KOÇİ BEY’İN KİMLİĞİ VE ESERİ ÜZERİNE BİR KAÇ SÖZ
Koçi Bey risalesi yeni harflerle ilk kez Ali Kemali Aksüt tarafından 1939 yılında yayınlanmıştı. Daha sonra bazı ifade değişiklikleri ile 1972’de Zuhuri Danışman tarafından da yayınlandı.
Risaleler 19. Yüzyılda Osmanlıca harflerle bastırılmıştır. Çeviri ve baskılardan bazıları şunlardır. Ahmet Vefik Paşa’nın 1861’de Londra'da bastırdığı kitapçık kişisel kütüphanesinde istinsah edilmiş bir kopyasına dayanır. Risaleyi istinsah eden Abdullah halifedir. (1631’de hat yazısı ile çoğaltılmıştı) Rusça baskısı Türkolog VasilySmirnova aittir. Petersburg baskısı adıyla bilinir. (1873) Almancaya ilk çevirisini Avusturyalı şarkiyatçı Joseph Hammer yapmıştır. (1835) Koçi Bey’in Fransızca ilk çevirisini yapan François Croix isimli bir şarkiyatçıdır. Son olarak Ebüzziya Tevfik matbaasında basılmış erken dönem bir örneği olduğunu da hatırlatmak isterim. (1885)
Koçi Bey büyük bir ihtimalle bir Arnavut devşirmesi olarak Sultan I. Ahmet devrinde saraya alınmıştı. Enderun’da yetişmiş ve padişaha en yakın saraylılara tahsis edilen Has Oda’ya verilmişti.Sadece bu bile liyakat ve kabiliyet yönünden devrinin en önde gelen simalarından biri olduğunu kanıtlamaya yeter. Bazı yazarlar onun Katip Çelebi’de bahsedilen musahibin Koçi Bey olabileceğinden söz ederler.

RİSALELERİN YAZILMA TARİHLERİ ÜZERİNE BİR NOT
Koçi Bey risalelerini Osmanlı düzeninin ciddi manada bozulmaya başladığı bir tarihte yazmıştır. İlk telhisler IV. Murad’a 1631 yılında sunulmuştu.
Bu tarih, Kanuni’nin Viyana’yı muhasara etmesinden yaklaşık 100 yıl sonradır. (1529) Bu da devlet hayatında fazla bir zamana tekabül etmez. Viyana kuşatmasından sonuç alınamaması, Batı karşısında askeri hezimete uğranmamış olsa bile dengelerin yavaş yavaş değiştiği anlamına gelir.
KOÇİ BEY- NICCOLO MACHIAVELLI KARŞILAŞTIRMASI
Koçi Bey, meseleleri ele alış tarzı itibariyle kendisinden yüzyıl önce yaşamış olan İtalyan düşünür Niccolo Macciavelli’ye benzetilebilmektedir. Bu düşünceye ben de katılıyorum. Her iki yazar da Prense (Monark-halife sultan) siyasetin dinamiklerine dair düşüncelerini sunmuşlardı. Machiavelli Prens’i 1513’te tamamlamıştı. Basılması 1532’de gerçekleşebildi. Koçi Bey ise risalelerini el yazması olarak takdim etti. Yazdıkları siyasetname, nasihatname geleneği içinde değerlendirilebilir. Risaleler telhisler (proposal) biçimde yazılmıştı.

KOÇİ BEY RİSALELERİNDE FİTNE VE FESADIN KAYNAĞI
Risaleler incelendiğinde, dikkatimizi ilk çeken şey, Koçi Bey’in Osmanlı gerilemesinin temelinde toprak sistemindeki bozulmayı gördüğü anlaşılır. Dirlik düzeninin sağlıklı bir şekilde devam edebilmesi için tımar ve zeamet dağıtımının hakkaniyete uygun olması gerektiğini eserinde ısrarla vurgulamaktadır. Açılan yeni tımarların padişah iradesine bağlı olmasının mülkün temeli olduğunu belirtmektedir.
Koçi Bey, fitne ve fesadın reayanın harap olmasına neden olduğunu yazıyor. Bunun sebebi olarak rüşvetigörüyor. Rüşveti “şeytan” diye niteliyor. Dünya yüzünden rüşvet kaldırılmazsa adalet mümkün olmaz diyor.
