HOCAM TARIK ZAFER TUNAYA
Ben Tarık ZaferTunaya’nın en son öğrencilerinden biriyim.Hocamız İstanbul Siyasal’ın kurucu dekanıydı.Hukuk Fakültesinde de dekanlık yapmıştı. Tarık Zafer Tunayaadında bir anayasa hukuku profesörü olduğunu Ümit Yaşar Doğanay’ın cenazesinde öğrendim. Yıl 1979’du.
Ben ise- o tarihte-İstanbul Teknik Üniversitesi’nde öğrenciydim. MMF’de. Bu kısaltma Maçka Mühendislik-Mimarlık Fakültesi anlamına gelir. MMF binası geçmişte Jandarma Umum Kumandanlığı olarak kullanılmıştı. Günümüzde yerinde İTÜ İşletme Fakültesi bulunmaktadır.
Fakültemizin (İÜSBF) dokuz kurucusundan biri olan Ümit Yaşar Doğanay 20 Kasım 1979’da saldırıya uğramış ve hayatını kaybetmişti. Cavit Orhan Tütengil, Bedri Karafakioğlu, Abdi İpekçi gibi Doğanay hoca da terörün kurbanı olmuştu. Server Tanilli Hoca da benzer bir saldırıda ağır yaralanmış, mefluç kalmıştı.
Doğanay Hoca’nın hunharca katli kamuoyunda büyük bir infiale neden olmuştu. Cenaze Şişli Camiinden kaldırılmış, Zincirlikuyu Kabristanında defnedilmişti.
İTÜ’nün Gümüşsuyu, Taşkışla ve Maçka kampüslerinin bütün öğrencileri olarak bizler de cenaze töreninde bulunmuştuk. İTÜ MMF ve Maden Fakültesi öğrencileri olarak Nişantaşı, Teşvikiye, Halaskar Gazi yoluyla Şişli Camiine kadar gittik. Sonra da Zincirlikuyu kabristanına. Mecidiyeköy viyadüğünün altında atılan sloganlar hala kulaklarımdadır.

İstanbul’da Siyasal Bilimler Fakültesi’nin yenikurulmuş olduğunu bu vesile ile öğrenmiş oldum. Fakültenin adı sonradan Siyasal Bilgiler Fakültesi olarak değiştirilmiştir. Cumhur Ferman Hocamızın dekanlığı zamanında.
Bir kez daha üniversite sınavına girerek İstanbul SBF’yi kazandım. Ben fakülteye 1980’de giren 150 öğrenciden biriyim. Numaram 185’tir. Fakülteyi kazandıktan birkaç gün sonra 12 Eylül oldu. 12 Eylül koşullarında kaydoldum. 12 Eylül koşullarında okudum.
İLK DEFA NE ZAMAN GÖRDÜM ?
Tarık Zafer TunayaHocamı ilk kez nasıl gördüm? İlk sahneler bugün bile gözümün önündedir. Topu topu iki sınıf idik zaten. Bizden önce fakülteye giren 79’lular ve biz.Doğanay dersliğinin tam karşısındaki Yeni Amfi I’de açılış dersine davet edildik. Hocalarımızın hep birlikte gelişi çok etkileyiciydi. Hepsi cüppelerini giymiş vaziyette ön sıralara oturdular. Tarık Zafer hocam çok güzel bir konuşma yaptı. Gülhane Hattından, hürriyet otorite diyalogundan söz etti. Hoca daha ilk dersten itibaren hepimizin üzerinde tılsımlı bir otorite kurmuştu Onun bir karizması vardı. Özel bir karizma. Her bir dersinden sonra, büyüklüğünü daha iyi kavradık.
Burada fakültemizin kurucu hocalarını saymak isterim. Çoğunluğu Hukuk Fakültesinden, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesinin kuruluşuna katkıda bulunmak üzere görevlendirilmiş öğretim üyeleriydi: Tarık Zafer Tunaya, Aydın Aybay, Ümit Yaşar Doğanay, Murat Sarıca, Ali Ülkü Azrak, Ersan İlal, İzzettin Doğan; Nur Vergin. Sevim Görgün,Nazif Kuyucuklu, Ersin Kalaycıoğlu, Burhan Şenatalar ve Şükrü Hanioğlu daha sonra İktisat Fakültesinden fakültemize geçtiler. Yıldızhan Yayla, DuygunYarsuvat, Ata Sakmar, Mesut Önen hocalarımız biz ikinci sınıfa geçtikten sonra fakülteye geldiler.
