Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4793
Dolar
Arrow
43,4783
İngiliz Sterlini
Arrow
59,4706
Altın
Arrow
6788,7934
BIST
Arrow
10.729

Benim için Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya kimdir?

HOCAM TARIK ZAFER TUNAYA

Ben Tarık ZaferTunaya’nın en son  öğrencilerinden biriyim.Hocamız İstanbul  Siyasal’ın kurucu  dekanıydı.Hukuk  Fakültesinde de dekanlık yapmıştı.  Tarık Zafer Tunayaadında  bir anayasa hukuku profesörü olduğunu Ümit Yaşar Doğanay’ın cenazesinde öğrendim. Yıl  1979’du.

Ben ise- o tarihte-İstanbul Teknik Üniversitesi’nde öğrenciydim. MMF’de.  Bu  kısaltma Maçka Mühendislik-Mimarlık Fakültesi anlamına gelir. MMF  binası geçmişte Jandarma Umum Kumandanlığı  olarak kullanılmıştı.   Günümüzde yerinde İTÜ İşletme Fakültesi bulunmaktadır. 

Fakültemizin (İÜSBF) dokuz  kurucusundan biri olan Ümit Yaşar Doğanay 20 Kasım 1979’da saldırıya  uğramış ve hayatını kaybetmişti. Cavit Orhan Tütengil, Bedri Karafakioğlu, Abdi İpekçi  gibi Doğanay hoca da terörün kurbanı olmuştu.   Server Tanilli Hoca da benzer  bir saldırıda  ağır yaralanmış, mefluç kalmıştı. 

Doğanay Hoca’nın hunharca katli kamuoyunda büyük bir infiale neden olmuştu. Cenaze Şişli Camiinden   kaldırılmış, Zincirlikuyu  Kabristanında defnedilmişti. 

İTÜ’nün    Gümüşsuyu,  Taşkışla  ve Maçka    kampüslerinin  bütün öğrencileri  olarak bizler de cenaze töreninde bulunmuştuk. İTÜ MMF ve Maden Fakültesi öğrencileri olarak  Nişantaşı, Teşvikiye, Halaskar Gazi yoluyla Şişli Camiine  kadar  gittik. Sonra da Zincirlikuyu  kabristanına.  Mecidiyeköy viyadüğünün altında atılan sloganlar hala kulaklarımdadır. 

İstanbul’da Siyasal Bilimler Fakültesi’nin  yenikurulmuş olduğunu  bu vesile ile  öğrenmiş oldum. Fakültenin adı sonradan Siyasal Bilgiler Fakültesi olarak değiştirilmiştir. Cumhur Ferman Hocamızın  dekanlığı  zamanında. 

Bir  kez daha  üniversite  sınavına girerek İstanbul  SBF’yi kazandım. Ben  fakülteye 1980’de giren 150 öğrenciden  biriyim. Numaram 185’tir. Fakülteyi  kazandıktan  birkaç gün sonra 12 Eylül  oldu. 12 Eylül koşullarında  kaydoldum.  12 Eylül koşullarında okudum. 

İLK DEFA  NE ZAMAN  GÖRDÜM ?

Tarık Zafer TunayaHocamı  ilk kez nasıl gördüm? İlk sahneler bugün   bile gözümün önündedir.  Topu topu   iki sınıf idik zaten. Bizden önce fakülteye giren 79’lular ve biz.Doğanay  dersliğinin tam   karşısındaki  Yeni Amfi I’de  açılış dersine davet edildik. Hocalarımızın    hep birlikte  gelişi çok etkileyiciydi. Hepsi  cüppelerini  giymiş vaziyette ön sıralara oturdular. Tarık Zafer hocam çok güzel bir konuşma yaptı.   Gülhane Hattından,  hürriyet otorite diyalogundan  söz etti. Hoca daha ilk  dersten itibaren hepimizin üzerinde tılsımlı bir otorite kurmuştu Onun bir karizması vardı. Özel bir karizma. Her bir dersinden sonra, büyüklüğünü  daha iyi  kavradık. 

Burada fakültemizin  kurucu  hocalarını  saymak isterim.  Çoğunluğu   Hukuk Fakültesinden, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesinin kuruluşuna katkıda bulunmak üzere görevlendirilmiş öğretim üyeleriydi: Tarık Zafer Tunaya,  Aydın Aybay,  Ümit Yaşar Doğanay, Murat Sarıca,  Ali Ülkü Azrak, Ersan İlal, İzzettin Doğan;  Nur Vergin.  Sevim Görgün,Nazif Kuyucuklu, Ersin Kalaycıoğlu, Burhan Şenatalar ve Şükrü Hanioğlu daha sonra İktisat Fakültesinden fakültemize  geçtiler.  Yıldızhan Yayla,  DuygunYarsuvat, Ata Sakmar, Mesut Önen hocalarımız biz ikinci  sınıfa geçtikten  sonra  fakülteye geldiler. 