SADARET MAKAMININ YIPRANMASI
Devlet idaresinde becerileri kanıtlamış olan bir sadrazamın yıllar boyu görevde kalmasını önemseyen Koçi Bey, sadrazamın işlerinde müstakil tutulması ve müdahale edilmemesi gereğine işaret eder. Risalesinde veziriazamlığın ulu bir makam olduğunu yazıyor. Eğer bu mevki doğru adama havale edilmişse sebepsiz yere azledilmesini doğru bulmuyor. Usul ve erkan konusunda çürümeyi şu sözlerle açıklıyor. “Geçmişte padişah huzurunda sadrazam, vezirler ve ulema ile ilgili konuşulmazdı” Bu sözlerden risalelerin takdim edildiği dönemde padişahın huzurunda açıkça kötülemelerin yapıldığı anlaşılıyor.
DİRLİK DÜZENİNİN (TIMAR) BOZULMASININ SONUÇLARI
Dirlik tımar anlamına geliyor.Tımar Koçi Bey’in çok önemsediği bir konu. Bununla ilgili bir telhis var risalenin içinde. Telhis, zeamet ve tımarın bozulmasının ne yüzden olduğuna dair başlığını taşıyor. Dikkatimi çeken ilk yargılar şöyle: “bir alay soysuz hak sahibi oldular. İlen gelenler boşalan yerleri kendi adamlarına ve akrabalarına verdiler. Tımar ve zeamet şeriat hükümlerine göre değil kimine paşmaklık kimine mülk olarak verilmeye başlandı. Kimide ileri gelenlerinyemliği oldu. Bu bozukluklar devletin temeli olan askerin harap olmasına neden oldu.”
Akıncı taifesi dahi 2000’e kadar inmiş. Sefer-i Hümayun söz konusu olduğunda akıncı olduğunu inkar edenler var. Tımar erbabı ki dinin askeridir. Irgat işi görür hale geldi diye yakınıyor.
MERKEZ TEŞKİLATI VE KAPIKULU ORDUSU KADROLARINDA AŞIRI ŞİŞME
Koçi Bey, telhislerinde devletin merkez teşkilatının çok ayrıntılı bir dönümünü yapmış. Önceki ve sonraki sayıları karşılaştırmış. Sürekli maaş alan ulufeli kul sayısının artışına dikkat çekmiş.Diğer görevlilerdeki artışlara bir göz atmakta yarar var:
Örneğin DivanıHümayun katipleri- Hazine-i Amire katipleri 17’den 118’e çıkmış. Kaptanı Derya kapıcıları 356’dan 1832’ye, sipahi sayısı 7000 olmuş.Bunlar kapıkulu sınıfı içindeki süvarilerdir.
Sekbanlar ve piyadeler 13.000’den 47.000 e çıkmış. İstanbul, Edirne, Gelibolu has bahçelerinde eğitilmekte olan acemi oğlanları cemaati 7400’den 9200’e, Cebeciler cemaati, 625’ten 5978’e yükselmiş. Koçi Bey risalesini yazdığı tarihteulufeli kulların toplam sayısını 92.206 olarak tespit etmiş.
Koçi Bey, kapı halk sayısındaki bu muazzam artış karşısında şöyle bir yorumda bulunuyor: “Bu kadar kula mevacib mi yetişir. Bu kadar mevacibe hazine mi dayanır. (Mevacib maaş demek) Bu yazılan taifeulufeye sahip olanlardır. Bunlardan başka kul değil iken kul namına olup reaya ve berayaya zulmeden 200.000 kadar kimse daha vardır.Bölük halkı 1584 tarihine kadar temiz ve mazbut itaat altında iken artık öyle değildir. (Bölük halkı: yeniçeriler) 200.00 kişi kul olarak esami defterinde kayıtlı iken seferi hümayun olsa yarısı değil onda biri bile sefere gitmez. Kimi zabitlerine kimi yoldaşlarına ulufelerini sipariş edip o taifeden seferi hümayunda 7-8.000 adam ancak bulunur. Fakat hepsi ulufelerini devlet hazinesinden alır.” Bu ifadeler aslında daha on yedinci yüzyılın başında yeniçeri ocağının tefessüh ettiğini gösterir.
OSMANLI’DA DEVLET: YÖNETEN VE YÖNETİLEN SINIFLAR
Osmanlı’da kapitalizm öncesi bütün toplumlarda olduğu gibi üretici güçler toprağa bağlı idi. Ömer Lütfi Barkan Hocanın ifadesiyle “Osmanlı Devleti bir askeri toprak devleti idi.