Rahmetli Murat Sarıca hocamızın yeri ayrıydı. Onu severdik. Tarık Zafer Hocamızdan biraz çekinirdik. O kurucu önderdi.Derse geldiğinde sadece ona ayağa kalkardık. Hepimizin üzerinde tatlı bir otoritesi vardı.
SÖZLÜ SINAVLAR
Bu küçücük fakültede, o yıllarda başka hiçbir fakültede olmayan bir şey vardı: sözlü sınavlar. Hukuk Fakültesinde eskiden var olan “sözlü” bizim fakültenin kuruluşu ile geri gelmişti.
Yazılı sınav büyük sınav için vize mahiyetindeydi. Büyük sınav sözlüydü ve aleniydi. Tarık Zafer Hocamın Anayasa Hukukunda yazılı da sorduğu soru sosyal devlet, sözlüde bana yönelttiği soru: yazılı olmayan anayasalar olmuştu.
Devrim tarihi derslerine ŞükrüHanioğlu Hoca ile birlikte gelirlerdi.
Hoca Anayasa Hukuku derslerini Ersan İlal ile birlikte, Devrim Tarihi derslerini Şükrü Hocayla birlikte verirdi. Türk Anayasa Düzeni derslerimizin hocası Bakır Çağlar oldu.
MURAT SARICA VE AYDIN AYBAY HOCALARIMIZIN 1402’LİK OLMASI
Kendisini iki şey çok üzdü. Aydın Beyle, Murat Sarıca hocalarımızın 1402’lik olması.Yıl 1983’tü. Diyebilirim ki Murat Sarıca Hocam kahrından gitti. O yılın sonbaharında. Böylesine yürekten üniversiteye bağlı bir entelektüelin akademiden sökülüp atılması kararını verenler tarih önünde suçludur.
Aydın Aybay, Bülent Tanör, Hüseyin Hatemi,Gençay Gürsoy Danıştay kararı ile yıllar sonra üniversiteye dönebildiler. Askeri rejim giderayak, bu hoyrat kararı aldı ve uyguladı. Sıkıyönetim komutanlıkları aracılığıyla kararlar tebliğ edildi. Üniversiteden çıkarılanlar “ bir daha kamu görevinde çalıştırılmamak üzere” tasfiye edilmişlerdi.
Tuhaf olan bütün bu uygulamalar 1983 baharında oldu. Bir yandan da çok partili siyasi hayata dönüş takvimi çalışmaya başlamıştı. Özal ANAP’ı, Sunalp MDP’yi, Calp (HP’yi) kurmuştu. Milli Güvenlik Konseyi bu makbul partilerden birinin iktidara gelmesini istiyordu. Bu arada SODEP ve DYP gibi itimat edilmeyen partiler veto ediliyordu. 1402’likler olayı böyle bir ortamda gündeme gelmişti.
Bu kararlar üzerinden epey zaman geçtikten sonraDanıştay kararı ile düzeltilebildi.(1991) Tarık Hoca buna çok üzülmüştü. Arkadaşları üniversiteden uzaklaştırılmıştı. Cebinde emekliliğini isteyen istifa mektubuyla üst koridorda nasıl üzüntülübir şekilde dolaştığın hatırlarım.
1983 baharında Tarık Hoca fakülteden ayrıldı. Gönlünü, kalbini okulda bırakarak.
MGK YÖNETİMİ BİZİM FAKÜLTEYİ KAPATMAK İSTEDİ
İkinci üzüntüsü cuntanın Yüksek Öğretim Teşkilatı Kanunu ile bizim fakülteyi kapatmak istemesi oldu. (1981) Oysa ki İÜSBF’nin kuruluş mücadelesi 1960’lara kadar gidiyordu. Bir çok engelle karşılaşmışlardı. Mülkiyeliler İstanbulda bir SBF kurulmasını zaten istemiyorlardı. Bu “istemezük cephesinin” diğer üyeleri hukuk ve iktisat fakülteleri idi. Gerek yok diyorlardı. Kendilerince gerekçelerle.
Fakültemiz kuruluşunun ikinci yılında kapatılma tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. SBF, İktisatFakültesinin bir bölümü haline getirilmek isteniyordu.
Necdet Üruğ’la olan bir randevularını hep anlatırdı. Üruğ Paşa İstanbul Sıkıyönetim komutanı idi. Paşa ile görüşmeye gittiklerinde (Aydın Aybay hocamızla birlikte) masanın üstünde fakülteler teşkilat şeması varmış. Şemada bizim fakültenin üstü çizilmiş ve bir ok işaretiyle İktisat Fakültesine bağlanmıştı. İnsanı tebessüm ettiren ayrıntı da şuydu. Bütün bu teşkilat kanunu operasyonu kurşun kalemle yapılmıştı. Ok işareti dahil.