Rahmetli Murat Sarıca hocamızın yeri  ayrıydı.  Onu severdik. Tarık Zafer Hocamızdan  biraz çekinirdik. O kurucu önderdi.Derse geldiğinde sadece ona ayağa kalkardık. Hepimizin  üzerinde  tatlı bir otoritesi vardı. 

SÖZLÜ SINAVLAR 

Bu küçücük fakültede, o yıllarda başka hiçbir fakültede olmayan bir şey vardı: sözlü sınavlar.  Hukuk Fakültesinde  eskiden var olan  “sözlü” bizim fakültenin  kuruluşu  ile  geri gelmişti. 

Yazılı sınav büyük sınav için  vize mahiyetindeydi. Büyük sınav sözlüydü ve aleniydi. Tarık Zafer Hocamın Anayasa Hukukunda yazılı da sorduğu soru  sosyal devlet, sözlüde  bana yönelttiği soru: yazılı olmayan anayasalar olmuştu. 

Devrim tarihi derslerine ŞükrüHanioğlu Hoca ile birlikte gelirlerdi. 

Hoca Anayasa Hukuku derslerini Ersan İlal ile birlikte, Devrim Tarihi derslerini Şükrü Hocayla  birlikte verirdi. Türk Anayasa Düzeni derslerimizin  hocası Bakır Çağlar oldu. 

MURAT SARICA VE AYDIN AYBAY HOCALARIMIZIN  1402’LİK OLMASI 

Kendisini iki şey çok üzdü. Aydın  Beyle, Murat Sarıca hocalarımızın  1402’lik olması.Yıl 1983’tü.  Diyebilirim ki Murat Sarıca Hocam  kahrından gitti. O yılın sonbaharında. Böylesine  yürekten üniversiteye  bağlı bir entelektüelin akademiden sökülüp  atılması kararını verenler  tarih  önünde  suçludur. 

Aydın Aybay, Bülent Tanör, Hüseyin Hatemi,Gençay Gürsoy Danıştay kararı  ile yıllar  sonra üniversiteye dönebildiler.  Askeri   rejim  giderayak, bu hoyrat kararı aldı ve uyguladı. Sıkıyönetim  komutanlıkları aracılığıyla  kararlar tebliğ edildi. Üniversiteden çıkarılanlar “ bir daha  kamu görevinde   çalıştırılmamak üzere” tasfiye edilmişlerdi. 

Tuhaf olan  bütün bu uygulamalar 1983 baharında oldu. Bir yandan da  çok partili siyasi  hayata dönüş takvimi çalışmaya başlamıştı. Özal ANAP’ı,  Sunalp MDP’yi, Calp (HP’yi)   kurmuştu. Milli Güvenlik Konseyi  bu  makbul partilerden birinin iktidara gelmesini istiyordu. Bu  arada  SODEP ve DYP  gibi  itimat edilmeyen partiler  veto ediliyordu. 1402’likler olayı böyle bir ortamda gündeme gelmişti. 

Bu kararlar  üzerinden epey  zaman geçtikten sonraDanıştay kararı ile düzeltilebildi.(1991) Tarık Hoca buna çok üzülmüştü. Arkadaşları  üniversiteden uzaklaştırılmıştı. Cebinde emekliliğini isteyen istifa mektubuyla  üst koridorda nasıl  üzüntülübir şekilde  dolaştığın hatırlarım. 

1983 baharında Tarık Hoca fakülteden ayrıldı. Gönlünü, kalbini okulda  bırakarak. 

MGK YÖNETİMİ  BİZİM FAKÜLTEYİ  KAPATMAK İSTEDİ  

İkinci  üzüntüsü cuntanın Yüksek Öğretim Teşkilatı  Kanunu  ile bizim fakülteyi kapatmak istemesi oldu. (1981)  Oysa ki İÜSBF’nin kuruluş  mücadelesi 1960’lara  kadar  gidiyordu. Bir çok engelle  karşılaşmışlardı.  Mülkiyeliler   İstanbulda bir SBF kurulmasını zaten istemiyorlardı. Bu “istemezük cephesinin”  diğer üyeleri hukuk ve iktisat fakülteleri  idi. Gerek yok  diyorlardı. Kendilerince  gerekçelerle. 

Fakültemiz kuruluşunun ikinci yılında  kapatılma tehlikesi ile karşı  karşıya kaldı. SBF, İktisatFakültesinin bir  bölümü haline getirilmek isteniyordu. 