Osmanlı’nın gücünün kaynağını doğru teşhis etmek için Ön Asya ve Balkanlardaki özel koşulların yanısıra sınıf yapısına da bakmak doğru olur. Yöneten sınıf: sınıf-ı askeri olarak anılmakta. Bu ayrıcalıklı sınıf her çeşit tekaliften muaftı. (tekalif: her çeşit vergi ve salma) Ama kul sınıfındandı. Bu padişahın siyasi kölesi olmak demektir. Bu durum reaya ile karşılaştırıldığında bir üstünlük gibi görünür. Bu bir yere kadar doğrudur. Reayaya şeriatahkamı ile muamele olunur. Askeri sınıfa uygulanan rejimise örftür. Bunun anlamı şudur. Sultan kendi siyasal kölelelerine siyasetin gereği neyse ona göre davranır.
Bu durum sultan karşısında siyaset katl ve müsadere müeyyidesi altında devlet işlerini yürütmek demektir. Oldukça yüksek gerilim yaratan bir otorite doğrusu. Başarı ödüllendirilirken başarısızlık şiddetle cezalandırılır. Hakkında “siyaseten katl” fermanı verilen sadrazamın malı mülkü her şeyi müsadere olunur.
Reaya ise, Anadolu ve Rumeli’nin müslüman ve gayri müslim(zımmi) toplulukları demektir. Üretim yapan -vergi veren, artı ürününe el konulan sınıflardır.
Düzenin devamını sağlayan Tımar (dirlik) ile zabt-ü rabt altına alınmış vergi vermekle mükellef yüzbinlerce hane halkıvardır.
Dirlikler kılıç olarak da tanımlanıyordu. Üretim ve vergilendirmenin disiplinli bir şekilde sürdürülmesini sağlayan dirliğin başındaki tımarlı sipahi idi.
Ordu sefere çıktığında sipahi kendisine temlik edilen arazi ile mütenasip bir askeri grup çıkararak Seferi Hümayuna katılırdı. Taşra ordusunun temelini bunlar oluştururdu. Bunlar Cebeli adıyla anılan bu atlı birlikler savaş zamanı göreve çağrılan sayıca geniş bir birtopluluk oluşturuyorlardı.Tabii düzenin iyi çalıştığı zamanlarda. Bunlar profesyonel eğitim almış savaşçılar değillerdi. .
Bunun dışında hanedan ile doğrudan veya dolaylı bağlantılı ailelere verilmiş has veya zeametler vardı. Bunlar geniş çiftlikler oluştururlardı. Sultanın annesi- kızkardeşleri vekızlarına verilen dirliklere paşmaklık denirdi.
GAZA İDEOLOJİSİ VE GANİMET
Taşradan merkeze gelir akışı devam ettiği sürece devlet düzeni sağlamdı. Merkez ordusu (kapıkulu ordusu) gaza ettikçe, ganimet miktarı artardı.(Gaza resmi söylemde İslamı yaymak için verilen savaş demek) Devletin gönenciganimete ve reayanın artık ürününe bağlı idi. Gaza Osmanlı Devleti’nin temeli idi. Gaza ideoloji ganimete dinsel bir meşruiyet sağlamanın yoluydu.
Sonuç itibariyle. Osmanlı Devleti gaza ve ganimete endeksli bir Ortaçağ/Yeniçağ devleti idi. Bu düzen Birinci Viyana Kuşatmasının başarısızlıkla sonuçlandığı tarihe kadar üç asra yakın sürdü.
II. MEHMED’İN TÜRK ARİSTOKRASİSİNİ YÖNETİMDEN UZAKLAŞTIRMASI
Sultana sadakatle bağlı kapıkulu ordusu maaşlı profesyonel bir ordu idi. Bu orduyu kökeni devşirme olan ulufeli kullar oluşturuyordu.
Bu sınıf esas itibariyle Rumeli’den devşirilmiş Sırp, Hırvat ve Boşnak çocuklarından oluşurdu. Ordunun ve bürokrasisinin beşeri temeli Balkan topraklarından devşirilerek saraya hizmet için yetiştirilen kul sınıfı idi.
Çandarl’ının II. Mehmet tarafından katlindenden sonra Türk soylular devlet idaresinden tamamen dışlandılar. Çandarlının öldürülmesinin resmi gerekçesi Bizansa casusluk etmekti. Demek ki eskiden beri iktidar sahipleri kendileri için tehlikeli buldukları kişileri ortadan kaldırmak istediklerinde “casusluk” suçu uyduruyorlar.Sonuç itibariyle, mülkün idaresi kul sınıfına geçti. Sadrazam artık padişahın kuluydu. Görülen lüzum üzerine siyaseten katl kararı verilebiliyordu. Örneğin Rum Mehmet Paşa, Veli Mahmut Paşa, Gedik Ahmet Paşa gibi. Çandarlınınkatline kadar “ortaklaşmacı Türk asabiyyesi” idarede ve siyasi karar almada varlığını sürdürmeye devam etmişti.Ortaklaşmacı Türk asabiyesinden kastettiğim şey Türk beylerinden oluşan iktidar blokudur.. Buna Alplerin siyasi ve askeri koalisyonu demek mümkün bence. Bu birlikteliğe askeri demokrasi denir. Kavram Morgan’ın Antik toplumundan beri kullanılır. Marks ve Engels de kullandı. Kökenini ilkel komünal dönemde herkesin silahlı ve eşit olmasından alır. Türk beyleri eşitti. Osmanlı’nın kuruluş dönemi sultanları diğer beyler arasında PrimusİnterParisti.