HOCANIN İNSANİ YÖNÜ
Hocanın “insani” tarafını özellikle vurgulamak isterim. İnsanlara iş bulur, insanlar için telefon eder. İnsanların sağlık sorunları ile ilgilenirdi. Dertleri ile samimi bir şekilde ilgilenirdi. Fakülte yıllarında benim de bazı sağlık sorunlarım olmuştur. Bülent BerkardaCerrahpaşa’da o zaman dekandı. Bana bir kartvizit verdi.Berkarda’ya gönderdi. HasanYazıcıHoca’yada benim için telefon etti.
Bizim üst sınıfta Karadenizli bir çocuk vardı. Bir gün koridorda uzun uzun hocaya kulağının çok şiddetli ağrıdığından yakınıyordu. Dinledi dinledi. Karvizitini çıkardı. Bir şeyler yazdı. Sonra çocuğa verdi. “Al bunu Cerrahpaşa’ya git, orada Nurettin Sözen’i bul, o senin derdine çare bulur “ demişti.
Memurları,müstahdemleri ciddiyet ve samimiyetle dinlerdi. Birgün alt koridorda kaloriferci bir şeyler anlatıyordu hocaya. Sanırım bir akrabasını işe aldırmak istiyordu. Sonra hoca adamın yanından ayrıldığında, adamın yüzündeki ifade “hocadan bir söz aldığını” gösteriyordu. İnsanları hoşnut etmeyi severdi. İyilik yapardı. İnsanların elinden tutardı. Desteklerdi. İnsanlar için, yapabileceği bir şey varsa hiç tereddüt etmezdi. Gün geçtikçe az rastlanır hasletlerdir bunlar.
Anadolu’dan yeni gelmiş arkadaşlara karşı son derece dikkatliydi. Özellikle muhafazakar çocuklara “sizi önemsiyorum, sizin yetişmeniz benim için önemlidir.” Mesajını içeren bir üslubu vardı.
Bizim sınıfta bir imam hatipliler grubu vardı. 15 kişi kadardılar. (1980 girişliler)
İtiraf etmeliyim ki bu arkadaşlarımla ilgili kafamda daima bir istifham olmuştu. Bu çocukları köy, kasaba kafasından çıkarıp kentli, çağdaş rafine insanlar haline getirmeye çalışırdı.
Bu arkadaşlarımız AKP iktidara geldikten sonra bakan, milletvekili, büyükelçi, vali, belediye başkanı, idare mahkemesi yargıcı, Danıştay üyesi, öğretim üyesi oldular. Olmalarına bir itirazım yok. Cumhuriyet bu demek zaten. İtirazım olma biçimlerine.
Gazete okumamızı isterdi. Her gün mutlaka farklı görüşte iki gazete okumamızı telkin ederdi. Farklı görüşteki insanları okuyun, dinleyin, onların sözlerini dikkate alın derdi.
BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİNE İNTİSABIM ONUN SAYESİNDEDİR
80’lerde Boğaziçi Üniversitesi yüksek lisans sınavına müracaat edenlerden iki referans mektubu istenirdi. Bu mektuplar den birini Tarık Hoca ikincisini Şükrü Hanioğlu hocam yazmıştı. (1984 yazı)
Boğaziçi Üniversitesi lisansüstü programına kabul edildim. Bu suretle akademiye intisabımı sağlayan da Tarık Zafer Hocam olmuştur. Beni önce Yaşar Gürbüz’ün yanına yerleştirmek istedi. O da eski bir öğrencisiydi. Marmara Üniversitesi yeni kurulmuştu. Yaşar Hoca’nın bölümünün kadro kanunu henüz çıkmamıştı. Olmadı.
Boğaziçi Üniversitesi Atatürk ilkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsüne kabul edildim. Asistan, okutman ve öğretim görevlisi olarak 22 yıl orada çalıştım. 2009’dan bu yana da Galatasaray Üniversitesindeyim.
Benim Hocayla asıl yakınlaşmam, onu daha yakından tanımam emeklilik döneminde olmuştur. 1984-1991. Hayatının son döneminde ona yakın oldum. Ondan pek çok şey dinledim, pek çok şey öğrendim. Boğaziçi Üniversitesinde asistan olduktan sonra haftada bir gün hocaya giderdim. Kendisine yardımcı olmak için.