Necdet Üruğ’la olan bir randevularını hep anlatırdı. Üruğ Paşa İstanbul Sıkıyönetim  komutanı  idi. Paşa ile görüşmeye gittiklerinde (Aydın Aybay hocamızla  birlikte)  masanın üstünde fakülteler teşkilat  şeması varmış. Şemada bizim fakültenin  üstü  çizilmiş ve  bir ok işaretiyle İktisat Fakültesine bağlanmıştı. İnsanı tebessüm ettiren  ayrıntı da şuydu. Bütün bu  teşkilat  kanunu operasyonu  kurşun kalemle  yapılmıştı. Ok işareti  dahil. 

HOCANIN İNSANİ YÖNÜ 

Hocanın “insani”  tarafını  özellikle vurgulamak isterim.  İnsanlara iş bulur, insanlar için telefon eder. İnsanların sağlık sorunları ile ilgilenirdi. Dertleri ile samimi bir şekilde ilgilenirdi. Fakülte yıllarında benim de bazı sağlık sorunlarım olmuştur. Bülent BerkardaCerrahpaşa’da o zaman dekandı. Bana bir kartvizit verdi.Berkarda’ya gönderdi. HasanYazıcıHoca’yada benim için  telefon etti.

Bizim üst sınıfta  Karadenizli bir  çocuk  vardı. Bir gün  koridorda uzun uzun hocaya kulağının çok şiddetli ağrıdığından yakınıyordu. Dinledi dinledi. Karvizitini çıkardı. Bir şeyler yazdı. Sonra çocuğa  verdi. “Al bunu Cerrahpaşa’ya git, orada Nurettin Sözen’i bul, o senin  derdine çare bulur “ demişti. 

Memurları,müstahdemleri  ciddiyet ve samimiyetle  dinlerdi. Birgün alt koridorda kaloriferci bir  şeyler anlatıyordu hocaya.  Sanırım bir akrabasını işe aldırmak istiyordu. Sonra hoca adamın yanından ayrıldığında, adamın yüzündeki ifade “hocadan bir söz aldığını” gösteriyordu. İnsanları hoşnut etmeyi severdi. İyilik yapardı.  İnsanların elinden tutardı. Desteklerdi. İnsanlar için, yapabileceği bir şey varsa  hiç tereddüt etmezdi. Gün geçtikçe az  rastlanır  hasletlerdir bunlar.

Anadolu’dan yeni gelmiş  arkadaşlara karşı  son derece dikkatliydi. Özellikle muhafazakar  çocuklara “sizi önemsiyorum, sizin yetişmeniz benim için önemlidir.”  Mesajını içeren bir  üslubu vardı. 

Bizim sınıfta bir imam hatipliler grubu vardı. 15 kişi  kadardılar. (1980 girişliler) 

İtiraf etmeliyim ki  bu arkadaşlarımla ilgili  kafamda  daima bir istifham olmuştu. Bu çocukları  köy, kasaba kafasından  çıkarıp kentli, çağdaş rafine insanlar  haline getirmeye çalışırdı. 

Bu arkadaşlarımız AKP iktidara  geldikten sonra  bakan, milletvekili, büyükelçi,  vali, belediye başkanı, idare  mahkemesi yargıcı, Danıştay üyesi, öğretim üyesi oldular. Olmalarına  bir itirazım yok. Cumhuriyet bu demek zaten.  İtirazım olma biçimlerine. 

Gazete okumamızı isterdi.   Her gün mutlaka farklı görüşte iki gazete okumamızı telkin ederdi. Farklı görüşteki insanları okuyun, dinleyin, onların sözlerini  dikkate alın derdi. 

BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİNE İNTİSABIM ONUN  SAYESİNDEDİR

80’lerde  Boğaziçi Üniversitesi   yüksek  lisans  sınavına müracaat  edenlerden  iki referans mektubu  istenirdi. Bu mektuplar den birini Tarık Hoca ikincisini Şükrü Hanioğlu   hocam yazmıştı. (1984 yazı)  

Boğaziçi  Üniversitesi  lisansüstü programına  kabul edildim.  Bu   suretle akademiye intisabımı sağlayan da  Tarık Zafer Hocam  olmuştur. Beni önce Yaşar Gürbüz’ün yanına yerleştirmek istedi. O da eski bir öğrencisiydi. Marmara Üniversitesi  yeni  kurulmuştu. Yaşar Hoca’nın bölümünün kadro kanunu  henüz çıkmamıştı. Olmadı. 

Boğaziçi Üniversitesi Atatürk ilkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsüne kabul edildim. Asistan,  okutman ve  öğretim görevlisi  olarak 22 yıl  orada  çalıştım. 2009’dan bu yana da Galatasaray Üniversitesindeyim. 