GAZA İDEOLOJİNİN YENİDEN ÜRETİMİNİ SAĞLAYAN SINIF İLMİYEDİR
Savaş ve ganimete dayanan bu düzeni meşrulaştıran İslamdı. Gaza ve ganimetdüzeni adalet ve takva ideolojisi ile yeniden üretiliyordu. Bunu sağlayan ilmiye teşkilatı idi. Yani ulema.
İlmiye aşağı kademelerde, Taşra yönetiminden de sorumluydu. (Adalet ve idare) kadılar üzerinden yürürdü.
Askeri sınıfın gazadan zaferle dönmesiyönetimin optimum verimlilikte çalışması -sistemin yeniden üretimi açısından- hayati önemi haizdi. İdeolojik meşrulaştırma ilmiye sınıfı üzerinden gerçekleştiriliyordu. Devletin ideolojik aygıtı din idi. Pratiği şeriat ve gazaydı. Tımar dağıtımının (dirlikler) rasyonel bir şekilde yapılması son derece önemliydi.
ULEMANIN GÖZDEN DÜŞMESİ : İLMİYE TEŞKİLATININ BOZULMASI
Koçi Bey, telhislerinde sık sık 1595 yılını hatırlatıyor. O tarihten önce ve sonraki devlet düzenini karşılaştırıyor. Bu tarihte III. Mehmet tahta çıkmış,19 kardeşini “nizamı alem için” boğdurmuştu.
Koçi Bey’in şu sözlerine bir göz atalım dilerseniz: “1595 tarihine kadar ulemanın mevkii ve itibarı vardı. Sonrasında düzen bozuldu. Şeyhülislam Sunullah Efendi azledildikten sonra ilmiye sınıfı gözden düştü. Kazaskerler dahi devlet büyüklerine dalkavukluk etmeye başladılar.
Hak sahibi olmayanlara aşırı mevkiler verildi. Eski kanun bozuldu. İlmiye sahası cahillerle doldu. İyi kötü belirsiz oldu. Çoğu memuriyetler rüşvetle ehliyetsizlere verilmeye başlandı. Bir çokları 5-10 bir akçe ile mülazım oldu. İlim sahası cahil müderris ve kadılarla doldu.”
Koçi Bey, İlmiyede yüksek makamların şunun bunun aracılığı ile verilmesini eleştiriyor. (Tavassut olayı) Ulemanın en bilgilisi hangi ise görevin ona tevcih edilmek gerektiğini söylüyor. Kadılık yolunda vasıta bilgidir. Soy sop değildir. Ama bir süreden beri böyle olmuştur diyor. Bu sözlerde “beşik uleması” ifadesinin tarihi kökenini görmek mümkün.
Koçi Bey sözlerine şöyle devam ediyor. “Kadıların ahvali ile meşgul olmak mühimlerin mühimidir. Kadılar hor görülmeye başlandı. Bir subaşının bir haraççının şikayeti ile azledilen kadılar vardır. Adaleti sağlamak ile görevli kadı, bir zalimi tespit edip bildirse o zalim azmedilmek yerine yükseltiliyor. Hal böyle iken kadı adaleti nasıl sağlasın diye yazıyor”
KADİM DÜZENİN BOZULMASININ SONUÇLARI
Ne ilginçtir ki, bu kadim düzen 300 yıl bile sürmemiştir. 400 yıl da değişik formüllerle yaşatılmaya çalışılmıştır. Örneğin devlet gelirlerinin iltizama çıkarılması gibi. Not etmek gereken bir şey daha var:Denenen her yeni usul, reayanın daha fazla sömürülmesi ile sonuçlanmıştır.
Bunun toplumsal sonucu “Büyük Kaçgunluk” oldu. Köyler vergi ve zulümden boşaldı. Türkmen ayaklanmaları seferde mobilize edilecek taşra ordusunun nitelik ve niceliğini bozdu. Küçülttü.