Hoca şeker hastasıydı. Şeker bütün hayati organları bozduğu gibi gözleri de etkiler. Görüşü gittikçe daha fazla bozuldu. Okuması gereken her şeyi ben okumaya başladım. Kitaplardan özet notlar çıkarırdım.
Yazdığı/ yazdırttığı şeyleri tekrar tekrar okutur, düzeltirdi. Sözün bir sanat olduğunu, kelimelerle nasıl oynanabileceğini bu temrinlerde öğrendim.
MELAHAT HANIM
Tarık Zafer Bey Hocamın hayatında iki kadın olmuştu. Biri annesi, İrfan Hanım, öbürü Allah’ın bir lütfu olarak eşi Melahat Hanım.
Reşat Kaynar Hoca ve Saint Benoit’dan sınıf arkadaşı Burhan Oğuz (mühendis ve kültür tarihçisi) Tarık Zafer Hocamın şansını kıskanırlardı.
Ben hayatta bu kadar geç ama, bu kadar doğru başka bir evlilik görmedim. Hoca durmuşdurmuşda turnayı gözünden vurmuştu. Kimya Yüksek Mühendisi Melahat Başoğlu ile 1965’te, 50 yaşında evlenmişti.
Melahat Hanım tanıdığım en asil, en nazik, en hanımefendi ve en aristokrat kadındır. Hoca’nın, nahif-ül bünye, nazik, annesi tarafından ihtimamla büyütülmüş biri olduğu belliydi. İleri diyabeti, sıkı bir kontrolü gerektiriyordu. Biraz daha fazla kuru yemiş yemek için Melahat Hanımla nasıl didiştiğini hatırlarım.
Hoca bir gün çok neşeliydi. LVA diye bir aletin Türkiye’ye geldiğini anlattı. Alet yeni bir aletti. Low Visual Aid anlamına geliyordu ve yaşa bağlı makuladejenasyonunda kullanılıyordu. Aleti pek verimli kullanamadı.
Çalışmaya gazete makalelerini okutarak başlardı. Eve Cumhuriyet ve Hürriyet alınırdı. Cumhuriyet hocanın, Hürriyet Melahat Hanımın gazetesi idi.
Bazen İsmet Hanımın Milliyeti de ortalıkta olurdu.Eski Türkiye’nin seküler gazeteleriydi bunlar. İsmet Hanım Melahat Hanım’ın ablasıydı. Aynı apartmanda otururlardı.
Tarık Hoca Türkiye’de Siyasi Partiler’in yazarıdır. Kitabın ilk baskısı 1952’de yapılmıştı. Siyasal Partilerinin ikinci baskısını beş cilt olarak düşünüyordu. Ancak üçüne ömrü vefa etti. Ben Mütareke ve İttihat ve Terakki ciltlerinin yazımında, notlanmasında yanındaydım. Bu benim akademik hayatımın başında yakaladığım çok büyük bir şans oldu. Ondan çok şey öğrendim.
Melahat Hanım Osmanlı ve elit bir aileden geliyordu. Buna karşılık hoca bir halk çocuğuydu. Babasının tercüman rehberlik, annesinin Suriye Pasajında kadın terziliği yaptığını: kıt kanaat kendisini Saint Benoit’ da nasıl okuttuklarını anlatırdı. Papaz Mektebi derdi okuduğu okuluna. Elektrik Yüksek Mühendisi, Türkiye Sosyalist Partisi kurucularındanBurhan Oğuz sınıf arkadaşıydı. Burhan Bey’in Melahat Hanıma “yenge..yenge” diye seslenmesini yadırgardım. Sınıf arkadaşı ile terasta oturmayı ve eskilerden söz etmeyi severdi. Bu keyifli anlarda Burhan Oğuz Hoca’danuzun bir rakı adabı konuşması dinlemek mümkündü.
Çocukluğunun bir kısmının Sarıyer’de geçtiğini sanıyorum. Sonra Beyoğlu’na gelmişlerdi. Sözlerinden Suriye Pasajında oturduklarısonucunu çıkarmıştım.
Annesi İrfan Hanım muhtemelen o pasajda, kadın giyimi çalışan bir işyeri sahibiydi.
Hoca, sıklıkla Dr.Fahri Can abi diye birinden söz ederdi. Bu kişi, eski bir ittihatçı ve Teşkilat-ı Mahsusacıydı. Aynı zamanda adli tıp uzmanıydı. Çok sonradan bu kişinin Gencay Gürün’ün babası olduğunuve çocukluğunun da Suriye Pasajında geçtiğini öğrendim. Gencay Hanım İstanbul Şehir Tiyatrolarının Genel Sanat yönetmenliğini yapmıştı. 1984-1994.