Benim Hocayla  asıl yakınlaşmam,  onu daha yakından tanımam emeklilik döneminde olmuştur.  1984-1991. Hayatının son  döneminde ona yakın oldum. Ondan pek çok şey dinledim,  pek çok şey öğrendim. Boğaziçi Üniversitesinde  asistan olduktan sonra  haftada  bir gün hocaya giderdim. Kendisine  yardımcı olmak için.   

Hoca  şeker hastasıydı. Şeker  bütün  hayati organları  bozduğu gibi gözleri de etkiler. Görüşü gittikçe daha fazla bozuldu.  Okuması gereken  her şeyi ben okumaya  başladım. Kitaplardan özet notlar çıkarırdım.  

Yazdığı/ yazdırttığı  şeyleri tekrar tekrar  okutur, düzeltirdi. Sözün bir sanat olduğunu,  kelimelerle nasıl oynanabileceğini  bu temrinlerde öğrendim. 

MELAHAT  HANIM

Tarık Zafer Bey Hocamın hayatında iki kadın olmuştu. Biri annesi, İrfan Hanım, öbürü Allah’ın bir lütfu olarak eşi Melahat Hanım.  

Reşat  Kaynar Hoca ve Saint Benoit’dan sınıf  arkadaşı Burhan Oğuz (mühendis ve  kültür tarihçisi)  Tarık  Zafer Hocamın şansını kıskanırlardı.

Ben hayatta bu kadar geç ama,  bu kadar doğru başka bir evlilik görmedim. Hoca  durmuşdurmuşda turnayı gözünden vurmuştu. Kimya Yüksek Mühendisi Melahat Başoğlu ile 1965’te,  50 yaşında evlenmişti. 

Melahat Hanım tanıdığım en asil, en nazik, en hanımefendi ve en aristokrat  kadındır.  Hoca’nın, nahif-ül bünye, nazik, annesi  tarafından ihtimamla büyütülmüş biri olduğu belliydi. İleri diyabeti, sıkı  bir kontrolü gerektiriyordu. Biraz daha fazla kuru yemiş   yemek için  Melahat  Hanımla nasıl  didiştiğini  hatırlarım. 

Hoca bir gün çok  neşeliydi.  LVA diye  bir aletin  Türkiye’ye geldiğini  anlattı. Alet yeni  bir aletti. Low Visual Aid anlamına geliyordu ve  yaşa bağlı  makuladejenasyonunda  kullanılıyordu. Aleti pek verimli  kullanamadı. 

Çalışmaya gazete makalelerini okutarak başlardı. Eve Cumhuriyet ve Hürriyet alınırdı. Cumhuriyet  hocanın, Hürriyet Melahat Hanımın gazetesi idi. 

Bazen İsmet  Hanımın  Milliyeti de ortalıkta olurdu.Eski Türkiye’nin seküler  gazeteleriydi bunlar. İsmet Hanım Melahat Hanım’ın ablasıydı.  Aynı apartmanda otururlardı. 

Tarık Hoca Türkiye’de Siyasi Partiler’in  yazarıdır. Kitabın ilk baskısı 1952’de yapılmıştı. Siyasal  Partilerinin ikinci  baskısını beş cilt olarak düşünüyordu. Ancak üçüne ömrü vefa etti. Ben  Mütareke ve İttihat ve Terakki ciltlerinin yazımında,  notlanmasında  yanındaydım. Bu benim akademik hayatımın başında yakaladığım  çok büyük bir şans oldu.  Ondan çok şey öğrendim. 

Melahat Hanım Osmanlı ve elit  bir aileden  geliyordu. Buna  karşılık  hoca bir halk çocuğuydu. Babasının  tercüman rehberlik, annesinin Suriye Pasajında  kadın  terziliği yaptığını: kıt kanaat  kendisini  Saint Benoit’ da nasıl okuttuklarını anlatırdı. Papaz Mektebi derdi okuduğu okuluna.  Elektrik Yüksek Mühendisi, Türkiye Sosyalist Partisi  kurucularındanBurhan Oğuz   sınıf arkadaşıydı.   Burhan Bey’in Melahat Hanıma “yenge..yenge” diye seslenmesini yadırgardım.  Sınıf arkadaşı ile terasta oturmayı ve eskilerden söz etmeyi severdi. Bu keyifli anlarda Burhan Oğuz Hoca’danuzun bir  rakı adabı  konuşması dinlemek mümkündü. 

Çocukluğunun bir kısmının  Sarıyer’de geçtiğini   sanıyorum. Sonra Beyoğlu’na gelmişlerdi. Sözlerinden Suriye Pasajında oturduklarısonucunu çıkarmıştım. 

Annesi İrfan Hanım  muhtemelen o pasajda, kadın giyimi çalışan bir işyeri sahibiydi. 