Bunun yanısıra kapıkulu ordusunun (ulufe) giderlerinin karşılanması içinyapılan tağşişler enflasyona neden oldu. Günlük hayatta temel mübadele aracı olan akçenin değeri düştü. Değersiz madenlerle karıştırılarak darb edilen züyuf akçe piyasaya verildi. Tağşiş edilen paranın alım gücü düştü.
Sikkenin değerinin düşmesi ve ganimet savaşlarının başarısızlıkla sonuçlanması devlet düzenini kaosa sürükledi.
Tımarlı sipahi-kapıkulu dengesine dayanan klasik düzen tımarın çözülüşü çürümeyi hızlandırdı. Gelirler azaldığındanseferde göreve çağrılan taşra ordusu neredeyse ortadan kalktı. Devletinelinde askeri güç olarak sadece kapıkulu ordusu kaldı. Ona da akçe yetiştirmeye güç yetmiyordu.
1826’dalağvedildiği tarihe kadar Yeniçeri Ocağı, 300 yıl süreyle verimsiz, zafer kazanamayan ama sürekli ulufe alan ve her türlü yeniliğe direnişin merkezi oldu.
İçinde bulundukları ittifaklara göre padişahları deviren veya tahta çıkaran güç olarak kaldı. İlmiye ve ocak ağalarının ittifakı iktidarı belirleyen temel etmen oldu.
Bu düzen çevrenin (periferinin) maddi olanaklarının geçen asırlara göre olağanüstü azaldığı “artık ürünün” payitahttaki güçler tarafından tüketildiği bir düzendi. Merkeze aktarılan kaynaklar azaldı. Osmanlı mülkünde kapitalizme evrilmeyi sağlayabilecek bir önder sınıf yoktu. Buna imkan da yoktu. Şarkta buna imkan sağlayabilecek her türlü oluşum-öteden beri- müsadere yoluyla ortadan kaldırılıyordu. Çünkü ekonomik güç siyasi güç demekti.
Ekonomik yapı ve sömürü ilişkileri ciddi hiçbiranlamlı değişim geçirmeden Tanzimata kadar 250 yıl böyle devam etti. Bu durağanlığa merkez teşkilatının (kamunun) nicelik olarak büyümesi eşlik etti. Bu da atıl bir devlet aygıtı ve maaşlılar sınıfı demekti. Bu sınıf cüluslar ve ulufe dağıtımı ile devletin kudretini gittikçe zayıflatan bir iç parazit gibi varlığını devam ettirdi.

KOÇİ BEYİN REFORM ÖNERİLERİNİN ÖZÜ
Koçi Bey, meseleyitemelde kaynakların deveranında (sirkülasyon) gördü. Kaynaklar gittikçe daha kötü bir şekilde yönetildiğinden devlet geriliyordu. Kesintisiz kaynak akışı işlevsel bir merkez ordusu ile pekiştirilirse kötüye gidiş durdurulabilirdi.
Koçi Bey, çözümü kadim düzenin iadesinde görüyordu. Bunun için güçlü bir siyasi iradeye ihtiyaç vardı. Sultan IV. Murad’ın sert tasarruflarının nedenibuydu. Koçi bey, herkurumun kendi iç dengelerini iade edecek reformlar önerdi. Bunlardan bazıları Osmanlı tarzı radikal tasarruflarla paralel yürüdü. Bu radikal tasarruflar çoğunlukla siyaseten katl kararları biçimde oluyordu.
KOÇİ BEY RİSALELERİNİN AKIBETİ
Koçi Bey, bir devşirme oğlanı olarak girdiği Osmanlı Sarayında, I. Ahmet, IV. Murad, I. İbrahim ve IV. Mehmet’in saltanatları devirlerinde Has Oda‘da bulunmuştur.
Önerileri padişahlar tarafından ciddiyetle ele alınmakla birlikte ”tutucu güçler koalisyonunu” aşamadı. Statüko bazen kanlı olaylara yol açarak kendini muhafaza etmeye devam etti.
KoçiBey’in ordu, maliyeve ilmiyedeki yapısal sorunlara ilişkin teşhisleri büyük ölçüde doğruyu yansıtıyordu. Fakat çözüm önerilerinin hayata geçirilmesi mümkün değildi. Güçler dengesi buna müsaade etmezdi. Etmedi de.
Hatta padişahlara böyle düşünceler telkin etmesi kendi can güvenliği açısından tehlikeler yarattı. Telhislerinin gizli tutulmasına dair beyanlarının sebebi budur.