AKADEMİK KARİYERİ
Tarık Hoca, 1940’da Hukuk Fakültesini bitirmişti ama, hemen asistan olamamıştı. Beykoz Ortaokulunda Fransızca öğretmenliği yapıyordu. Bu arada doktora tezini yazdı. Tezinin başlığı şöyleydi: Müessese Teorisinde Fikir unsuru ve Bazı Hususiyetleri.
Tarık Zafer Hocam, UmumiAmme Hukuku kürsüsü başkanı Recai Galip Okandan’dan hoşlanmazdı. Ama belli etmemeye çalışırdı.
Umumi Amme Hukuku günümüzde genel kamu hukuku alanıdır. Tarık Hoca Recai Galip Bey’in kürsüsüne kabul edilmiş, asistanlığa orada başlamıştı.
Anladığım kadarıyla Recai Galip, Tarık Zafer Bey Hocamın siyasi partiler uğraşısını, hukukun konusu olarak görmüyordu. “Umumi amme hukukumuz bakımından İkinci Meşrutiyetin Fikir Cereyanları” başlıklı doçentlik tezi zamanın ulemasına çok ters gelmiş olmalı kikabul edilmemiş. Hoca’mın gecikmeli doçentliği ancak 1949’da gerçekleşebilmişti.
Tarık Zafer Bey Hocamın Recai Galip’e karşı bir kırgınlığı vardı. Belli etmemeye çalışsa da. Recai Galip Okandan öldüğünde cenazesine gidip gitmeme konusunda uzun bir tereddüt yaşadı. Sonra gitti. (1986)
Muhtemelen doçentlik tezi meselesinden dolayı umumi amme hukuku (genel kamu hukuku) kürsüsünden esas teşkilat (anayasa hukuku) kürsüsüne geçme kararı aldığını sanıyorum.

TÜRKİYE’DE SİYASİ PARTİLER (1952)
Hocanın 1952’de Türkiye’de Siyasi Partileri yayınlaması, bence Türk siyasal biliminin kuruluş tarihidir. Miladıdır. Kitap Doğan Kardeş yayınları tarafından basılmıştı. Kitabı nasıl zorluklarla yayınladığını hep anlatırdı. Kitap başlangıçta tanıtım ve okuyucuya ulaşma sorunları yaşamıştı.

BAZI HOCALAR HAKKINDA
Kemal Karpat’tan hoşlanmazdı. İlk kez Amerika’ya hoca olarak gönderildiğinde, bir konuşma metnini İngilizceye çevirmesini rica ettiğini, Karpat’ın özensiz ve baştan savma birçeviri ile geldiğini söylerdi. Ortaokul İngilizcesi ile yazılmış bir metin getirdi bana diye söylenirdi. Kızgınlığı 80’lerde bile devam ediyordu.
Ali Fuat Başgil’in görüşlerini beğenmezdi. Başgil’inTürk devrimine bakışını yanlış bulurdu. Demokrat Parti yanlısı tutumunu onaylamamakla birlikte daima saygıyla söz ederdi.
Fakültede ad konan ilk derslik Ümit Yaşar Doğanay dersliği idi. Orada 79’lular ders yapardı. Bir ise Amfi-I’de. Biz birinci sınıfta iken üst katta tadilat devam ediyordu. Yangın kulesi tarafından yandan okula girerdik. Şimdiki kapıdan değil.
Üst kat MorfolojiEnstitüsünden tamamen devralınınca yapılan ilk iki dersliğe Ali Fuat Başgil ve Sıddık Sami Onar adlarının verilmesini istemişti. Oysa ki Başgil ve Onar ile hukuk ve siyaset anlayışları farklıydı. Demokrasi anlayışları da. Hocamın bu kararında bir geleneği devam ettirme düşüncesi etkili olmalıydı.
Hıfzı Veldet Velidedeoğlu hocayı biraz egosantrik bulurdu. Yeri geldi anlatayım: 27 Mayıs’tan sonra Milli Birlik Komitesinde Kurucu Meclis fikri yoktu.14’lerin tasfiyesinden sonra bu düşünceye ulaşıldı. İhtilalin ilk günlerinde birkaç ay içinde yeni anayasa ve yapılacak seçimler ile iktidarı sivillere devretme düşüncesi hakimdi. 27 Mayıs’ı takip eden günlerde Komitenin en fazla müracaat ettiği kişi Hıfzı Veldet Hoca olmuş.