Hoca, sıklıkla Dr.Fahri Can abi diye birinden söz ederdi. Bu kişi, eski bir ittihatçı ve Teşkilat-ı Mahsusacıydı. Aynı zamanda adli tıp   uzmanıydı. Çok sonradan bu kişinin Gencay Gürün’ün babası olduğunuve çocukluğunun da  Suriye Pasajında geçtiğini öğrendim. Gencay Hanım İstanbul Şehir Tiyatrolarının Genel Sanat yönetmenliğini  yapmıştı. 1984-1994. 

AKADEMİK KARİYERİ

Tarık Hoca, 1940’da Hukuk Fakültesini bitirmişti ama, hemen asistan olamamıştı. Beykoz Ortaokulunda Fransızca öğretmenliği yapıyordu.  Bu arada doktora tezini yazdı. Tezinin   başlığı şöyleydi: Müessese  Teorisinde Fikir unsuru ve Bazı Hususiyetleri. 

Tarık Zafer Hocam, UmumiAmme  Hukuku kürsüsü başkanı Recai Galip Okandan’dan hoşlanmazdı. Ama belli etmemeye çalışırdı.  

Umumi Amme Hukuku günümüzde genel kamu hukuku alanıdır. Tarık Hoca Recai Galip Bey’in  kürsüsüne kabul edilmiş, asistanlığa orada  başlamıştı.  

Anladığım kadarıyla Recai Galip,  Tarık Zafer Bey Hocamın   siyasi partiler uğraşısını, hukukun konusu olarak görmüyordu.  “Umumi amme hukukumuz bakımından İkinci Meşrutiyetin Fikir Cereyanları” başlıklı doçentlik tezi zamanın ulemasına çok  ters gelmiş olmalı kikabul edilmemiş. Hoca’mın  gecikmeli  doçentliği ancak 1949’da gerçekleşebilmişti. 

Tarık Zafer Bey Hocamın Recai Galip’e karşı bir  kırgınlığı  vardı. Belli etmemeye çalışsa da.  Recai Galip Okandan öldüğünde cenazesine gidip gitmeme konusunda uzun bir tereddüt yaşadı. Sonra gitti. (1986) 

Muhtemelen doçentlik tezi meselesinden  dolayı umumi amme  hukuku (genel kamu  hukuku) kürsüsünden  esas teşkilat (anayasa   hukuku)  kürsüsüne geçme kararı aldığını  sanıyorum.

TÜRKİYE’DE SİYASİ PARTİLER (1952) 

Hocanın 1952’de Türkiye’de  Siyasi Partileri  yayınlaması,   bence Türk siyasal biliminin  kuruluş   tarihidir. Miladıdır. Kitap Doğan Kardeş   yayınları   tarafından basılmıştı. Kitabı nasıl   zorluklarla  yayınladığını hep anlatırdı. Kitap başlangıçta tanıtım  ve okuyucuya  ulaşma sorunları  yaşamıştı. 

BAZI HOCALAR HAKKINDA 

Kemal Karpat’tan hoşlanmazdı. İlk kez  Amerika’ya hoca olarak gönderildiğinde, bir konuşma metnini İngilizceye  çevirmesini rica ettiğini, Karpat’ın özensiz ve baştan savma birçeviri ile geldiğini söylerdi. Ortaokul İngilizcesi  ile yazılmış bir metin getirdi  bana diye  söylenirdi.  Kızgınlığı 80’lerde bile devam ediyordu. 

Ali Fuat Başgil’in görüşlerini beğenmezdi. Başgil’inTürk  devrimine bakışını yanlış bulurdu. Demokrat Parti  yanlısı  tutumunu onaylamamakla  birlikte  daima saygıyla söz ederdi. 

Fakültede  ad konan ilk derslik Ümit Yaşar Doğanay dersliği idi. Orada 79’lular  ders yapardı. Bir ise Amfi-I’de. Biz birinci sınıfta  iken üst   katta  tadilat devam ediyordu. Yangın  kulesi tarafından  yandan  okula girerdik. Şimdiki  kapıdan değil. 

Üst kat  MorfolojiEnstitüsünden  tamamen   devralınınca  yapılan ilk iki  dersliğe  Ali Fuat Başgil ve Sıddık Sami  Onar  adlarının verilmesini  istemişti. Oysa ki Başgil  ve Onar ile hukuk ve siyaset anlayışları farklıydı. Demokrasi anlayışları da. Hocamın bu kararında  bir geleneği  devam ettirme düşüncesi  etkili olmalıydı. 