KOÇİ BEY’DEN SULTAN I. İBRAHİME RİSALE
Koçi Bey Sultan I. İbrahim içinde risale yazdı. Sultan Iİbrahim’in risaleleri okuma ve devleti öğrenme istekliliği ilginç. İbrahim’e sunulan telhislerde Koçi Bey neredeyse devlet düzenin her şeyini anlatmış hatta protokolü bile. Dirlik nedir? Bunu bile tanımlıyor. Yazılar Pols 101 (Siyaset bilimine giriş) tadında. Bu üslup Sultan İbrahim’in saltanatı ile ilgili algının çok da doğru olmadığını gösteriyor.
Bu telhisleri yazdıran ve bunlardan yararlanan padişah “deli” olamaz. Belki kapı halkı tarafından delirtilmiş olabilir. Katledilmesi de iktidara talip olan hizipler arasındaki çekişmenin bir sonucu bence.
Sultan İbrahim devrinde 35.000 yeniçeri var. Merkez ordusu olarak İstanbul’da. Süvari sınıfı ocaklılar da var. Bunlara sipahi deniliyor. Merkezin süvari birlikleri.Tımarlı sipahi değiller bunlar.
Sipahilerin (merkez ordusunun atlıları) tamamı İstanbulda değil. Bunlar ulufeli kul ama“mülkün” çeşitli yerlerine dağıtılmışlar. Örneğin Edirne Şam, Bursa, Gelibolu gibi. Bu yerlerdeki haslarda kendilerine verilen görevleri yapıyorlar. İstanbul'a yakın vilayetlerde olanlar ulufelerini almaya payitahta gelmeleri usuldendir. Bu iktidarın ve paranın kimde olduğunu gösteren bir gösteri aslında. Bir taraftan da sadakat yenileme. Uzaktakilere ise ulufeleri gönderilirdi.
Seferde kapıkulu sipahileri padişahın hemen sağında yer alırdı. O tarih itibariyle senelik ulufe 1000 yük idi. Bir yük100.000 akçeye denk düşüyordu.
RUMELİ VE ANADOLU’NUN ASKERİ VE EKONOMİK GÜCÜ
Anladığım kadarıyla Rumeli toprakları nüfus ve ekonomik verimliliği ile Anadolu’dan daha çok önemseniyor. Rumeli’de 34 sancak var. Rumeli askeri 30.000 kişi. Sultan I. İbrahim devrinde. Tabii bu Koçi Bey’in dirlik temelinde yaptığı hesaba dayanıyor. Bu sayı tımarlı sipahilerin çıkardığı asker sayısı demek.
Anadolu da ise 14 sancak var. Dirlik (kılıç) sayısı 7300. Cebelileri ile birlikte Anadolu’nun çıkardığı asker sayısı tahmini olarak 17.000
Anadolu eyaleti (Rum beylerbeyiliği demek) İç Anadolu, Amasya, Bozok, Canik, Arapgir, Çorum, Sivas. Anadolu eyaleti sınırları tam olarak bugünkü Anadolu değil. Doğusunda ve Güneyinde başka eyaletler var. Rum şimdilerde kullanıldığı üzere Yunanlı anlamına gelmiyor. Doğu Romalı demek.
VAKIFLAR MÜSADEREYE KARŞI BİR KORUNMA ALANI YARATIYORDU
Kul sınıfı askeri sınıf olarak tanımlanır. Şeriata göre değil örfi hukuka göre muamele edilir. Yöneten sınıftır ama padişah karşısında canı ve malı güvence altında değildir.
Bu nedenle siyaseten katl ve müsadere uygumalaları karşısında özellikle vezirler ve sadrazamlar kendilerine verilmiş dirlikleri vakfettiler. Amaç emlak ve emvali muhtemel bir müsadereden kurtarmaktı. Kendisi siyaset edilse bile. Siyaset edilmek: ölüm cezasına çarptırılmak demek Bu gerçekte vakfeden vüzeranın alt soyunu vakıf gelirleri ile güvence altına almak için bulunmuş birhile-i şeriyye idi.
Bu nedenle vakfedilen mallar vergi kaybına yol açıyordu. Koçi Bey bu durumu vakıf görünüşte hayır gibi görünür. Ama hazineye zarardır diye tanımlamaktadır.
Koçi Bey vakıf hukukundan şöyle şikayet ediyor. Gazilerin kanıyla alınmış ve onların hakkı olan dirlikler vakıf yapılarak vergi kaynakları gizlenmiştir.