Hıfzı Hoca Milli Birlik Komitesinin “asli kurucu iktidar” olduğunu, bir anayasa metni hazırlatıp Resmi Gazete’de ilan ederek seçimlere gidebileceğini savunuyormuş. Devrik Demokrat Parti yönetiminin yargılanması fikri de ondan çıkmış. Anlatılan ve yazılanlar böyle diyor. Ben de aynı kanıdayım.
Ankara ve İstanbul komisyonları anayasa taslağı üzerinde çalışırken (1960 Sonbaharı) Hıfzı hoca bir gün “Kanında hemoglobin değerlerinin düştüğünü söyleyerek (Tarık Hocaya göre bahanesiyle) Uludağ’a gitmiş. Döndüğünde elinde bir anayasa taslağı varmış. Tarık Hoca şöyle demişti: “Anayasayı yapmış geldi.” Yüzünde tahfif edici bir ifade ile. Bazı hallerde tek bir cümle “yargıyı” çok açık bir şekilde ortaya koyar. Bu öyle bir cümleydi. Tarihe not düşme kabilinden.
HAYATINDAKİ İKİ TRAVMA
Hocamın hayatında iki travma dönemi olmuştu. Biri 147’lik olmak. (1960) Öbürü de Nihat Erim’in “Balyoz harekatında” tutuklanmak. 12 Mart ara rejimi döneminde. (1971)
27 Mayısİhtilali sabahı, İstanbul’dan Ankara’ya bir C-47 ile nasıl götürüldüklerini, Milli Birlikçilerle ilk karşılaşmalarını, Ankara Siyasal ve İstanbul Hukuk bilim komisyonlarının anayasa çalışmalarını anlatmıştı. Milli Birlikçilerin vatansever ama cahil oldukları kanısındaydı. Hiç bir şey bilmiyordu dedi bir defasında.
Kurucu Mecliste Tabii Senatörlüğe karşı çıkmıştı. İlerde “bu işi kendileri için yaptılar” derler diye anayasa komisyonu üyelerini uyardığını hep söylerdi. Hocamın dediği çıktı. Tabii senatörlere “temelli senatör” dediler. Onların seçilmemişliğini vurgulayarak.
Benim her zaman merak ettiğim bir şey de Tarık Zafer Bey hocamın 147’lik oluşudur. 1960 Kasımında 147 öğretim üyesi üniversiteden çıkarıldılar. Bunlardan biri de Tarık Zafer Tunaya idi. Gerekçe tuhaftı: akademik başarısızlık ve tembellik.

KURUCU MECLİS ÜYELİĞİ
Hocam üniversiteden çıkarılmıştı. (Kasım 1960) Buna rağmen İstanbul İl temsilcisi olarak Kurucu Meclis’e girdi. (Ocak 1961) 40 yıl önceki aklımın almadığı nokta şuydu: 27 Mayıs’ın üniversiteden uzaklaştırdığı biri nasıl Kurucu Meclise girebilmişti?
Sanırım komitenin içindeki bölünme bunu açıklar. Hoca ve diğerlerinin uzaklatırılmasını sağlayan 14’ler, komiteden çıkarılınca durum değişmişti.
Kurucu Meclis toplanınca Tunaya Hocam anayasa komisyonuna seçildi. Raportör ve komisyonsözcülüğü yaptı. 1961 Anayasasının başlangıç metni (dibaçe) büyük oranda onun kaleminden çıkmıştır.
Gene de İnkılap tasarrufları gereği, İsmet Paşanın başbakanlığına kadar 147’ler üniversiteye dönemedi. (Nisan 1962)
Kurucu Meclis günlerini anlatırdı. Temsilciler Meclisi başkanı seçilen Kazım Orbay’ın ilk gün fötr şapkasını başında unutarak genel kurulda oturduğunu anlatmıştı.
Enver ZiyaBey’den söz ederdi: Ord. Prof.Dr. Enver Ziya Karal. Hem bir tarihçi olarak hem de anayasa komisyonu üyesi olarak. Sever, takdir ederdi. Enver Ziya Karal vefat ettiğinde Cumhuriyet’te bir makale yayınlamıştı.
Bahri Savcı’nın yeni başkaydı. Reşat Kaynar hocayla muhabbeti iyiydi. Ara sıra atıştıkları olurdu. Bir defasında Reşat Hoca çok kızdı. Bir hışımla gitmeye kalktı. Peşinden koştu. Kapıda yakaladı. Uzun uzun konuştu. Geri getirdi.