Hıfzı Veldet Velidedeoğlu hocayı  biraz egosantrik bulurdu. Yeri geldi anlatayım:  27  Mayıs’tan   sonra Milli Birlik Komitesinde  Kurucu Meclis fikri yoktu.14’lerin  tasfiyesinden sonra bu  düşünceye ulaşıldı. İhtilalin ilk günlerinde birkaç  ay içinde  yeni anayasa ve   yapılacak   seçimler ile iktidarı sivillere devretme  düşüncesi  hakimdi. 27 Mayıs’ı takip  eden günlerde  Komitenin   en fazla  müracaat ettiği  kişi Hıfzı Veldet Hoca olmuş. 

Hıfzı Hoca Milli Birlik Komitesinin “asli kurucu iktidar” olduğunu, bir anayasa  metni hazırlatıp   Resmi Gazete’de ilan ederek seçimlere  gidebileceğini  savunuyormuş. Devrik Demokrat Parti yönetiminin yargılanması  fikri de ondan çıkmış. Anlatılan   ve yazılanlar  böyle diyor. Ben de  aynı kanıdayım. 

Ankara ve İstanbul  komisyonları  anayasa  taslağı  üzerinde çalışırken (1960 Sonbaharı) Hıfzı hoca bir gün “Kanında  hemoglobin  değerlerinin  düştüğünü   söyleyerek   (Tarık Hocaya göre bahanesiyle)  Uludağ’a  gitmiş.  Döndüğünde  elinde bir anayasa taslağı  varmış. Tarık Hoca şöyle demişti:  “Anayasayı yapmış geldi.”   Yüzünde tahfif edici  bir ifade ile.   Bazı hallerde tek bir cümle  “yargıyı” çok açık bir şekilde  ortaya koyar.  Bu öyle bir cümleydi. Tarihe not  düşme kabilinden. 

HAYATINDAKİ İKİ  TRAVMA

Hocamın hayatında iki travma dönemi olmuştu. Biri  147’lik olmak. (1960)   Öbürü de Nihat Erim’in “Balyoz harekatında” tutuklanmak. 12 Mart ara rejimi  döneminde. (1971) 

27  Mayısİhtilali  sabahı, İstanbul’dan  Ankara’ya bir C-47 ile  nasıl götürüldüklerini,  Milli  Birlikçilerle ilk karşılaşmalarını, Ankara  Siyasal ve İstanbul Hukuk bilim  komisyonlarının  anayasa çalışmalarını anlatmıştı.   Milli   Birlikçilerin  vatansever  ama cahil oldukları  kanısındaydı. Hiç  bir şey bilmiyordu dedi  bir defasında. 

Kurucu Mecliste Tabii  Senatörlüğe karşı çıkmıştı. İlerde “bu işi  kendileri için yaptılar”  derler  diye anayasa komisyonu üyelerini  uyardığını  hep söylerdi. Hocamın dediği çıktı. Tabii  senatörlere  “temelli senatör” dediler. Onların  seçilmemişliğini vurgulayarak. 

Benim her zaman  merak ettiğim bir şey de Tarık Zafer Bey hocamın 147’lik  oluşudur. 1960 Kasımında 147  öğretim üyesi  üniversiteden çıkarıldılar. Bunlardan  biri  de Tarık Zafer Tunaya idi. Gerekçe tuhaftı:  akademik başarısızlık ve tembellik. 

KURUCU MECLİS ÜYELİĞİ 

Hocam  üniversiteden çıkarılmıştı. (Kasım 1960) Buna rağmen İstanbul  İl  temsilcisi olarak Kurucu Meclis’e girdi. (Ocak 1961)  40 yıl önceki  aklımın almadığı nokta  şuydu: 27 Mayıs’ın  üniversiteden uzaklaştırdığı  biri nasıl   Kurucu  Meclise girebilmişti?  

Sanırım   komitenin  içindeki bölünme  bunu açıklar. Hoca ve diğerlerinin uzaklatırılmasını  sağlayan 14’ler, komiteden çıkarılınca   durum değişmişti. 

Kurucu Meclis toplanınca Tunaya Hocam anayasa  komisyonuna  seçildi. Raportör ve  komisyonsözcülüğü yaptı. 1961 Anayasasının başlangıç metni (dibaçe) büyük oranda onun  kaleminden çıkmıştır. 

Gene  de İnkılap   tasarrufları gereği,  İsmet Paşanın başbakanlığına kadar 147’ler üniversiteye dönemedi. (Nisan 1962) 

Kurucu Meclis günlerini anlatırdı. Temsilciler Meclisi  başkanı  seçilen Kazım Orbay’ın  ilk gün fötr şapkasını başında unutarak  genel kurulda oturduğunu  anlatmıştı. 

Enver  ZiyaBey’den söz ederdi: Ord. Prof.Dr. Enver Ziya Karal. Hem bir tarihçi olarak hem de  anayasa  komisyonu üyesi olarak.   Sever, takdir ederdi.  Enver Ziya Karal vefat ettiğinde Cumhuriyet’te bir makale  yayınlamıştı. 