Koçi Bey’e göre, vakıf müessesesinin en iyi çalıştığı dönem Kuruluş dönemidir.Bu biralplik/ gazilik dönemi idi. Bazı Alp ve gaziler Bizans soyluları idiler. Tekfurlardır. Mesela Gazi EvrenosBey, Mihaloğlu gibi. Vakıflar zamanla iyjce bozulmuşdevletin müdahale edemediği bir kuruma dönüşmüştür.
Yeri gelmişken günümüzden de iki örnek vermek isterim. Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi sırasında iktidarın argümanı Sultan Mehmet Han vakfiyesidir gibi tuhaf bir gerekçeye dayanıyordu. Bir de beddua yayınlanmıştı. Osmanlı sultanlarının vakfiyeleri cumhuriyet kanunlarından üstünmüş gibi.
Bir başka yakın örnektendaha bahsetmek isterim . Gezi Parkı Sultan Bayezit Han-ı Veli Hazretlerinin vakfiyesidir gerekçesiyle belediyenin elinden alınmıştı. Neyse ki idari yargı Vakıflar Genel Müdürlüğünün kararını iptal etti. Günümüzde iktidar çevrelerinin kurduğu onlarca vakfın hangi maksatlarla kullanıldığı görülünce geçmişteki bir çok vakfın hayır kurumu olmaktan ziyade vakfedenin malının güvenceye alınması işlevi gördüğü anlaşılır.
DÜZENİN BOZULMASI KANUNİ DEVRİNDE BAŞLADI
Koçi Bey, Sultan Süleyman devrinde düzenin bozulmaya başladığını yazar.
Padişahın Divan-ı Hümayuna çıkmamaya başlaması ilk belirtidir. Padişah beyberbeyileri bile şahsen tanımaz olmuştu.
Koçi bey, Kanuni’nin ilk ciddi hatasıolarak Pargalı İbrahim Paşayı damat ve sadrazam yapmasını görür. Pargalı büyük servet ve iktidar sahibi olunca boğduruldu. Ve serveti müsadere edildi.
Koçi Bey’in bahsettiği diğer bir sima Rüstem Paşadır. O da damat ve sadrazam olmuştu. Rüstem Paşa Mihrimah Sultan ile evlendirilmiştir. Çok yakışıklı olduğu söylenilir.O kadar geniş mülkleri vardı ki Koçi bey, tavaif-i mülük sultanları kadar serveti vardı demektedir.
Rüstem Paşanın kurduğu vakıflar çok büyük vergi kaybına neden oldu. Rüstem Paşanın tımar gelirlerini arttırmak için dirlikleri iltizama çıkarması Osmanlı mülkününçöküş yolunda en önemli dönemeçlerinden biri oldu.
İltizama çıkarılan dirlikler ehli namus adamlar tarafından işletilmedi. Koçi Bey’e göre, namussuz fasık Yahudi tüccarların eline geçti.
Bu vergilendirme biçimi istenilen faydayı sağlamadı. Başta Sultan Süleyman kendisi olmak üzere bütün devlet adamları süs, şöhret ve gösteriş yoluna düştüler. Asker taifesinin ulufesine akçe yetmez oldu. Zulüm başladı. Reaya ezilmeye başladı.
CELALİ İSYANLARI ASLINDA NEYDİ?
Kadim zamanlarda NemçeKralına karşı sadece Rumeli Beylerbeyinin topladığı asker yeterli olurken üstünlük Hristiyan dünyasına geçti. Bu arada Nemçe’nin Avusturya anlamına geldiğini belirteyim.
Anadolu askeri de İran Şahına yetiyordu. Artık yetmez olduğu gibi Celali isyanları Tokattan başlayarak Anadolu, Karaman, Sivas Maraş, Halep, Erzurum, Van ve Musul’a kadar yayıldı. Bu başkaldırının nedeni bence Yavuz Selim’in Anadolu’da yaptığı Alevi-Türkmen kırımıdır. XVI. yüzyıl bitmeden Türkmen soylu Anadolu Alevileri Payitahta karşı örgütlü ve silahlı olarak başkaldırdılar. Bu olaylar Gazavat tarihçiliğinde genellikle anılmaz.Geçiştirilir. Uzun süreli bir şekavet hadisesi gibi ele alınır. Oysa ki meselenin sınıfsal temeli vardır. Bukonuda Mustafa Akdağ hocanın “Türk Halkının Dirlik ve düzenlik kavgası: Celali isyanları “ kitabına bakılmadır.
KOÇİ BEY’İN REFORMLARI YERİNE KAPİTALİZM GELDİ
Koçi Bey’in risalelerini takdim etmesinden iki asır sonra Osmanlı Devleti Tanzimat reformlarına girişti. Bu karmaşık sürecin temel motoru kapitalizmin Osmanlı ülkesine nüfuzu idi.