Tarık Zafer Tunaya itidalli, dengelli, nazik, empati duygusu olan bir insandı. Yeri geldiğinde cesur ve ataktı. 1983 baharında akademi mezunları cemiyeti (Yüksek Ticaret Mektebi) bir panel düzenlemişti. Konu Atatürk devrimleri olması lazım. Yer o zamanki adıyla Intercontinental Oteli. bizi de yemeğe götürdüler. O gün ilk defa Intercontinental Otel’in tepesine çıktım: Roof’a.
İlber Ortaylı ve Reşat Kaynar’ı ilk defa orda gördüm. 12 Eylül rejiminin kapanmasına beş var. Partilerin kurulmasına yeni izin verilmiş, sağda solda ürkek siyasi toplantılar da başlamış. Albay rütbeli biri, konuşmacılardan birinin tebliğini beğenmedi. Atatürk’ün gökten zembille indiğini sanan .bu zat “Atatürk’ün Jön Türklerle ne ilgisi var? Jön Türkler anarşistttir.” Babında laflar etti. Hoca söz istedi. Kürsüye gitti. Ve Albaya dönerek “Atatürk bir JönTürktür. Siz hiç bir bir şey bilmiyorsunuz.Hiçbir şey okumamışsınız.”dedi.
O günlerde, böyle bir şey yapmak biraz riskli bir işti. Sabah akşam tek kanallı siyah beyaz televizyonumuzda Kenan Evren’in “netekim”li nutuklarını dinliyorduk.
Gözleri artık iyice bozulmuştu. Dışarda refakat edilmeye ihtiyacı oluyordu.
Bir kez İktisat Fakültesi Mezunlar Cemiyetine konuşma yapmaya, bir kez de Kuruçeşme’de yeni açılan Mülkiyeliler Birliği lokaline götürdüm. Saden Aren’in de bulunduğu bir panele katıldı. Orada biriyle konuştuk. Adama çok mesafeli davrandı. Muhtemelen o kişiİsmet Bozdağ idi.
BİR JÜRİ ÜYELİĞİ
Hocamı bir defa da Sedat Simavi Sosyal Bilimler Ödülü için jüri toplantısına götürdüm. Jüri Intercontinental’de toplandı.Toplantı öncesinde neredeyse yüze yaklaşan adayların eserlerini incelemek gerekiyordu. Okumasına imkan yoktu. Bana bir vazife verdi. Bunları sen dikkatlice incele. Dikkate değerleri ayır, sence derece alması gerekenleri bana okuyacaksın dedi. Konu laiklikti. Sene 88 ya da 89 olması lazım. Adayları ona kadar indirdim. Görüşümü sordu söyledim.
O yarışmada benim hocaya önerdiğim iki çalışma jüriden ödül aldı. Biri şimdilerde Antalya milletvekili olan Prof.Dr. Serap Yazıcı’dır. O zaman Ankara Hukuk’ta master yapıyordu. Kim olduğunu bilmiyordum. Öbürü Doğu Perinçek. Hoca jüri toplantısından çıktığında “aferin dedi, jürit amamiyle bizim önerilerimiz doğrultusunda değerlendirme yaptı.” İyi iş yaptın. Jüri üyeliğinden bir miktar hakkı huzur verilmişti. Sonra bana 50.000 eski Türk liralık bir çek verdi. Almak istemedim. Israr etti. Bu senin hakkın dedi. Uzun süre çeki harcamadım. Sonra fotokopisini çektirip, kendime siyah bir palto aldım.
TÜYAP’TA BİR KARŞILAŞMA
İlk TÜYAP, galiba 87 filan olmalı. Vakkorama’nın olduğu yer büyük ihtimalle. TÜYAP o zaman Taksim’deydi. Tepebaşında bile değil. Hocayı imza gününe götürdüm. Birazdan ortalık karıştı. Baktık. Mesut Yılmaz. ANAP daha yeni iktidara gelmiş. Yanında mahcup biadam daha. Tanımıyorum. Özellikle Tarık Hoca’ya gelmek istemişler. Arzı ihtiram için. Mesut Bey’in yanındaki zat hocanın elini öptü: hoca biraz takıldı: “Naber Cavit?..” dedi. Manidar bir şekilde. Meğer Cavit eskiDev-Gençli Cavit Kavakmış. Hocanın İstanbul hukuktan öğrencisi.O artık bir ANAPlıydı. Dört dönem ANAP’tan milletvekilli oldu. Turgut Özal “dört eğilime” Dev-Genç’i de katma becerisini göstermişti. Cavit Bey’i çok sonraları Koşuyolu Müzik Etüt Merkezinde gördüm. Ben kızımı götürüyordum. O da herhalde torununu.