Bahri Savcı’nın  yeni başkaydı. Reşat Kaynar hocayla  muhabbeti iyiydi. Ara sıra atıştıkları olurdu. Bir defasında Reşat Hoca çok kızdı. Bir hışımla gitmeye kalktı.  Peşinden koştu. Kapıda yakaladı. Uzun uzun konuştu. Geri getirdi. 

Tarık Zafer Tunaya itidalli, dengelli, nazik, empati duygusu olan  bir insandı.   Yeri geldiğinde  cesur ve ataktı. 1983  baharında akademi mezunları cemiyeti (Yüksek Ticaret Mektebi) bir panel düzenlemişti. Konu  Atatürk devrimleri olması lazım. Yer o zamanki adıyla Intercontinental Oteli. bizi de  yemeğe götürdüler.  O gün ilk defa Intercontinental  Otel’in tepesine çıktım: Roof’a.

İlber Ortaylı ve Reşat Kaynar’ı ilk defa orda gördüm. 12 Eylül  rejiminin kapanmasına beş var. Partilerin kurulmasına yeni izin verilmiş, sağda solda ürkek siyasi  toplantılar da  başlamış.  Albay rütbeli biri, konuşmacılardan birinin   tebliğini beğenmedi. Atatürk’ün  gökten zembille  indiğini sanan .bu zat “Atatürk’ün Jön Türklerle  ne ilgisi var? Jön Türkler anarşistttir.” Babında laflar etti.  Hoca söz istedi. Kürsüye gitti. Ve Albaya dönerek “Atatürk bir JönTürktür. Siz hiç bir bir şey bilmiyorsunuz.Hiçbir şey okumamışsınız.”dedi.  

O günlerde, böyle bir şey yapmak biraz riskli bir işti. Sabah akşam tek kanallı siyah beyaz televizyonumuzda Kenan Evren’in “netekim”li  nutuklarını dinliyorduk.  

Gözleri artık iyice bozulmuştu. Dışarda refakat edilmeye ihtiyacı oluyordu.

Bir kez İktisat Fakültesi Mezunlar  Cemiyetine konuşma yapmaya, bir  kez de Kuruçeşme’de  yeni açılan Mülkiyeliler Birliği lokaline götürdüm. Saden Aren’in de bulunduğu  bir panele katıldı. Orada biriyle konuştuk. Adama çok mesafeli davrandı.  Muhtemelen o  kişiİsmet Bozdağ idi. 

BİR JÜRİ  ÜYELİĞİ

Hocamı bir defa da  Sedat Simavi Sosyal Bilimler Ödülü  için jüri toplantısına götürdüm. Jüri Intercontinental’de toplandı.Toplantı öncesinde  neredeyse yüze yaklaşan adayların eserlerini  incelemek  gerekiyordu.  Okumasına imkan yoktu. Bana bir vazife verdi. Bunları sen dikkatlice incele.  Dikkate değerleri ayır, sence derece alması gerekenleri  bana okuyacaksın dedi. Konu laiklikti. Sene 88 ya da 89 olması lazım. Adayları ona kadar indirdim. Görüşümü  sordu söyledim. 

O yarışmada  benim hocaya önerdiğim iki çalışma  jüriden ödül aldı. Biri  şimdilerde  Antalya milletvekili olan Prof.Dr. Serap Yazıcı’dır. O  zaman Ankara Hukuk’ta master yapıyordu. Kim olduğunu bilmiyordum.  Öbürü Doğu Perinçek.  Hoca jüri toplantısından çıktığında “aferin dedi,  jürit amamiyle  bizim önerilerimiz doğrultusunda değerlendirme yaptı.”  İyi iş yaptın. Jüri üyeliğinden bir miktar   hakkı huzur  verilmişti. Sonra bana 50.000 eski Türk  liralık bir çek verdi. Almak istemedim. Israr etti. Bu senin hakkın dedi. Uzun süre  çeki harcamadım. Sonra fotokopisini  çektirip, kendime siyah bir palto aldım.  

