtı “Bugün yok!”tur. Yok, çünkü galiba henüz bizdeki türden bir yıkım ve ondan doğan bir ihtiyaç yok. Elbette geçen yüzyılın ilk yarısında vardı. Aydın, eninde sonunda, bir toplumsal ve tarihsel ihtiyacın türevidir. İsteyen ürünüdür de diyebilir.

O halde Avrupa dillerindeki son kopuşa bir asır önce cüret edildi. O son çıkış sonuçsuz da kalmadı. 1945'te Doğu Avrupa'nın birçok ülkesinde somutlaştı ve bunlar 1990'da yerle bir edildi. Fakat, örneğin bir Alman Demokratik Cumhuriyeti'nin, varlığıyla ve yokluğuyla, bütün bir Avrupa'nın kaderini belirlediği on yıllara tanık olduk. Neyse... Geçmiş zaman...

Bugüne bakalım.  

Avrupa'nın emperyal ve/veya emperyalist demokrasilerinin -şimdi pek olmayan olanakları- on yıllarca Türkiye tipi ülkelerin aydınlarının ve aydın adaylarının gözlerini kamaştırmıştı. Hatta kör etmişti. Özellikle Soğuk Savaş'ta. Bu “suni şiddet” Avrupa'daki aydının gündeminden önce sosyalizmi çıkardı ve sonra da aydın adaylarını basit teknokratlar haline getirdi; ileri sol bir cumhuriyet aramayı sürdüren cesur yürekler ise yalnız bırakıldı. Kurudular. Kendilerini neonların parlaklığına, dolayısıyla tutsaklığa bıraktılar. Ağızlarından ilkesiz/programsız “birleşik cephe” ve “yan yana” durma çağrıları eksik olmadı.

Bu büyük illüzyonun sınırlarını aşamaz oldular.

Ne emperyal parlaklığın kör edici etkisinden kurtulabildiler ne de o ışıkların yarattığı gölgenin üzerinden atlayabildiler. Gölge o kadar büyük/karanlık ve o aldatıcı neonlar o kadar güçlüydü ki, aşamadılar.

Bugünkü Almanya'nın sokaklarına ve medya dünyasına bir göz atmak yeterli. Tek tük ve etkisiz istisnaları şimdilik saymayalım.

Demek ki, neonların o kadar parlak olmadığı ve gölgelerin o kadar büyük/karanlık olmadığı alanlar, ülkeler, diller önemli.

Galiba sadece emperyal sahnenin (emperyalist çerçevenin) dışına çıkabilenlerin, bu sahnenin dışındaki aktörlerin bir şansı var.

Sahnenin içindekiler, yani mevcut, makûl muhalefet, körleşmiş ve sağırlaşmış bir halde korkunç boyutlar kazanmış bir “obruk”a doğru koşuyorlar. Sahnenin dışındakiler, eğer bu cüretlerini kitleselleştirebilirlerse, sırf kendi dillerine ve halklarına değil, insanlığa da büyük bir hizmette bulunmuş olacaklar.

Obruk, büyüyor çünkü. İnsanlığı da yutabilir.

Türkiye'deki ve AB'deki mevcut sistemlerin dışına çıkabilen yeni aydın kuşakları, sadece Anadolu'nun değil, bütün bir bölgenin ve hatta dünyanın kaderini de değiştirebilecek bir gizilgüç içeriyor. Bunu düşünmek durumundayız.

Kendi gölgesinin üzerinden atlayabilen, bunu bir doğallık içinde yapabilen aydın kuşakların emekçi sınıflarla aşkın bir cumhuriyet için (“Yaşasın emekçi aydın cumhuriyet!”) bir araya gelmesi, dolayısıyla düşüncenin maddesine kavuşması ve maddi güç olması, emperyalist artıkların parlattığı pek demokratik ülkelerin değil, bir felaketin içindeki bizim gibi ülkelerin, dillerin, aydın ve emekçi sınıfların kucağında mümkündür.

Türkiye ve Türkçe çok zenginliklere gebedir.