Haftada iki defa öğleden sonra gider, akşama kadar çalışırdık. Melahat Hanım, kaşarlı simit, kanepeler hazırlatırdı. Zülfiye’ye. Çok geç olmuşssa yemeğe kalmam için ısrar edilirdi. Zeytinyağlılar nefis olurdu. Hele taze fasulye. Bir gün un helvası yapılmıştı. Tesadüf İlber Ortaylı geldi. İki üç tur yemişti.
ÇARŞAMBA TOPLANTILARI
Çarşamba Toplantılarını ne zaman başlattı bilmiyorum. Muhtemelen 12 Mart dönemi olmalı. Bir çok insan tanıdım orda. Hasan Esat Işık’ı, (mütarekede Maltaya sürülen ünlü göz hekimi Esat Paşa’nın olduğunu sonradan öğrendim). İrfan Özaydınlı’yı, Nermin Abadan Unat Hoca’yı, Bahri Savcı Hocayı, el cerrahisi uzmanı Dr. Sacit Bey’i, Son Jön Türk Erol Şadi Erdinç’i , Fatma Mansur Hocayı, Doğan Hızlan, Orhan Birgit. Daha pek çok kişiyi orada gördüm. Hoca sayesinde, bir çokseçkin insan tanıdım.
Hocamdan çok şey öğrendim. Anlattığı şeyleri dinlemek bile yeterdi. Hoca, bir anayasa hukukçusu olduğu kadar bir devrim tarihçisi idi. Devrim tarihi derslerini izlemek ayrı bir keyifti. Sizi adeta o güne götürürdü.
Doktora konusu olarak Birinci Meclisi seçmeminbaşlıca sebebi hocamın gözümün önüne koyduğu devrim tarihi perspektifidir. Devrim tarihinin sembol isimleri, Ali Fuat Cebesoy, RefetBele, Rauf Orbayla mülakatlar yapmıştı. Türkiye’de Siyasi Partilerin 1952 baskısından önce.
Meşhur muhalif Erzurum mebusu Hüseyin Avni Ulaş ile de görüşmüşlüğü vardı. Hüseyin Avni Bey, Kandilli’de otururmuş, evine nasıl gittiğini anlatmıştı bir keresinde. Yusuf Hikmet Bayur’u, Yusuf Kemal Tengirşenk’i, Hasan Rıza Soyak’ı görmüş ve konuşmuştu. Bu beni çok etkilerdi. Kendimi hocamla birlikte onları ziyarete gitmiş gibi hissederdim.

VEDA
Müdafaa-yıHukuk dönemi (Dördüncü Cilt) üzerinde çalışmaya başlamıştık. Eski notlarını (renk renk kalemlerle yazmayı severdi) düzenlemeye başlamıştık. Çizgili kağıda renkli kalemlerle kaligrafik bir yazı ile yazardı. Büyük büyük harflerle hafif sağa yatık bir yazı. El yazısını papazlar öğretti bana derdi. Saint Benoit’daki hocalarını kastederek.
Son akşam, çıkmak üzereyim. Senin atkın yok mu? neden atkı kullanmıyorsun? Diye sordu. Bilmem pek kullanmıyorum dedim. Portmantodaki kendi atkısını aldı. Boynuma taktı. Bunu kullan dedi. Elini öptüm, teşekkür ettim. Hocanın atkısının boynumda oluşu hissi çok hoşuma gitti doğrusu. Bir daha görüşemedik. Atkı bende....
Bir gün Türk Tarih Kongresinde yaptığı konuşmayı İsmet Paşa da dinlemiş, hoca yerine otururken İsmet Paşa ayağa kalkmış ve demiş ki “ sizi büyük bir lezzetle dinledim.” Bu övgüyü her zaman büyük bir gururla anardı.
Ben de hocamı her zaman büyük bir lezzetle dinledim. “hocalık sanatını” ondan öğrendim.
Çok Okunanlar
Antalya'da yolcu otobüsü devrildi
Tarkan ve Ajda Pekkan’dan efsanevi 'Yakar Geçerim' düeti
Tepki çeken görüntüler sonrası Yılmaz Tunç konuştu
26 ilin anket sonuçları ortaya çıktı
Sosyal medya fenomeni Mika Raun'un ifadesinde uyuşturucu itirafı
Ünlü ekonomist altın ve gümüş için rakam verdi!
Kur’an kursları yönetmeliği yürürlükte: Resmi Gazete'de yayımlandı
İran'ın Bender Abbas kentinde büyük patlama!
Survivor'da Barış Murat Yağcı hakkında olay karar
Sarallar çetesine şafak operasyonu