Tanzimat, Osmanlıyı dönüştürdü. Ama bir yarı sömürge yaparak. Siyasi bağımsızlığını korusa da Osmanlı bir periferi ekonomisi haline geldi. Kapitalizmin nüfuzu Osmanlı ekonomisini piyasalaştırdı. Kapitalizm Osmanlıyı dönüştürerek Batıya kaynak aktardı.
Ekonomi periferik ekonomiye dönüştü. Kapitalizmin merkezine bağlandı. Bununla birlikte Osmanlı topraklarında (kapitalizmin girdiği her yerde olduğu gibi) bir canlanma görüldü
Bütün bu gelişmeler Koçi Bey’in iki yüz yıl önce talep ettiği reformu (sistem içi ıslah) uygulanamaz hale getirdi. İdare, vergilendirme, ordunun yapısı tamamen değişti. Yeni bir ordu kuruldu.
KAPIKULU YERİNİ BABIALİ BÜROKRASİSİNE BIRAKIYOR
Tanzimatla cumhuriyet devrimi arasında geçen yaklaşık bir yüzyıl boyunca yeni bir sınıf yükseldi. Bu sınıf Babıali bürokrasisi idi. Babıali geçmişin izleri taşıyordu ama yeni sınıf Fransızca kitap okuyabiliyor, Batıya seyahat edebiliyordu.
Bu yeni sınıf, kapıkulu sınıfının mirasçısı idi. Reformu onlar da denediler. Değişim sınırlı kaldı.
19. yüzyılın yönetici seçkinleri Koçi Beyin şahit olduğu 1600-1700 kaosuna benzer bir sürece şahit olmadılar. Onların travmaları başka oldu.
Koçi Bey risalelerini yazarken kaynaklar gittikçe azalmakta ve yöneten sınıf içinde iç savaş sürmekteydi. Buna karşın Osmanlı merkez teşkilatı (bürokrasi) büyümüş ve hantallaşmıştı.
Tanzimatla birlikte kısmen rasyonel esaslara oturdu. Buna konjonktürelnedenler eklenince Osmanlı Avrupa Konseyine alındı. Sultan Abdülaziz’in Avrupa seyahatinin nedeni buydu.
Ama gene de Koçi Bey’in öngördüğü bir çok şey imparatorluğun genişliği ve savaşlar nedeniyle güncelliğini korudu.
Artık ordu Harbiyeliler tarafından yönetiliyordu. Bu geçmişin profesyonel ordusuna denk çekirdek bir kadro demekti. Tebanın uzun süreli zorunlu askerliği de tımarlı sipahinin çevre ordusu işlevini görecekti.
İdare, mülki, adli ve mali departmanlarıyla rasyonel hale getirilmeye çalışıldı. Kısmen başarılı olduğu da söylenilebilir. Weber’in yasal-ussal otorite olarak tanımladığı devlet aygıtı ana çizgileriyle böyle ortaya çıktı.
Yöneten sınıf Osmanlı Türkiyesini Birinci Dünya Savaşının sonuna kadar getirdi.
İmparatorluk dağıldığında Koçi Bey’in üç asır önce işaret ettiği bir çok yapısal mesele varlığını alttan alta devam ediyordu.

BUGÜNDEN KOÇİ BEY RİSALESİNE BAKTIĞIMIZDA NEYİ GÖRÜYORUZ?
Bugün de Koçi Beyin teşrih ettiği bir çok maraz devlet yönetiminde derinleşmiş olarak vardır. Rüşvet, adam kayırma, ilim payelerinin ehliyetsiz ellere geçmesi, ordunun yapı ve işlevinin bozulması, idarenin keyfileşmesi ve zulüm. Siyasette ise iktidarda bulunan hiziplerle iktidar alternatifi gruplar arasındaki çatışma derinleşerek devam ediyor.
Çok Okunanlar
Anket: İmamoğlu aday olamazsa CHP'nin adayı kim olsun?
Sedat Peker'den 'Eve dönüş' paylaşımı!
Emekli zammı ve en düşük maaş AKP kulislerinden sızdı
Maduro'nun yeni fotoğrafları paylaşıldı
Enes Batur'un son görüntüsü ortaya çıktı
Gazeteler, ABD'nin Maduro'yu kaçırmasını nasıl gördü?
'Son anda odaya yöneldi, kapıyı patlattık'
Bahis soruşturmasında yeni dalga kapıda: 'Taş üstünde taş kalmayacak'
İBB soruşturmasında 'cinsel saldırı' krizi
Ömer Çelik'ten dikkat çeken Maduro açıklaması