TÜYAP’TA BİR KARŞILAŞMA 

İlk TÜYAP,   galiba 87 filan olmalı. Vakkorama’nın  olduğu yer büyük ihtimalle. TÜYAP o zaman  Taksim’deydi.  Tepebaşında   bile  değil. Hocayı imza gününe götürdüm. Birazdan ortalık karıştı. Baktık. Mesut Yılmaz.   ANAP daha yeni iktidara gelmiş. Yanında mahcup biadam  daha.  Tanımıyorum. Özellikle Tarık Hoca’ya gelmek istemişler. Arzı ihtiram için.  Mesut Bey’in yanındaki  zat hocanın elini öptü: hoca   biraz takıldı: “Naber Cavit?..” dedi.  Manidar bir şekilde.   Meğer Cavit  eskiDev-Gençli Cavit  Kavakmış. Hocanın İstanbul hukuktan öğrencisi.O artık bir ANAPlıydı. Dört dönem ANAP’tan milletvekilli oldu. Turgut Özal  “dört eğilime”  Dev-Genç’i de katma  becerisini göstermişti. Cavit Bey’i çok sonraları Koşuyolu  Müzik Etüt Merkezinde  gördüm. Ben kızımı götürüyordum. O da herhalde torununu. 

Haftada iki defa öğleden sonra gider, akşama  kadar çalışırdık. Melahat Hanım,  kaşarlı simit, kanepeler  hazırlatırdı. Zülfiye’ye. Çok geç olmuşssa  yemeğe kalmam için ısrar edilirdi. Zeytinyağlılar nefis olurdu. Hele taze fasulye. Bir gün  un helvası yapılmıştı. Tesadüf İlber Ortaylı geldi. İki üç tur yemişti. 

ÇARŞAMBA TOPLANTILARI

Çarşamba Toplantılarını   ne zaman başlattı  bilmiyorum.  Muhtemelen  12 Mart dönemi olmalı. Bir çok insan tanıdım orda. Hasan Esat Işık’ı,   (mütarekede Maltaya sürülen  ünlü göz hekimi Esat Paşa’nın  olduğunu sonradan   öğrendim). İrfan Özaydınlı’yı, Nermin Abadan Unat Hoca’yı, Bahri Savcı Hocayı,  el cerrahisi uzmanı Dr. Sacit Bey’i,  Son Jön Türk Erol Şadi Erdinç’i , Fatma Mansur Hocayı,  Doğan  Hızlan, Orhan Birgit. Daha pek çok kişiyi orada gördüm.  Hoca sayesinde, bir çokseçkin insan tanıdım.  

Hocamdan çok şey öğrendim. Anlattığı şeyleri dinlemek  bile  yeterdi.  Hoca, bir anayasa hukukçusu olduğu kadar   bir devrim tarihçisi   idi. Devrim tarihi derslerini izlemek ayrı bir keyifti. Sizi adeta o güne götürürdü. 

Doktora konusu olarak Birinci Meclisi  seçmeminbaşlıca sebebi  hocamın gözümün önüne koyduğu devrim tarihi  perspektifidir. Devrim tarihinin sembol isimleri, Ali Fuat Cebesoy,  RefetBele, Rauf Orbayla  mülakatlar yapmıştı. Türkiye’de Siyasi Partilerin 1952 baskısından önce. 

Meşhur muhalif Erzurum mebusu Hüseyin Avni Ulaş ile de görüşmüşlüğü  vardı. Hüseyin Avni Bey, Kandilli’de otururmuş, evine  nasıl gittiğini  anlatmıştı   bir keresinde. Yusuf Hikmet Bayur’u,  Yusuf Kemal Tengirşenk’i, Hasan Rıza Soyak’ı  görmüş  ve konuşmuştu. Bu beni çok etkilerdi. Kendimi hocamla birlikte onları  ziyarete gitmiş gibi hissederdim. 

VEDA 

Müdafaa-yıHukuk   dönemi (Dördüncü Cilt) üzerinde çalışmaya başlamıştık. Eski  notlarını (renk  renk  kalemlerle yazmayı severdi) düzenlemeye başlamıştık. Çizgili  kağıda renkli kalemlerle  kaligrafik bir yazı ile  yazardı. Büyük büyük harflerle hafif sağa yatık bir yazı.  El yazısını papazlar öğretti bana derdi. Saint Benoit’daki hocalarını  kastederek. 

Son akşam,  çıkmak üzereyim. Senin atkın yok mu? neden atkı kullanmıyorsun? Diye sordu. Bilmem  pek kullanmıyorum dedim. Portmantodaki  kendi atkısını  aldı. Boynuma  taktı. Bunu  kullan dedi. Elini öptüm, teşekkür ettim. Hocanın atkısının boynumda oluşu hissi çok  hoşuma gitti doğrusu. Bir daha görüşemedik. Atkı bende....

Bir gün Türk Tarih Kongresinde yaptığı  konuşmayı İsmet Paşa da dinlemiş,  hoca yerine otururken İsmet Paşa ayağa kalkmış ve demiş ki “ sizi büyük bir  lezzetle dinledim.”  Bu övgüyü her zaman büyük bir gururla anardı. 

Ben de hocamı  her  zaman büyük bir lezzetle dinledim. “hocalık sanatını” ondan  öğrendim.